ANEKDOTLARLA ATATÜRK

Konu, 'Atatürk Köşemiz' kısmında leyla tarafından paylaşıldı.

Sayfayı Paylaş

  1. leyla

    leyla TÜİSAG Üyesi



    ANEKDOTLARLA ATATÜRK
    Dr. Hasan YAĞAR·
    Gazi [1] ve Yüzükler
    Yirmi iki gün yirmi iki gece fasılasız olarak devam eden Sakarya Meydan Muharebesi kazanılmış ve artık nihai zafer için hazırlıklara başlanıldığı sıralarda bir gün Gazi Akşehir’deki pazar yerine gider. Pazar yeri adeta karınca yuvası gibi kaynamaktadır. Tabir yerinde ise, bin ağızdan bin ses. Bir aralık, ortalıktaki bu uğultu perde perde sönmeye başlar ve yerini adeta bir tapınak sessizliği kaplar ve kulaktan kulağa bir fısıltı :
    - Gazi gelmiş, Gazi.
    Bütün gözler heyecan ve sevgi dolu hislere tercüman olarak aynı yöne dönüyor; Gazi, o ölçülü ve güzel yürüyüşü ile yavaş yavaş hem ilerliyor hem de ara sıra sergilerin önünde durup satıcılarla ve satılanlarla ilgilenmektedir. Belli ki alış verişe çıkmış. Ama eşya almaya değil sadece gönül almaya çıkmıştır. Böylece gönül ala ala satıcı kadınların bulunduğu kesime gelir:
    - Nasılsınız bacılar ?
    - Sağ ol paşam, duacıyız.
    Satıcı kadınlar paşalarını özlem dolu gözlerle doya doya seyrederken kendilerini tutamıyorlar ve :
    - Güzel Paşam.
    - Yiğit Paşam.
    - Yiğitler yiğidi Paşam.
    Gibi hitaplarla ve adeta birbirleriyle yarışırcasına paşalarıyla konuşmaya başlarlar. Paşa utangaç; bu sevgi haykırışlarını durdurmak için birine soruyor :
    - Erin var mı bacım ?
    - Var paşam, cephede.
    - Ya senin ?
    - Kanı helal olsun, benimki Çanakkale’de kaldı.
    Gazi daha soracak, soracak ama bu yüreği yanıklardan alacağı cevapların çoğunu
    şimdiden oranlıyor; Çanakkale’sinden sonra Kafkas’ı, Kanal’ı, Galiçya’sı, İnönü’sü, Sakarya’sı hep sıralanacak, hem de hiç kırgınlık taşımayan, hiçbir şey istemeyen ve beklemeyen seslerle.
    Paşa gözleri buğulanmış olarak bir an düşünüyor ve hemen bu kez acele adımlarla, geldiği tarafa yöneliyor ve bir kuyumcunun sergisi önünde durduktan sonra elinde bir avuç yüzükle dönüyor.
    O gün pazardan köye dönen bacıların parmakları, Gazi’nin hediye ettiği yüzüklerle; yürekleri ise yaşantılarının en yüce övünç ve kıvancı ile doludur.
    Nezaket Timsali Bir Hareket
    Bir gün, Mustafa Kemal Atatürk Boğaziçi mehtabının tadını çıkarmak üzere bir çay bahçesinde toplanan halkın arasına karışarak bilhassa bazı gençlerle resim ve müzik üzerine sohbet ederken bu esnada bahçenin bir köşesinde eşiyle birlikte ve heyecanla Atatürk’ü izlemekte olan yaşlıca bir adamcağız her nedense elindeki bardağı yere düşürür. Bardağın çıkardığı şangırtı bahçedeki sessizliği adeta sabote etmişçesine bozar ve bahçedekilerin kötü bakışlarına maruz kalır. Bu acı bakışlar arasında adamcağız adeta bir ölüp bir dirilmektedir. Bu fevkalade mahcubiyeti gören Atatürk de bilerek ve kasten elindeki bardağı yere bırakır ve o sessizliği bu kez kendisi bozar.Ve böylece o adamcağızı o kötü halden kurtarır.
    Eli henüz havada duran Ata’nın gülen yüzü ve hoşgörürlük taşıyan gözleri, bahçedekilerin dikkatlerini üzerine çekmiş ve bu bakış sahipleri bu manalı ve incelik dolu hareketi uzun unzn alkışlayarak çok iyi anladıklarını ifade etmeye çalışmışlardır.

    Atatürk İmzalı Övünçlük Bir Tezkere
    Mustafa Kemal Atatürk Acar adındaki motoru ile mehtaplı bir yaz sonu gecesi sıkça yaptığı gibi yine bir Boğaz gezintisine çıkmıştır. Her zaman olduğu gibi Acar’ı ve içindekinin kim olduğunu bilenler tekne daha uzaktan görünür görünmez kadın erkek, çoluk çocuk herkes kıyılara dökülür, yalı pencerelerinden sarkar, çılgınca alkış tutarak : “ Hoş geldin, yaşa varol Atatürk” diyerek sevinç gösterisinde bulunanlar bu gün de aynı gösteride bulunmayı ihmal etmemişlerdi. Atatürk de yine elini sallayarak selamlamasını yapıp seyrine devam etmişti.
    Önce Rumeli yakasını kıyı kıyı geçen Acar, Anadolu yakası boyunca geri dönmekteydi. Bir yalının önünden geçilirken, bahçede, sevinçli bir olayı kutlamakta olduğu belli olan bir topluluğun alkışları arasında yalvaran, direnen çağrı haykırışları yükseldi.
    Ata, “Yanaşalım ! “ dedi. Böylece sünnet düğünü olduğu anlaşılan bu şenliğe Ata’nın katılması başta düğün sahibi olmak üzere her kes için unutulmaz derecede bir mutluluk oldu. Atatürk çocukları sevdi, ebeveynlerini kutladı ve bu vesileyle ortalığı bir bayram havası kapladı.
    Atatürk bir aralık kalem kağıt alıp yazdığı bir tezkereyi sünnet yaptırmakta olan yalı sahibine şu sözleri de katarak verdi :
    - Biz düğününüz olduğunu bilseydik tedarikli gelirdik. Şimdi yanımızda çocukları sevindirecek bir şeyimiz yok. Siz yarın bu kağıtla İş Bankası’na uğrar, sonra çocuklara bizim adımıza birer armağan alırsınız.
    Tezkereyi Ata’nın elinden alan düğün sahibi saygıyla eğilerek :
    - Atam, dedi. Alınacak hiçbir armağan sizin imzanızı taşıyan bu kağıt değerince olmaz. İzin verin, biz bunu ailemizin ve çocuklarımızın sonsuz bir övüncü olarak saklayalım.
    Ata, adamın zarafet dolu bu düşüncesi ve tok gözlülüğünden çok daha duygulandı ve şu cevabı verdi :
    - Peki, siz bu kağıdı saklayın. Ama yarın bankaya uğrayın ve çocukları bizim adımıza sevindirin.

    Atatürk ve Bir Çoban
    Atatürk, güzel havaların tadını çıkarmak için böyle günlerde kırlara çıkıp gezmeyi hiç kaçırmazdı. Bunun için arabaya atlar, bir müddet gittikten sonra arabadan inip yaya yürümeyi de alışkanlık haline getirmişti.
    İşte yine böyle bir gezinti sırasında rastladığı ve kendisini tanımayan bir çobanla ahbaplığa girişerek, sürüden ve koyundan söz ettikten sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş :
    Sen Atatürk’ü bilir misin ?
    - Bilmez miyim efendi ? Ona Gazi Paşa da derler.
    - Peki, ne yapmış bu Gazi Paşa ?
    - Efendi, Onun neler yaptığını sen benden iyi bilecen.
    - Onu görmek ister misin ?
    - Ah efendi, istemem mi ? Ama ben Onu nereden göreyim ?
    - Öyleyse bana bak, O bana çok benzer.

    Çoban övünme saydığı bu söz üzerine dudak bükerek :

    - Haydi ordan ! Senin kılığında Atatürk mü olur ? Sakalın bıyığın bile yok, karşılığını vermiş.
    Ata, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir hatıra olarak anlatır ve şöyle bitirirdi :
    - Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı ve sakallı kalmaya razı olarak vedalaştım.

    Ayşe Kadın ve Hortumlu Makine

    Manevi kızı Sabiha Gökçen Eskişehir’de uçak birliğinde görevli iken birkaç günlüğüne Ankara’ya gelmiş. Eskişehir’e döneceğine yakın Atatürk’e, köşkte ortalığı gereğince bakımlı ve düzenli bulmadığını, erkeklerin bu işleri beceremediklerini söyleyerek, Eskişehir’de kendi evinde çalıştırdığı ve bu işe uygun bir kadıncağızı -kendisinin nasılsa bir başkasını bulabileceğini- beyan ederek, eğer uygun düşünülecek olursa Ayşe adındaki bu kadıcağızı köşke yollamayı düşündüğünü ve bu konudaki onayını ister.
    Ata, aslında Gökçen’in dediği gibi ortalıkta bir bakımsızlık görmüyor ama “Zahir, kadın gözü başka, buraya bir kadın eli değse her şey kim bilir nasıl değişiverecek.” diye düşünmüş ve “Çok iyi, o kadını gönder sen ! “ demiş. Kadın üç gün sonra gelmiş.
    Ata, dili düzgün, az çok okuryazar, görgülü, hanım kılıklı bir kadın beklerken bir de ne görsün : Temiz pak fakat çenesi epeyce düşük, başörtülü, şalvarlı, saf bir nine.
    Ata, onun yapacağı işleri anlatmaya girişince : - Bilirim, bilirim, Gökçen hanım kızım bana hepsini belletti. Süpüreceğim, toz alacağım, ortalığın düzenine bakacağım, zil çalınca koşup ne buyurduğunu soracağım, sen hiç merak etme.
    Kadıncağız güya işe başlamış, ama telefon zili ile çağırma zilini bir türlü ayırt edemiyor. Ne zaman telefon çaldığını duysa : “Buyur Paşam ! “ diyerek Atanın yanına koşarmış.
    Bir gün gitmiş : - Paşa, demiş, ben o hortumlu makinayı rahat kullanamıyorum, sen bana pazardan bir süpürge al emi ?
    Paşa, pazara gidip kendisine boy boy süpürgeler alacağını vaat ederek savmış ama bir yandan da, kalbini kırmadan, başından bütün bütün nasıl savacağını düşünmeye başlamış.
    Ertesi gün çağırmış : - Ayşe kadın, demiş, Gökçen hanımdan mektup geldi, sensiz yapamayacağını yazıyor, yanına dönmeni istiyor, ne yapacağız şimdi ?
    Kadın düşünmüş düşünmüş : - Bilirdim bensiz yapamayacağını, ama senin de hatırını kırmak istemedim de onun için geldim. İzin varsa varayım bari, yazık olur kızıma ! demiş.
    Atatürk de, bağrına taş basarak ! ertesi gün onu yolcu etmiş.

    Selanik’teki Anıt ev ve Makbule Hanımın Pembe odası

    Atatürk yalnız başkalarının saflıklarını değil, kendinin ve yakınlarının da çocuksu yönlerini ele alır, anlatır ve herkesin umulmadık bazı davranışlarının olabileceğini her fırsatta belirterek mevki ve mertebe ne olursa olsun kibirden uzak kalmayı tavsiye ederdi. Nitekim bu cümleden olarak gençliğinde şairliğe özenip pek romantik şiirler yazdığını, hatta bir aralık da ticarete heveslenip, annesinde bulunduğunu bildiği bir parayı bu iş için istediğini,annesinin parayı kendisine verirken : “ Baban da bu yolda epey para batırmıştı” diye uyarmaya çalıştığını, fakat parayı yine de alıp sonunda batırdığını uzun uzun anlatır, hayatının bu gibi çocuksu yönleriyle kendi de eğlenirdi.
    Bir gün, kardeşi Makbule Hanım’ın da bir saflığını ele alarak şu olayla anlatırmış : Yunan hükümetinin, Ata’nın çocukluğunu geçirdiği Selanik’teki baba evini kamulaştırıp anıt haline getirerek, anahtarını da kendisine sunmuş olduğunu ve kendisinin de fevkalade duygulandığı bu jestten kız kardeşi Makbule Hanıma söz ettiğinde Makbule Hanım : - Bilirsin ya ağabey, köşedeki pembe oda benim odamdı, yine bana ayrılsın demiş.
    Yunan hükümetinin bu güzel jesti karşısında kardeşinin gösterdiği bu çocuksu anlayış Ata’ının pek tuhafına gitmiş ve olayı her yeri geldiğinde sofradaki dostlarına anlatmaktan kendisini bir türlü alamazmış.

    Çanakkale’de Sportmen Bir Yeni Zelandalı ve Pratik Mehmetçik

    Bilindiği üzere Çanakkale-Anafartalar’da düşmana dünyayı dar eden Mustafa Kemal Mehmetçiğe, düşmanın son durumunu öğrenmek için “bir dil yakalayın” der onlar da buna göre çare ararlarmış.
    Bir gün bu amaçla getirilen “dilden” gerekli bilgiyi alan Mustafa Kemal adama sormuş : - Peki, sen Yeni Zelandalısın madem, Türklerden ne kötülük gördün ki vuruşmak için kalkmış ta oralardan buraya gelmişsin ? Yeni Zelandalının bu işi sırf spor için yaptığını ve kendisinin sportmen olduğunu övüngen bir tavırla söylemesi üzerine Mustafa Kemal : - İyi ama, sportmenliğin ne işe yaradı ? Baksana, bir erimizin önüne düşmüş, kuzu kuzu buraya getirilmişsin ! deyince tutsak şu şekilde karşılık vermiş : - Sizin eriniz spor kurallarını çok kaba bir şekilde çiğneyince ben ne yapabilirdim ? Sportmen olmayan hasımlarla karşılaşacağımı bilseydim hiç gelmezdim !
    Meğer Mehmetçik, Yeni Zelandalıyı en can alıcı bir yerinden yakalayarak sıkıp bayıltmış, avını ayılıncaya kadar sırtında taşımış, sonra da elini çekmeden siperlerimize kadar sürmüş.
    Atatürk bu öyküyü anlatır ve Yeni Zelandalının sportmenlik anlayışına, Mehmetçiğin de kullandığı pratik (!) usule güler dururdu.

    Girit’teki Yunan Subayının Hezimeti

    Meşrutiyet ilan edildikten sonra Kolağası[2] Mustafa Kemal, siyasi bir görevle Trablusgarb’a gidiyorken Girit adasına uğrayan gemisinin burada iki saatten fazla bir süre kalması söz konusu olunca Girit’te Meşrutiyetin sevincini yaşamakta olan Türkler kendisine bir heyet göndererek bu mola esnasında kendileriyle sohbet etmesi dileğinde bulununca bunun üzerine Mustafa Kemal bu dileği kabul ederek Türk mahallesinde kendisini bekleyenlerin yanına gitmek üzere gemiden ayrılır. Sözün devamını bizzat Atatürk’ten dinleyelim : “Vapurdan indik, karaya çıktık. Bana sevgiyle, özlemle bakan halkın arasından geçerek Türk mahallesinde, ortasında bahçe içinde küçük bir köşk bulunan bir meydanlığa geldik. Oranın belli başlı kişileri bizi o köşkte bekliyorlarmış. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte doğan tatlı umutlardan söz ederken dışarıda halkın toplandığını gördüm. Çıkıp onları selamlamak, gönüllerini hoş etmek gerekti. Çıktım. Candan karşılandım. Ben de candan konuştum. Bu çok heyecanlı bir karşılaşma olmuştu. Bir aralık baktım, uzaktan bir Yunan subayı geliyor. Adamın tavrından halkı dağıtmak için beni susturmaya geldiğini anladım. Onun sözüyle susmuş olmayı kendime yediremezdim. Konuşmam da sonuna gelmişti. O yaklaşıncaya dek ben sözümü bitirmiş, halkı selamlayarak çekilmiştim. Çekilirken de dikkat ettim, adamcağız kendisine boy gösterme fırsatı kalmadığı için üzüntülü bir şaşkınlığa uğramıştı.” (Mehmet Ali Ağakay, Atatürk’ten 20 Anı,Ankara 1990, s.22).

    Atatürk’ü Sevindiren Mutlu Bir Dalgınlık

    Savaşın sıkışık zamanlarında orduda bozgun yaratabilecek davranışları komutanların hemen o anda kendi elleriyle ölümle cezalandırmaları bir görenektir. Birinci Cihan Savaşı esnasında gerekli gereksiz bu yola sapan bir komutanın dile düştüğü Atatürk’ün sofrasında söz konusu edilince kendisi, bu çareye hiçbir zaman baş vurmadığını, bu yola sapanların çoğunlukla beceriksiz ve duygusuz kişiler olduğunu söyleyerek : - Bir kez, az kalsın birini öldürüyordum, fakat umulmadık bir unutkanlık beni bu kara lekeden kurtarmış oldu. Diyerek söz konusu olayı şöyle anlatmış : - Kurtuluş savaşının başında, herkesin kendini sorumsuz birer baş saydığı o günlerde bir tanıdığımın, hiçbir hoşgörürlükle bağışlanmayacak ağır, ama çok ağır bir suç işlediğini haber aldım. O denli üzüldüm ve öfkelendim ki ne olursa olsun, o herifin cezasını kendi elimle vermek için önüne geçilmez bir hırsa kapıldım. Hemen arabama binerek suçlunun kırdaki evine koştum. Yolda giderken de, pantolonumun arka cebinde duran tabancamı, kolaylık olsun diye paltomun cebine aktardım.
    - Arabamı uzaktan görüp tanıyan adam beni buyur etmek üzere evin kapısını açarken ben de bahçe kapısından içeri giriyordum. Hemen o anda tabancamı çekmek için elimi arka cebime attım, fakat cep boş ! Tabancanın yerini değiştirdiğimi hatırlayıncaya kadar adam işi anladı ve hemen geri dönerek arka pencereden atlayarak o semtin bağları arasında görünmez oldu. Onu adaletle karşı karşıya bırakmaktan başka bir şey yapamamıştım. İşte elimi kana bulamak gibi bir kara lekeden beni bu mutlu dalgınlık kurtarmıştı.
    Diyerek sevincini dile getirmiş.

    General Towsend’in Karıştırdığı Centilmen Komutan Kemal

    Birinci Dünya savaşı sırasında Irak cephesindeki muharebelerde Kütülamare kalesinin ordularımız tarafından tekrar ele geçirilmesi esnasında kale içindeki İngiliz birlikleri, komutanları bulunan general Towsend ile birlikte esir edilmişti. İstanbul’a getirilerek daha sonra Heybeliada’da göz altına alınan ve ateşkes antlaşmasına aracılık da yapan bu general silah bırakışmasından sonra memleketine dönebilmişti.
    Bu general, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu kıyılarına yaptığı bir seyahat sırasında Mustafa Kemal ile görüşmek istediğini bildirmiş ve bu dileği Mustafa Kemal tarafından kabul edilerek Konya’da görüşme gerçekleşir. Görüşmedeki ilk karşılaşmada general Towsend’in adeta bir şaşkınlık geçirdiğine tanık olunur. Bu kısa şaşkınlıktan sonra general Towsend :
    - Affedersiniz, görüyorum ki işin içinde isim benzerliğinden doğan bir yanlışlık var, ben sizi başka bir kemal sanmıştım.
    - Nasıl bir Kemal ?
    - Kütülamare’de ordumla birlikte çevrilmişken karşı tarafta Kemal adlı çok centilmen bir komutan vardı. Onunla hasım olmakla birlikte aynı zamanda çok da dost olmuştuk.Bu işin başına onun geçtiğini sandım da...
    - Onunla dost olduğunuz gibi benimle de dost olabilirsiniz.Buyurun , oturun.
    General oturur. İki asker, iki insan biri birini anlamakta gecikmezler. Biri karşısındakinin nasıl kutsal bir dava peşinde olduğunu, öbürü de ötekinin hâlâ hasım durumunda olan bir devletin generali olmakla birlikte ne denli insanca düşündüğünü görür.
    Towsend, hayran kaldığı yeni dostuna birkaç gün konuk olduktan sonra ayrılmak için izin isteyince Mustafa Kemal şöyle bir öneride bulunur :
    - Ben Ankara’ya döneceğim. Orada, içlerinde sizin doğrudan doğruya kendi dilinizle konuşabileceğiniz kimseler de bulunan arkadaşlarım var. İster misiniz birlikte gidelim ? Onlarla tanışmış olursunuz.
    Öneriyi kabul eden general Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’ya gelir ve burada yeni tanıdıklar edinir. Bu ziyaretin akabinde yurduna dönmek üzere vedalaşırken Mustafa Kemal ona soruyor :
    - Arkadaşlarımı nasıl buldunuz ?
    - Çok centilmen insanlar, ancak korkarım ki içlerinde sizi benim anladığım ölçüde henüz anlamamış olanlar vardır.
    Mustafa Kemal’in bu tespite ilişkin karşılığı şu olmuştur :
    - Bunu biliyorum; fakat bu halin size de sezdirilecek bir derecede olduğunu şimdi anlamış bulunuyorum !

    İki Mustafa’nın Gördüğü Aynı Rüya[3]
    Çavuş Ali Metin[4] ‘in Prof. Dr. Naci Bor’a anlattığına göre, Kurtuluş Savaşı günlerinde, Sakarya Meydan Muharebesinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara’dan da duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisinin Kayseri’ye nakledilmesinin dahi düşünüldüğü günlerde Atatürk, günlük çalışmalarını yürüttüğü ve bu gün müze olarak kullanılan Ankara tren istasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin’e :
    Acele olarak Fevzi paşayı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle, diyor.
    Ali Metini Fevzi Paşayı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’ün yanına gelmek üzere, hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor.
    Fevzi Paşa Atatürk’ün yanına girince, Atatürk ona bir kağıt kalem uzatıp : Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver, diyor.
    Kendisi de bir kağıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşaya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirlerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar.
    Her ikisinin de yazdıklarını kendi kağıtlarından okuyan Ali Metin, her iki kağıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor : “ Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimiz, Hacı Bayram-ı Veli’ye diyor ki :
    - Mustafa’ya söyle, korkmasın. Sonunda zafer onların olacaktır.”
    Bilindiği üzere aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizi, Hacı Bayram-ı Veli’ye bu sözleri söylerken gören iki muzaffer komutanın o günkü isimleri “Mustafa Kemal” ve “Mustafa Fevzi” dir.

    Atatürk ve Cuma namazı

    Yine Çavuş Ali Metin’in Prof. Dr. Naci Bor’a anlattığına göre, Atatürk Kurtuluş Savaşı yıllarında ve onu takip eden Cumhuriyet döneminin başlangıç yıllarında, Cuma namazlarını mutlaka bir camiye giderek kılarmış. Günlük vakit namazlarından kıldığı da olurmuş. Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra, devrin başbakanı, Reis-i Cumhur Atatürk’e Cuma namazına gittiği bir gün camide öldürüleceğine dair ihbar aldıklarını söyledikten sonra, Atatürk, emniyet mülahazasıyla Cuma namazı için camiye gitmez olmuştur.

    Atatürk ve İstanbul Merkez Efendi Camii İmam Hatibi Nurullah Efendi

    Cumhuriyetin ilanından önce İstanbul’da “şeyhül meşayih” = Alimlerin alimi unvanı ile anılan ve Cumhuriyet döneminde İstanbul Merkez Efendi Camii imam hatibi iken 100 yaşını mütecaviz olarak vefat eden Nurullah Efendi, özel doktoru olan Prof. Dr. Naci Bor’a, aşağıdaki anekdotu bizzat kendisi anlatıyor :
    Nurullah Efendi, Atatürk’ün sekreteri olan amcazadesinden, kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendi’yi Ankara’ya davet eder. O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir. Sekreter, Nurullah Efendi’yi Atatürk’le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi planlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendi’yi de davet eder. Gerçekten, arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz bu hususa intikal edince Atatürk, Nurullah Efendi’ye derki :
    - Efendi Hazretleri, tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. Allah bana ömür verecek mi bilmiyorum ama, şayet ömrüm olursa, günü gelince bunları yine ben açacağım.


    Kaynakça : 1) AĞAKAY, Mehmet Ali, Atatürk’ten 20 Anı, Atatürk Kültür, Dil ve tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları- sayı : 344; Ankara-1990.
    2) GÜRTAŞ, Ahmet, Atatürk ve Din, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 214; Halk Kitapları serisi, 70; 6. Baskı, Ankara-1999.




     
    Seylan Aygün, Cem AKBULAK, sinem-d ve 2 kişi daha buna teşekkür etti.
  2. isgisg

    isgisg TÜİSAG Üyesi



    Şu dünyada son yılların en büyük dahisi bize nasip oldu onun sayesinde hür yaşamaya çalışıyoruz. Ama kıymet bilen yok.

    Herkes hak ettiğini alırmış. Bu günlerimizi çok arayacağız. Kıyamet geliyor 2023



     
    Seylan Aygün ve Cem AKBULAK bu yazıya teşekkür etti.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş



Yandex.Metrica