İŞVEREN,KURUM VEYA ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE RÜCU DAVALARI YARGITAY KARARLARI

Konu, 'Yüksek Mahkeme Kararları' kısmında Mustafa ESEN tarafından paylaşıldı.

Sayfayı Paylaş

  1. Mustafa ESEN

    Mustafa ESEN TÜİSAG Üyesi



    İŞ KAZASI – MESLEK HASTALIĞINDA SORUMLULUKLARI NEDENİYLE İŞVEREN VEYA ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE KURUMCA RÜCU İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI


    YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu 2010/10-321 E.N , 2010/359 K.N.
    İlgili Kavramlar
    MAHKEMEİ ASLİYE TARAFINDAN VERİLEN HÜKÜMLER
    RÜCUEN TAZMİNAT
    SİGORTALININ GEÇİNDİRMEKLE YÜKÜMLÜ OLDUĞU KİMSELER
    İçtihat Metni
    Taraflar arasındaki "rücuen tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.03.2006 gün ve 2005/915 E.-2006/182 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 25.12.2007 gün ve 2007/11567-21262 sayılı ilamı ile;
    (...Dava, İş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, yasal dayanağı oluşturan 506 sayılı Kanunun 26.maddesindeki "halefiyet" ilkesi uyarınca, kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken; Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.2006 gün, 2003/10 Esas ve 2006/106 Karar sayılı kararı ile anılan yasa maddesinin birinci fıkrasında yer alan "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." ibarelerinin Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir.
    Anayasa'nın 152 ve 153.maddelerinde öngörülen düzenlemelere göre; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, iptal kararının resmi gazete'de yayınlandığı 21.03.2007 tarihinden sonra; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76. maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile keenlemyekun (yok hükmünde) olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulü doğal olup, bu yönde bir uygulama yapılmasına cevaz yoktur (İBBGK.'nun 09.05.1960 gün, 1960/21-9 sayılı kararı; YHGK.'nun 21.01.2004 gün, 10-44/19 sayılı, 07.04.2004 gün, 214/19 sayılı; 2004/448-461 sayılı kararları).
    Gerçekten de, usulü kazanılmış hak gereğince uygulanması gereken bir kanun hükmü, sonradan (karar kesinleşmeden önce) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse; artık usulü kazanılmış hakka göre değil; aksine, usulü kazanılmış hakkın istisnası olarak; iptal kararından sonra oluşan yeni hukuki duruma göre karar verilmesi gereği vardır (Kuru, S.4784).
    Şu hale göre; 26'ncı maddede sayılan koşullarda kurumu sigortalının ardılı (halefi) olarak kabul eden anılan maddesinin 1.fıkrasındaki itiraz konusu kuralın iptalinden sonra bu madde uyarınca açılan davalarda artık halefiyet ilkesine dayanılamayacağı, kurumun rücu hakkının hukuki temelinin "halefiyet" yerine bundan böyle; yasadan doğan, sigortalı veya hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "basit rücu" hakkına dönüşmüş olmasının kabulüyle; bu aşamadan sonra; zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle, sigortalı veya hak sahiplerine kurum tarafından bağlanan gelirin (başladığı tarihteki) ilk peşin sermaye değerinin, tazmin sorumlularının (işverenin) kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Nitekim bu yönler, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesine yansıdığı şekilde "...kanuna uymayan eylemi nedeniyle, hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirlerin sermaye değerini kuruma ödeyen, böylece olayla bağlantısı (ilişkisi) kesilen işverenin; kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla getirilen katsayılarla, sigortalıya önceden bağlanan gelirlerde sonradan yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerinden sorumlu tutularak; sürekli dava tehdidi altında bulundurulması, Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına ait olması gereken risklerin, işverene yükletilmesi; hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti prensiplerine de aykırılık oluşturur..." denilerek; gelirlerdeki artışların tazmin sorumlularından (işverenlerden) istenemeyeceği; kesin bir anlatımla ortaya konmuştur.
    Anayasa Mahkemesi kararlarının, konuyu açıklayıcı özelliği itibarıyla her kesimi ve bu arada mahkemeleri, gerekçeleriyle de bağlayıcı olduğu hususu gözetildiğinde; iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan, bu yeni hukuki durum itibarıyla; konuya uygulama açısından açıklık getirmek gerekirse; öncelikle, kurumun rücu hakkının hukuksal temeli halefiyete değil kanundan doğan (basit) rücu hakkına dayandığının kabul edilmesiyle birlikte; artık ilk peşin değerli gelirlerin (bağlandığı tarih itibarıyla) her bir hak sahibi yönünden tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gereği vardır. Bu durumda açıklıkla söyleyebiliriz ki, ilk peşin sermaye değerli gelirlerdeki artışların istenemeyeceğinde kuşku ve duraksamaya yer yoktur.
    Hemen belirtmek gerekirse, bundan sonra 506 sayılı yasa uyarınca açılan rücuan tazminat davalarına ilişkin olarak süregelen uygulamada olduğu üzere; maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmediği gibi; 506 sayılı yasanın 10. maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda da Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önceki, süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan prensiplerde temel farklı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ancak, 10. madde uygulamasında artık, tavan zarar hesabı yerine, kurumun sigortalıya başlangıçta bağladığı ilk peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmasında herhangi bir tereddüt olmamalıdır. Ayrıca yapılan tüm hesaplama uygulamalarında; tazmin sorumlusunun, sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu, her türlü ödeme ve ibranın da kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır.
    Öte yandan, kurumun bundan böyle artık halef sıfatını taşımadığı, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına sahip olduğu gözetilerek; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporu, rücu davasında bağlayıcı olmayıp, güçlü delil niteliğinde sayılması gerekir. Ancak, bu aşamada ilave edelim ki kesinleşen önceki rücu davalarında hüküm altına alınan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiğinin; şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların karar altına alınacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmadığı da göz ardı edilmemelidir. Bu çerçevede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise; fiili ödemenin mevcudiyeti halinde kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; ilk peşin sermaye değerli gelir ile fiili ödeme miktarı karşılaştırılmalı ve hangisi düşük ise anılan tutar esas alınıp kusur uygulanmalıdır.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/1. maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2. fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, inceleme konusu 26/1. maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olmakla; zaman aşımının, süregelen eski uygulamalar gibi, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125.maddesine göre belirlenmesi gerektiğinde; ayrıca, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişiler yönünden ise, Borçlar Kanunun 60. maddesinde öngörülen haksız fiil zaman aşımına tabi olduğunda tereddüt yoktur. Bu arada zaman aşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada bu tür davalarda uygulanması gereken zaman aşımının düzenlenmediği düşünüldüğünde; genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128. maddesinde, "Zaman aşımı, alacağın muaccel olduğu zamandan başlar" denilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet olgusunun onay tarihinde gerçekleşeceği açıktır. O halde, 26. maddeye ilişkin davalarda zaman aşımı, giderler yönünden sarf ve ödeme, gelirler için ise ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinden başlatılmalıdır.
    Faiz başlangıcının da, aynı şekilde, ilk peşin değerli gelire ait tahsisin onay tarihi olduğunda kuşku yoktur.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile ortaya çıkan bu maddi ve hukuki olgular gözetilerek, iş kazası sonucu sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerinin açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmının tespiti ile sonucuna göre karar verilmesinde yasal zorunluluk bulunduğundan, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)
    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkindir.
    Yerel Mahkemece verilen davanın kabulüne dair karar; Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.
    Yerel Mahkeme, herhangi bir gerekçe göstermeden önceki kararında direnme kararı vermiştir.
    Direnme kararını, davacı, davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. ve davalı Ç…Çimento San. ve Tic. A.Ş. vekili temyiz etmiştir.
    Hemen belirtelim ki, temyize konu direnme kararında direnme gerekçesi yer almamakta; bozma ilamına hangi nedenlerle uyulmadığı, bozmanın niçin yerinde görülmediği ve mahkemenin bozulan önceki kararının neden hukuka uygun olduğu hususlarında da herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Dahası, Özel Dairece bozulan 29.03.2006 günlü ilam da hukuksal bir gerekçe taşımamaktadır.
    Bir mahkeme kararının gerekçesi, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyar; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterir. Tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay'ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün bulunması, zorunludur.
    Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa'nın 141/3 maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 388. maddesi, işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.
    Öte yandan, bazen bir mahkeme kararının, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi konularda yapılacak hukuksal değerlendirmelerin sağlıklı olabilmesi de, o kararın yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.
    Yine, direnme kararlarının hukuksal niteliklerinin doğal sonucu ve gereği olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun yapacağı inceleme ve değerlendirme sırasında gözeteceği temel unsurlardan birini direnme gerekçesi oluşturacağından, yukarıda değinilen genel anlamdaki tüm diğer nedenlerin yanında, özel olarak bu bakımdan da direnme kararının usul hukuku ilkelerinin aradığı anlamda bir gerekçe içermesi zorunludur.
    Başka bir ifadeyle, Özel Daire bozma ilamına hangi nedenlerle uyulmadığı, bozmanın niçin yerinde bulunmadığı ve mahkemenin bozulan önceki kararının neden hukuka uygun olduğu hususlarının direnme kararında açıklanması, onun hukuka uygunluğunun denetlenebilmesi açısından kesin bir zorunluluktur.
    Nihayet, direnme kararları, yapıları gereği, Yasa'nın hukuka uygunluk denetimi yapmakla görevli kıldığı Yargıtay Dairesinin bu denetimi sonucunda hukuka aykırı bularak, gerekçesini açıklamak suretiyle bozduğu bir yerel mahkeme kararının aslında hukuka uygun bulunduğuna, dolayısıyla bozmanın yerinde olmadığına ilişkin bir iddiayı içerdiklerinden, o iddianın yasal ve mantıksal gerekçelerini de ortaya koymak zorundadır.
    Bu genel açıklamaların ışığında somut olaya bakıldığında: Yerel Mahkemece verilen direnme kararının, yukarıda açıklanan nitelikte bir yasal gerekçeyi içermediği çok açıktır.
    O halde, direnme kararı salt bu nedenle usulden bozulmalıdır.
    S O N U Ç : Direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçeyle H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının davalılara geri verilmesine, 30.06.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2009/7879 E.N , 2010/16705 K.N.
    İlgili Kavramlar
    RÜCUAN TAZMİNAT
    İçtihat Metni
    Dava, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerin ilk davadan bakiyesinden oluşan Kurum zararının rücuan tahsili istemine ilişkindir.
    Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
    Hükmün, davacı Kurum ile davalılardan Erenler Belediye Başkanlığı, A... C... G... vekilleri ve M... E... tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Alparslan Koçak tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum ile davalılardan Erenler Belediye Başkanlığı vekillerinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davacı Kurum, 17.08.1999 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalı N... D...'nin hak sahiplerine bağlanan gelirlerden oluşan sosyal sigorta yardımlarının kesinleşen ilk davadan bakiyesinin 506 sayılı Kanun'un 26'ncı maddesi uyarınca rücuan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, davalı S... AŞ. yönünden zamanaşımı nedeniyle davanın reddine, diğer davalılar yönünden ise; Anayasa Mahkemesi'nin 506 sayılı Kanun'un 26'ncı maddesine yönelik iptal kararı gözetilmek suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Öncelikle zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edebilme özelliği" ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünden, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ve inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölüme ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamında gelir. Kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kısım için zamanaşımını kesmez. Zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 tarih, E: 2002/10-895, K: 2002/838; 05.03.2003 tarih, E: 2003/9-80, K: 2003/130; 12.07.2006 tarih, E: 2006/4-518, K: 2006/526 sayılı kararları)
    Öte yandan; iş mahkemelerinin kuruluşunu ve işleyişinin düzenleyen 5521 sayılı Kanun'un 7'inci maddesinde açıkça iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulünün uygulanacağı öngörülmüş olup, sözlü yargılama usulünde savunmayı genişletme yasağının başlangıcı, tarafların iddia ve savunmalarının ilk oturumda tutanağı geçirildiği andır. İlk oturumdan (dava dilekçesinin tutanağa geçirilmesinden sonra) davacının rızası olmaksızın savunmasını genişletemez.
    Zamanaşımı savunmasının HUMK' un 187'nci maddesinde sayılan ilk itirazlardan olmaması onun her zaman ileri sürülebileceği anlamına gelmez. İlk oturuma kadar esasa cevap verirken zamanaşımını ileri sürmeyen davalının sonradan bunu ileri sürmesi savunmayı genişletmektir. Karşı tarafın muvafakatı olmadıkça davalı savunmasını genişletemez. İlk itirazlar karşı tarafın muvafakati olsa dahi kanunda gösterilen zamandan sonra ileri sürülemezler ancak diğer itirazlar diğer tarafın açık veya zımni rızasıyla esasa karşılık verme süresinden sonra ileri sürülebilirler,
    Davalının savunmayı genişletmesi üzerine, davacı hemen buna (savunmayı genişletmeye) itiraz etmezse ve özellikle genişletilen savunmanın esasına cevap verirse, savunmayı genişletmeye zımnen muvafakat etmiş olur. Esasa karşılık verildikten sonra davalı tarafça ileri sürülen zamanaşımı savunmasına karşı davacının, zamanaşımını kabul etmemesi demek, zamanaşımı yoktur demektir, diğer bir deyimle, zamanaşımı itirazının esasına karşılık vermektir ki, bu dahi savunmanın genişletilmesini zımni olarak kabul anlamına gelir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.10.1963 tarih, 2/34-73 sayılı kararı).
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanun'un 26'ncı maddesinin birinci fıkrasında işverenin sorumluluğu, ikinci fıkrasında ise üçüncü kişilerin sorumluluğu düzenlenmiştir. Zararlandırıcı sigorta olayında; devlet adına sosyal güvenlik kanunlarını uygulanmakla görevli Sosyal Güvenlik Kurumu birinci kişi, risklerin gerçekleşmesi halinde sigortalının ya da hak sahiplerinin Kurumdan yardım görmesi için primleri ödeyen işveren ikinci kişi konumundadır. Bunun dışında kalanlar üçüncü kişi olarak tanımlanmaktadır.
    506 sayılı Kanun'un 26'ncı maddesinde üçüncü kişiler aleyhine açılan rücu davalarının tabi olduğu zamanaşımı süresine ilişkin açık hüküm bulunmamaktadır. Üçüncü kişi ile sigortalı arasında akdi bir ilişki de söz konusu değildir. Ancak anılan maddenin ikinci fıkrasında Borçlar Kanunu'na yollamada bulunulmuştur. Hal böyle olunca; üçüncü kişiler aleyhine açılan davalar Borçlar Kanunu'nun 60'ıncı maddesinde gösterilen bir ve on yıllık zamanaşımı süresine tabidir.
    Zamanaşımı başlangıcı ise; "zarar ve faile ıttıla" tarihidir. Bilindiği üzere zarar ve faile ıttılanın birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup, sadece birinin gerçekleşmesi bir yıllık zamanaşımı süresinin başlaması için yeterli değildir. Zarara ve faile ıttıla, Kurumun yetkili organının ıttılaı olduğundan, zararın ıttıla tarihi sigortalı ya da hak sahibine bağlanan gelirler yönünden tahsis onay tarihi, masraf ve ödemeler yönünden sarf ve ödeme tarihidir. Faile ıttılanın ise özel bir duyarlılıkla araştırılıp incelenmesi gerekmektedir. Uygulamada, devam eden ceza davasında verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesi ya da Kurum sigorta müfettişi veya Çalışma Bakanlığı iş müfettişi raporunun Kurumun yetkili makamlarına intikal tarihi faile ıttıla tarihi olarak kabul edilmektedir.
    Somut olayda; davalılardan S... AŞ. iş kazasının meydana geldiği bina sahibi, Erenler Belediye Başkanlığı projeyi onaylayan, A... C... G... inşaat fenni sorumlusu ve M... E... ise mimar olup, tümü üçüncü kişi konumundadırlar. Davalı S... AŞ. vekili ile A... C... G... vekili esasa cevap süresi içinde yani süresinde ve usulüne uygun zamanaşımı def'inde bulunmuştur. Davalı M... E... ise ilk oturumdan çok sonra 03.02.2009 tarihli dilekçesi ile zamanaşımı definde bulunmuş, ancak zamanaşımı define karşı davacı tarafından açıkça savunmanın genişletildiği itirazında bulunulmamış, aksine oturumda sadece zamanaşımı defini kabul etmediğini bildirerek davanın esasına cevap vermiştir. Bu durumda davacının zımni olarak savunmanın genişletilmesine muvafakat ettiği kabul edilerek davalı M... E...' nün de zamanaşımı savunması üzerine durulmalıdır.
    Zararlandırıcı sigorta olayı 17.08.1999 tarihinde gerçekleşmiştir. Zarara ıttıla tarihi olan sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerin tahsis onay tarihi 20.03.2000, faile ıttıla tarihi olan kesinleşen ilk davanın dava tarihi ise 08.04.2002 olduğu, bu durumda Borçlar Kanununun 60'ncı maddesinde öngörülen 1 yıllık zamanaşımı süresinin davalılar A... C... G... ve M... E... yönünden geçtiği gözetilerek, bu davalılar yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalılardan A.. C... G... vekili ve M... E...' nün bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan A... C... G... ve M... E...'ye iadesine, 16.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu 2010/10-10 E.N , 2010/14 K.N.
    İlgili Kavramlar
    KURUM ZARARI
    RÜCUAN TAZMİNAT
    İçtihat Metni
    Taraflar arasındaki “Rücuan Tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; . Mersin 1. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.03.2006 gün ve 1093-176 sayılı kararın incelenmesi davacı SSK(SGK) vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 19.4.2007 gün ve 16068-6347 sayılı ilamı ile; (...Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, bozmaya uyarak ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmiştir….
    Dava, rücuan tazminat isteğine ilişkin olup, yasal dayanağı 506 Sayılı Kanunun 26. maddesidir.
    İş kazası veya meslek hastalığı sonucu Kurum tarafından sigortalı veya hak sahibi kimselere bağlanan gelirin işveren veya 3. kişilerden rücuan tazminine imkân sağlayan bu tür davalarda kurumun rücu hakkı Yargıtay kararlarıyla “Kendine özgü halefiyet” hukuksal temeline dayandırılmıştır. Bu içtihadın temelinde ise 506 Sayılı Kanundan önce yürürlükte olan 4772 Sayılı Kanunun 37. maddesi ile ilgili 31.03.1954 tarihli ve 18/11 sayılı ve özellikle 26. madde ile ilgili olarak daha sonra verilen 01.07.1994 tarih ve 1992/3-1994/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları vardır.
    26. madde ile ilgili olduğu için bağlayıcı nitelikteki 01.07.1994 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında bu tür davaların “.... içeriğinde geri alma hakkı bulunan kendine özgü nitelikteki haleflik hukuki temeline dayandığı....” kabul edilirken maddenin 1. fıkrasına 3395 Sayılı Kanunla eklenen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…“ bölümüne dayanılmıştır.
    Dairemizin iptal başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesinin 23.11.2006 gün ve 2003/10, 2006/106 Sayılı Kararı ile 26. maddenin 1.fıkrasındaki bu bölüm, Kararın resmi gazete’de yayımlandığı 21.03.2007 tarihi itibariyle iptal edilerek yürürlükten kalkmıştır. Anayasa Mahkemesi iptal gerekçesinde şu görüşlere yer vermektedir:
    “Kanuna uymayan eylem sonucunda hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini Kuruma ödeyen ve böylece ilgi ve ilişkisi kesilen işverenin, Kanun, Kanun Hükmünde Kararname ve Kararlarla bağlanan gelirlerde yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu tutularak dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir. Böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırıdır.”
    Görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi bu kararla gelir artışlarından doğan Kurum zararının işverenden istenemeyeceğini açık ve kesin bir anlatımla kabul etmiş bulunmaktadır.
    Hal böyle olunca, iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan yeni hukuki durum çerçevesinde gelir artışlarının istenemeyeceği ve bu maddeye göre açılan davalarda halefiyet kuralına dayanılamayacağı, Kurumun rücu alacağının hukuki temelinde halefiyet değil, “Kanundan doğan basit rücu hakkı”nın bulunduğu kabul edilmelidir.
    İptal kararıyla ortaya çıkan bu hukuki durumun mahkemece eldeki davalar bakımından ele alınıp incelenmesi ve gözetilmesi gerekir.
    Belirtelim ki, 09.05.1960 tarih ve 1960/21-9 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile HGK’nun 21.01.2004 gün ve 2004/44-19 sayılı ve 07.04.2004 gün ve 2004/214 - 198 sayılı, ayrıca, 29.09.2004 gün ve 2004/448 - 461 Sayılı Kararları uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usuli kazanılmış hakkın ve aleyhe bozma yasağının istisnasını oluşturur ve bu nedenle sonradan çıkan iptal kararı henüz mahkemede veya Yargıtay’da olan bütün davalara uygulanır.
    Mahkemece, söz konusu iptal kararının halen derdest olan davalara uygulanması gerektiği sonucuna varılırsa, yargılamada şu hususların göz önünde bulundurulması gerekecektir;
    Kurumun rücu hakkının hukuksal temeli, halefiyete değil; Kanundan doğan basit rücu hakkına dayanır.
    Bu nedenle Kurum, sigortalı veya hak sahiplerine bağladığı gelirin ilk peşin değerinin kusur karşılığını isteyebilir. Gelir artışlarını talep edemez.
    Tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporu, rücu davasında bağlayıcı değildir. Güçlü delil niteliğindedir.
    Sigortalı veya hak sahibi kimselerin, sorumluları ibra etmesi veya yapılan her türlü ödeme Kurumun rücu hakkını etkilemeyeceğinden, rücu davasında dikkate alınmaz.
    Rücu davasında işveren yönünden zamanaşımı BK.125. maddesine göre 10 yıldır. Zamanaşımı gelirin onay tarihinden başlar. 3.kişiler yönünden ise BK:60 gereğince 1 ve 10 yıldır.
    Faiz başlangıcı, ilk peşin değerli gelire ilişkin tahsisin onay tarihidir.
    İlk peşin değer hesabı, gelirin bağlandığı tarih itibariyle ve her bir hak sahibi yönünden ayrı ayrı yapılmalıdır.
    Fiili ödeme halinde, Kurumun talep edebileceği miktar, ilk peşin değerin kusur karşılığı fiili ödeme miktarından düşük ise ilk peşin değere göre; fiili ödeme miktarı ilk peşin değerden düşük ise fiili ödeme miktarı dikkate alınarak belirlenir.
    Kesinleşen önceki rücu davalarında hükmedilen miktarın mahsubu yapılırken, ilk peşin değer esas alınacaktır. İlk peşin değerle birlikte artışlara da hükmedilmişse artışlar mahsup edilmeyecektir.
    Mahkemenin yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek hüküm kurması gerektiğinden hükmün bu sebeple bozulması gerektiği sonucuna varılmıştır.
    O halde, davacı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. ...") gerekçesiyle şeklinde hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda kısmen direnilmiştir.
    TEMYİZ EDEN : Taraf vekilleri
    HUKUK GENEL KURULU KARARI
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    1- Davalı Büyükşehir Belediyesi vekili ve diğer davalı tarafından da karar temyiz edilmişse de, bu kişilerce önceki hüküm temyiz edilmediğinden ve bu nedenle kurulan direnme kararını temyizde bir hukuki yararları bulunmadığından, temyiz istemlerinin bu nedenle reddine karar verilmelidir.
    2-Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ: 1-Davalıların temyiz istemlerinin yukarıda açıklanan nedenlerle REDDİNE,
    2-Davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,
    27.01.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu 2009/10-238 E.N , 2009/227 K.N.
    Özet
    TARAFLAR ARASINDAKİ "ALACAK" DAVASINDAN DOLAYI YAPILAN YARGILAMA SONUNDA; B… 13.İŞ MAHKEMESİNCE DAVANIN KABULÜNE DAİR VERİLEN 11.3.2008 GÜN VE 2007/278-2008/80 SAYILI KARARIN İNCELENMESİ TARAF VEKİLLERİ TARAFINDAN İSTENİLMESİ ÜZERİNE, YARGITAY 10.HUKUK DAİRESİNİN 14.10.2008 GÜN VE 2008/12312-12715 SAYILI İLAMI İLE BOZULARAK DOSYA YERİNE GERİ ÇEVRİLMEKLE, YENİDEN YAPILAN YARGILAMA SONUNDA, MAHKEMECE ÖNCEKİ KARARDA DİRENİLMİŞTİR.
    İçtihat Metni
    HUKUK GENEL KURULU KARARI
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, meslek hastalığı sonucu 01.05.2000 tarihinde %48 oranında sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya bağlanan gelir ve yapılan ödemeler nedeniyle, Sosyal Sigortalar Kurumunun 62.967,83 YTL. zararının şimdilik 5.631,64 YTL. sinin davalı işverenden tahsili istemlidir.
    Mahkemece dava kabul edilerek peşin değerli gelirlerden 5.000 YTL.nin 09.05.2002 tahsis-onay tarihinden itibaren, geçici iş göremezlik ödeneğinden 631,64 YTL.nin ödeme tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına, karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    10.04.1992 tarih, 1991-7 Esas 1992-4 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, hakimin tefhim etmiş olduğu kısa kararla gerekçeli kararın uyum içinde olması gerektiğini öngörmektedir. Kısa kararda hükmedilmeyen bir yükümlülüğün gerekçeli kararda hüküm altına alınmış olmasının çelişki teşkil etmediğini söylemek olanaklı değildir. Yargı erkinin görev ve yetkisi, Anayasa ile yasaları amaçlarına uygun olarak yorumlayıp uygulamak, keza İçtihadı Birleştirme Kararlarının bağlayıcılığını gözetmekten ibarettir. Kısa kararla gerekçeli karar arasındaki çelişkiye cevaz verilmemesinin amacı, Kamunun mahkemelere olan güveninin sarsılmamasına yöneliktir. Tefhim edilen hüküm başka, gerekçeli karardaki hüküm başka ise bu durumun mahkemelere olan güveni sarsacağı tartışmasızdır.
    Öyle ki, İçtihadı Birleştirme Kararında bu konuya çok büyük bir önem verilmiş, çelişkinin varlığı tespit edildiği takdirde, başka hiçbir incelemeye gerek görülmeksizin ve tarafların bu konuyu temyiz sebebi yapıp yapmadıklarına bakılmaksızın kararın salt bu nedenle bozulması gerektiğine işaret edilmiştir.
    Diğer taraftan,1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 381,388 ve 389 maddelerinde hüküm fıkrasında nelerin yer alacağı açıklanmış;388.maddesinin son fıkrası ile "Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir" hükmü getirilmiştir.
    Bütün bu açıklamalar ışığında somut olay irdelendiğinde; direnmeye ilişkin kısa kararda "peşin değerli gelirlerden 5.000 TL. geçici iş göremezlik, 631,34 TL.nin tahsis-onay ve ödeme tarihlerinden itibaren yasal faizleriyle birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına" karar verilmişken; buna uygun yazılması gereken gerekli kararda kısa karardan farklı biçimde "peşin değerli gelirlerden 5.000 YTL.nin 09.05.2002 tahsis-onay tarihinden itibaren, geçici iş göremezlik ödeneğinden 631,64 YTL.nin ödeme tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına" karar verilmiş olması çok açık bir çelişkidir.
    Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ: Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, diğer temyiz itirazlarının bozma nedenine göre şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 03.06.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu 2007/10-358 E.N , 2007/337 K.N.
    İlgili Kavramlar
    ANONİM ŞİRKETİN TAFSİYESİ
    RÜCUAN ALACAK
    TERKİN
    İçtihat Metni
    Taraflar arasındaki "rücuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tekirdağ Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.10.2004 gün ve 20/162 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.02.2005 gün ve 12512-1543 sayılı ilamı ile, (...Dosyadaki bilgi ve belgelere göre; davalılardan Limited Şirketin işçisi sigortalı Müren'e yapılan yardımların tahsiline ilişkin davanın tasfiye nedeniyle davalıya husumet yöneltilemeyeceğinden reddedilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.
    Şöyle ki; tüzel kişiliği olan davalı Limited Şirketin tasfiye edildiği ve ticaret sicilindeki kaydının terkin edildiği görülmektedir.Tüzel kişilik ticaret sicilindeki kaydının terkini ile sona erer.
    Tüzel kişiliğin sona erdiğinin hukuk açısından kabul edilebilmesi için tasfiye işleminin eksiksiz tamamlanmış olması gerekir. Eğer tasfiye işlemleri gerçek olarak tamamlanmamış ve tasfiyede gereken hususlar eksik bırakılmışsa tüzel kişilik ticaret sicilinden terkin edilse bile şirketin tüzel kişiliğinin sona erdiğinden söz edilemez.
    O itibarla davacı Kurum vekiline uygun süre verilerek tasfiye işlemleri ve ortaklarla olan ilişkilerin tam olarak sona ermediği için Limited Şirketin tüzel kişiliğinin yeniden ihyası hakkında tasfiye kurulu ile ticaret siciline husumet tevcihi suretiyle dava açmasının sağlanması ve dava açıldığı taktirde bu davanın sonucunun beklenmesi tüzel kişiliğin yeniden ihyası halinde bu tüzel kişinin kusuru ile belirlenecek gerçek zarar miktarıyla sorumluluğuna gidilerek karar verilmesi gerekir.
    Belirtilen maddî ve hukukî olgular göz ardı edilerek noksan tahkikat ve inceleme ile hüküm kurulması bozmayı gerektirir.
    O halde, davacı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesine dayalı rücuan alacak istemine ilişkin olup, iş kazası neticesinde sigortalıya bağlanan gelirler ve yapılan ödemeler nedeniyle oluşan Kurum zararının işveren şirketten tahsilini amaçlamaktadır.
    Davalı şirket tasfiye memurunun katılımıyla yapılan 29.11.2000 tarihli sigorta müfettişi incelemesi sonucunda, davacı Kurum tarafından sigortalıya 29.10.2001 onay tarihi ile sürekli iş göremezlik geliri bağlandığı, davalı işveren şirketin Ticaret Sicilinden 9.11.2001 tarihinde terkin edildiği, eldeki davanın ise 24.1.2002 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.
    Limited şirketlerin tasfiyesinde, Türk Ticaret Kanununun 552. maddesi yollaması ile TTK'nun 441-450. maddelerinde düzenlenen anonim şirketlerin tasfiyesine ilişkin hükümler uygulanır.
    Limited şirketin tüzel kişiliği ticaret sicilinden silinmesi (terkini) ile sona erer. Tüzel kişiliğin sona ermesi için tasfiye işlemlerinin eksiksiz yapılmış olması gerekir. Şayet, tasfiye işlemleri gerektiği gibi tamamlanmamış ve tasfiyesi gereken hususlar eksik bırakılmışsa, tüzel kişilik ticaret sicilinden silinse bile, limited şirketin tüzel kişiliğinin sona erdiğinin kabulü olanaksızdır.
    Bir tüzel kişiliğin son bulmasını ifade eden fesih ve tasfiye işlemi, aynı zamanda Borçlar Hukukuna ilişkin bir hukuki işlem olup, bu karar ve işlemin hataya dayanması karşısında gerçek anlamda bir tasfiye işleminden söz edilemez. Hataya veya kasta dayalı, şeklen gerçekleşmiş bir tasfiyenin kaldırılmasının gerek o işlemi gerçekleştirenlerce, gerekse bundan zarar görenlerce istenebilmesi Borçlar Hukukunun temel kurallarından biridir. Buna yönelik düzenlemeye TTK hükümlerinde yer verilmemişse de, TTK'nun 1. maddesi yollaması ile Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde, hataya dayalı bir hukuki işlemin düzeltilmesine olanak tanınması kaçınılmazdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.01.1999 gün ve 1999/10-1-1 sayılı Kararı).
    Bu durumda, tüzel kişiliğin yeniden ihyasına gidilerek yargılamanın limited şirket tüzel kişiliğine karşı devamının sağlanması gerekmektedir.
    TTK'nun 224 ve 445. maddelerinde tasfiye memurunun görev ve yetkileri, tasfiyenin nasıl yapılacağı, alacaklıların haklarının nasıl korunacakları açıklanmıştır.
    Her ne kadar, rücuan alacak davası davalı limited şirketin tasfiyesinden sonra açılmış ise de, tasfiye memuru iş kazasından haberdar olup, bu konuda dava açılıp açılmadığını araştırmakla yükümlüdür. Tasfiye memurunun iş kazasından haberdar olması nedeniyle, "Şirketin henüz muaccel olmıyan borçlariyle münazaalı bulunan borçlarına tekabül edecek bir para dahi kezalik notere tevdi olunacağı" yönündeki TTK'nun 445/3. madde hükmü gereğince, belirtilen sair tedbirleri almak suretiyle tasfiyeyi gerçekleştirmeleri gerekir. Eksik işlemler neticesinde tasfiyenin hukuken sonuçlandığı kabul olunamaz.
    Ayrıca, tasfiye hainde bulunan bir şirketten alacaklı bulunan kişilerin yapılan ilanlara rağmen alacaklarını yazdırmamalarının alacağın düşmesini gerektirmeyeceği hukuksal gerçeği de dikkate alınmalıdır.
    Tüzel kişiliği sona eren şirketin ihyası için tasfiye memuru ile Ticaret Siciline husumet yöneltilerek ayrı bir dava açılması için davacı tarafa HUMK.nun 39 ve 40. maddeleri hükümleri uyarınca uygun bir önel verilmelidir. Dava açıldığı, takdirde ve alınacak sonuca göre eldeki davaya devam edebilme olanağı bulunduğu belirlendiğinde, tüzel kişiliğe tebligat yapılarak, rücu alacağının yöntemince saptanması gerekir.
    Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular karşısında, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 06.06.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu
    2004/10-233 E., 2004/262 K.
    RÜCUAN ALACAK DAVASINDA ASIL İŞVEREN - ALT İŞVEREN
    ÖZET
    YAPILMIŞ OLAN ESER SÖZLEŞMESİNDE İŞİN KALİTESİ VE İŞYERİ DİSİPLİNİ AMACIYLA BİR KISIM HÜKÜMLERİN YER ALMASI, İNŞAAT SAHİPLİĞİ DIŞINDA ASIL İŞVERENLİK SIFATINI DOĞURACAK, İŞİ ALANIN BAĞIMSIZ İŞVEREN KİMLİĞİNİ ORTADAN KALDIRACAK BİR ETMEN OLMAYIP, ANILAN SÖZLEŞMENİN, BORÇLAR KANUNU'NUN 356 VD. MADDELERİ DOĞRULTUSUNDA MÜTEAHHİDE YÜKLENEN SORUMLULUĞUN DOĞAL BİR SONUCU OLARAK, SÖZLEŞME HÜKÜMLERİNİN PROJE VE TEKNİK ŞARTNAMEYE UYGUNLUĞUNUN SAPTANABİLMESİ AMACINA YÖNELİK OLDUKLARININ KABULÜ ZORUNLUDUR.
    "İçtihat Metni"
    Taraflar arasındaki "rucuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Bursa İkinci İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.12.2002 gün ve 2001/886-2002/978 sayılı kararın incelenmesi taraflar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin 31.3.2003 gün ve 2107-2726 sayılı ilamı ile),
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum ile davalı S... A.Ş. vekillerinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davalı K San. Tic. A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Dosyadaki bilgi ve belgelerden, asıl işi Polyester iplik ve dokuma üretimi olan K A.Ş.'ye ait fabrikanın yanına ek fabrika, depo ve hizmet binası yaptırmak üzere adı geçen şirketin S…. A.Ş. ile sözleşme imzaladığı ve kaba inşaat işini anahtar teslimi bu şirkete verdiği iş kazasında yaralanan sigortalının S... A.Ş. nin işçisi olduğu anlaşılmaktadır. Davalı K... A.Ş.nin sorumluluğunu belirlerken 506 sayılı Kanunun 87. maddesinde yazılı şartların somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğine bakmak gerekir.
    Söz konusu maddenin 2. fıkrasında aracının (=alt işveren) tanımı yapılmıştır. Buna göre, "Bir işte veya bir işin bölüm veya eklentilerinde işverenden iş alan ve kendi adına sigortalı çalıştıran üçüncü kişiye aracı denir" Davalı K….. A.Ş.'nin 87. maddedeki tanıma göre asıl işveren, diğer davalı S....A.Ş.nin ise aracı (=alt işveren) sıfatını kazanabilmesi için, S... A.Ş.nin K... A.Ş.nin gördüğü asıl iş olan polyester iplik ve dokuma üretim işinde veya bu işin bölüm veya eklentilerinde iş alması ve bu işte kendi adına sigortalı çalıştırması gerekir. Oysa, davalı K....A.Ş.nin işi dokumacılık, S... A.Ş.nin işi ise bina inşaatıdır. İnşaat işinde K... A.Ş.nin işçisi çalışmadığı gibi, dokuma işinde de S…. A.Ş.nin işçi çalıştırmadığı anlaşılmaktadır. Bir başka ifade ile her iki davalı şirketin gördükleri işler birbirlerinden farklı ve bağımsız işlerdir. Bu sebeple inşaat işi yönünden K.....A.Ş. işveren değil, inşaat sahibidir. Dolayısıyla S... A.Ş. de K... A.Ş. ile olan ilişkide alt işveren değil, bağımsız işverendir. Nitekim, Hukuk Genel Kurulu 29.4.1998 tarih ve 1998/307-312 sayılı kararında, çimento fabrikasına ait makinaların ihale ile onarım işini yüklenen kişiyi çimento işvereninin alt işvereni saymamıştır. Dairemiz kararları da bu doğrultudadır. 22.2.1998 tarih ve 98/238-3542 sayılı bir kararda metal fabrikasında yaptırılmakta olan ek bina inşaat işinin metal üretim işinden ayrı ve bağımsız bir iş olduğu kabul edilmiştir. Hal böyle olunca K A.Ş.nin 87. maddeye göre sorumluluğundan söz edilemez. Mahkemenin, önceki bozma kararına yanlış anlam vererek ve bilirkişinin taraflar arasındaki hukuki ilişkiye uygun düşmeyen yanılgılı raporuna dayanarak davalı K... A.Ş.yi tazminattan sorumlu tutması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davalı K… A.Ş.nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden : Davalı K... A.Ş. vekili
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü.
    Dava, rücuan alacak istemine ilişkindir. Davacı Kurum vekili, iş kazası nedeniyle sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağladığı peşin değerli gelirler ve diğer giderler nedeniyle oluşan kurum zararının davalılardan rücuen tahsilini istemektedir. Davalı K Anonim Şirket vekili; şirketin faaliyet konusunun iplik üretimi ve dokuma işi olup, ek fabrika, depo ve hizmet binası yapım işinin ihale ile diğer davalı inşaat firmasına verilmesi nedeniyle, anılan davalı inşaat firmasının taşeron olmayıp, asıl işveren durumunda bulunduğunu, bu nedenlede 506 sayılı Yasanın 87. maddesinde belirtilen müteselsil sorumluluk koşullarının oluşmadığını belirtmektedir. Yerel Mahkemenin; davalılar arasındaki hukuki ilişkiyi anılan Yasanın 87. maddesi kapsamında irdeleyerek davanın kabulüne dair kararı, davalı K... A.Ş. vekilinin temyiz itirazları dikkate alınarak Yüksek Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuş, yerel Mahkeme, "davalı K… A.Ş. her nekadar polyester iplik ve dokuma üretimi alanında faaliyet göstermekte ise de, şirkete ait ek endüstriyel tesis inşaatının yapımının diğer davalı S... A.Ş.'e verildiği, bu ek endüstriyel tesis inşaatının makine ve elektrik montajı işlemlerinin de bulunduğu, bunlardan mekanik montaj ve elektrik montaj işlerinin S... AŞ. dışındaki başka taşeronlara verildiği, taraflar arasında imzalanan sözleşme içeriğine göre çalıştırılacak işçilerin vasıflarının belirlenmesi, işin sevk-idaresi ve denetiminde K… A.Ş.nin yetkili olduğunun belirtildiği, S A.Ş. nin ek fabrika inşaatının bir bölümünün yapımını üstlendiği işin anahtar teslimi sureti ile bütününü almadığı, bağımsız bir işyeri niteliğini taşımadığı, taşerona malzemelerin verilmesi işinde asıl işverene ait bir kısım işçilerin iş yerinde çalıştıkları, bu nedenle davalı iş verenler arasında alt-üst işveren ilişkisinin bulunduğu, S… A.Ş.nin taşeron durumunda olduğu, 506 sayılı Kanunun 87 maddesi kapsamında K… A.Ş.nin de asıl işveren olarak sorumlu tutulması gerektiği gerekçesi ile kararında direnmiştir.
    Somut olaya geçmeden önce, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa m. 87 ve ilgili kavramların irdelenmesinde yarar bulunmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, maddenin "aracı" olarak nitelediği üçüncü kişi, gerek mevzuatta, gerekse öğreti ve yargı kararlarında; alt işveren, taşeron, tali işveren, alt müteahhit, alt ısmarlanan vb. adlarla anılmaktadır. Ekonomide yaşanan yoğun rekabet ortamı ve teknolojide ulaşılan seviye, tüm alanlarda uzmanlaşmaya giderek hızlı, kaliteli ve daha uygun maliyetli mal ve hizmet üretimini zorunlu kılmaktadır. Bu gereksinime paralel olarak yeni üretim ve çalışma ilişkileri ortaya çıkmıştır. Bunlardan; asıl işverenin yanında "taşeron" olarak adlandırılan başka işverenlerinde işyerinden iş almaları ve kendi sigortalılarını çalıştırmaları ile uygulama kazanmış olan "asıl işveren-alt işveren" ilişkisini Sosyal Sigortalar Yasası açısından ele alan, 506 sayılı Yasa'nın 87. maddesi hükmü, tıpkı 1475 sayılı İş Yasasının 1/son ve 4857 sayılı İş Yasasının 2/6. maddelerinde olduğu gibi aracının yanında asıl işvereni de sorumlu tutan bir içerik taşımaktadır. Amaç, sigortalının sosyal güvenlik hakkının yanında, halefi konumundaki Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim tahsilatının, alt işverenin yanında asıl işverenin de sorumluluğunu öngören düzenlemelerle güvence altına alınmasını sağlamaktır. Üçüncü kişinin aracılığı başlıklı, 506 sayılı Yasa m. 87; "Sigortalılar üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar bile, bu kanunun iş verene yüklediği ödevlerden dolayı, aracı olan üçüncü kişi ile birlikte asıl işveren de sorumludur. Bir işde veya bir işin bölüm veya eklentilerinde işverenden iş alan ve kendi adına sigortalı çalıştırılan üçüncü kişiye aracı denir." hükmünü içermektedir. Bu hüküm ile asıl işverenin sorumluluğunun kapsamı belirlenmeye çalışılmıştır.
    Sosyal Sigortalar Yasasına göre, aracıdan söz edebilmek ve asıl işvereni, aracının borçlarından ötürü sorumlu tutabilmek için, maddenin tanımından ortaya çıkan bir takım zorunlu unsurlar bulunmaktadır. Aracı kavramı her şeyden önce, bir asıl işverenin varlığını, bir başka işverenin asıl işvene ait işin bir bölümünü yapmayı üstlenmeyi ve nihayet asıl işverene ait işyerinde veya işyerinin bir bölümünde iş alanının kendi adına sigortalı çalıştırmayı gerektirir. Asıl işverenle, aracı arasındaki sözleşmenin hukuki niteliğinin önemi yoktur. Önemli olan yön, asıl işverene ait işin aracı tarafından yapımının sağlanmasıdır. Aracının asıl işverenden bir bölüm iş alması ve bu işte kendi adına sigortalı çalıştırması, aracı kavramının belirleyici özelliğini oluşturmaktadır. Aracı her şeyden önce bir "asıl işveren"in varlığını zorunlu kılmaktadır. Maddede belirtilen koşullardan birisinin dahi yokluğu durumunda aracıdan söz edilemez. Asıl işveren; SSK. m. 4/1 gereğince, bu Yasanın 2. maddesinde belirtilen sigortalıları çalıştıran gerçek yada tüzel kişi olup, işveren niteliği sigortalı çalıştırmanın doğal sonucudur. Yasanın tanımından hareketle, asıl işveren-alt işveren ilişkisi için, işyerinde "iş sahibi"nin de işçi çalıştırıyor olması koşulu aranır. Sigortalı çalıştırmayan iş sahibi "işveren" sıfatını kazanamayacağı için, bu durumdaki kişilerden iş alanlarda aracı sayılmayacak ve anılan madde kapsamında dayanışmalı sorumluluk doğmayacaktır. İşverenden alınan iş, işverenin sigortalı çalıştırdığı işe göre ayrı ve bağımsız bir işyeri olarak değerlendirilebilecek nitelikte ise, işi alan kimse aracı değil, bağımsız işverendir. İşin bütünü başka bir işverene bırakıldığında, Sosyal Sigortalar Yasası anlamında bir alt işverenlik, dolayısıyla dayanışmalı sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Benzer şekilde, işveren kendisi sigortalı çalıştırmaksızın işi bölerek, ihale suretiyle farklı kişilere vermişse, iş sahibi (ihale makamı) Yasanın tanımladığı anlamda asıl işveren olmayacağından, bir alt-üst işveren ilişkisi bulunmayacaktır. Burada önemli olan yön, "devir" olgusunun somut olayda gerçekleşmesidir. Bu kapsamda, devirden amaçlanan, yapılmakta olan işin, bölüm ve eklentilerinden tamamen bağımsız bir sonuç elde etmeye yönelik, işi alana bağımsız bir işveren kimliği kazandıracak bir işin devridir. Ekonomik olarak birbirleriyle bağlantılı bulunsalar da, bu işyerleri bağımsız sonuç elde etmeye yöneliktirler. İşin devri söz konusu değilse, bu kişiler işveren vekili olarak kabul edilebilecek, bu durumda Yasanın öngördüğü ödevlerden, işi bölüp dağıtan iş sahibi, işveren niteliği ile sorumlu olacaktır. Diğer işyerlerinde sigortalı çalıştırması nedeniyle "işveren" sıfatına sahip olan kimse de, işverenlik sıfatına (devredilen iş dolayısıyla) sahip olmadığı için, asıl işveren olarak sorumlu bulunmayacaktır.
    Aynı şekilde, işi alan kişinin de işverenlik sıfatını, alınan işte ve o iş nedeniyle sigortalı çalıştırılması sonucunda kazanmış olması aranacaktır. Alınan işte sigortalı çalıştırmayıp, tek başına yada ortakları ile işi yürüten kişi alt işveren olarak nitelendirilemeyecektir. Bu kişinin diğer bir takım işyerlerinde çalıştırdığı sigortalılar nedeniye kazandığı işverenlik sıfatının sonuca etkisi ise bulunmamaktadır. Yasa, alt işverenlik için, bir işte, bir işin bölüm yada eklentilerinde işverenden iş almayı aramaktadır. 87. madde anlamında aracıdan söz edebilmek için, aracının aldığı iş, işverenin asıl işinin bölüm ve eklentilerindeki işin bir kesimi yada yardımcı işler kapsamında bulunmalıdır. Bir diğer anlatımla, bir işverene ait işyerindeki üretim sürecine, başka bir işverenin dahil olması durumunda "aracıdan" söz edilebilecektir. Bu anlamda bir bağlantının varlığı için, işyerinde üretilen mal yada hizmetin niteliğine bakılması gerekir. Asıl işverenden alınan iş, onun sigortalı çalıştırdığı işe göre ayrı ve bağımsız bir nitelik taşımaktaysa, işi alan kimse alt işveren değil, bağımsız işveren sayılacaktır. Bu noktada belirleyici yön; yapılan işin, diğerinin bütünleyici, yardımcı parçası olup olmadığıdır. İşyerindeki üretimle ilgili olmayan, ve asıl işin tamamlayıcısı niteliğinde bulunmayan bir işin üstlenilmesi halinde, 506 sayılı Yasa uygulaması yönünden aracıdan söz etme olanağı kalmayacak, ortada iki bağımsız işveren bulunacaktır.
    Davaya konu somut olaya gelince; asıl işi polyester iplik ve dokuma üretimi olan davalı K… Sanayi Anonim Şirketi, ek fabrika, hizmet binası ve depo yapım işini, diğer davalı S... Sanayi İnşaat Taahhüt ve Ticaret Anonim Şirketine, inşaat sözleşmesi ile vermiştir. Sözleşmede, kullanılan malzemenin cins, miktarı ve kalitesinin iş sahibi tarafından denetleneceği vb. hükümler bulunmaktadır. Zararlandırıcı sigorta olayının, belirtilen işin yapımı sırasında meydana geldiği ve sigortalının davalı S AŞ işçisi olduğu çekişmesizdir. İnşaat işinde davalı K.. AŞ, kendi sigortalılarını çalıştırmamıştır. Yaptırılmakta olan endüstriyel tesis nedeniyle mekanik ve elektrik montaj işlerinin farklı işverenlere verildiği belirtilmiştir. Uyuşmazlık; somut olayda taraflar arasındaki hukuki ilişkinin; asıl işveren-alt işveren mi, yoksa iş sahibi müteahhit ilişkisi mi olduğu noktasında toplanmaktadır.
    Öncelikle belirtilmelidir ki, yapılmış olan eser sözleşmesinde işin kalitesi ve işyeri disiplini amacıyla bir kısım hükümlerin yer alması, inşaat sahipliği dışında asıl işverenlik sıfatını doğuracak, işi alanın bağımsız işveren kimliğini ortadan kaldıracak bir etmen olmayıp, anılan sözleşmenin, Borçlar Yasası'nın 356 vd. maddeleri doğrultusunda müteahhide yüklenen sorumluluğun doğal bir sonucu olarak, sözleşme hükümlerinin proje ve teknik şartnameye uygunluğunun saptanabilmesi amacına yönelik olduklarının kabulü zorunludur. Tesisin tamamının bir tek işverene ihale edilmemesinin, bağımsız işveren niteliğinin oluşmasına engel olacağı düşüncesi ise, yaptırılmakta olan işin kapsam ve bir çok farklı alanda uzmanlığı ve istihdamı zorunlu kılan kompleks yapısı ve ihale edilen işin kendi niteliği içinde, tamamen bağımsız bir bütünsellik oluşturduğu dikkate alındığında kabul edilmesi mümkün görülmemektedir.
    Belirtilen bu maddi ve yasal olgular karşısında, işin niteliği ve yürütümü bakımından dokuma işinden tamamen farklı ve bağımsız nitelikteki, ihale ile verildiği anlaşılan ek inşaat işinde sigortalı çalıştırmayan dokuma işvereni davalı K… A.Ş.nin 87. madde kapsamında asıl işveren olarak nitelendirilerek, sorumluluğuna karar verilmesi mümkün değildir. Yerel Mahkemece aynı yöne işaret eden bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Sonuç: Davalı K… A.Ş. Vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, HUMK.nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının temyiz edene iadesine, ilk görüşmede çoğunluk sağlanamadığından, 5.5.2004 günü yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    Uyuşmazlık, SSK tarafından açılan rücu davasına ilişkindir. Somut olayda iş kazasının oluşmasına neden olan kuyunun fabrika alanında ve davalılardan müteahhitle yapılan sözleşme gereğince diğer davalı fabrika sahibi K... A.Ş. tarafından açıldığı anlaşılmasına göre, bu kuyunun güvenli bir şekilde üstünün kapatılmasından ve o şekilde muhafaza edilmesinden bu davalının da sorumlu olduğu, aksi halde oluşacak zarardan dolayı asıl işveren müteahhit şirket diğer davalı ile birlikte müteselsilen sorumlu olacağı aşikardır. Bu durum karşısında davalı K… A.Ş.nin de SSK.nun 26/2. maddesi hükmü uyarınca davacı Kurum'a karşı zararı gidermekle sorumlu olduğu düşüncesiyle, olayı SSK.nun 87. maddesi çerçevesinde değerlendirerek davalı. K… A.Ş.nin zarardan sorumlu tutulmaması gerektiği yönündeki çoğunluk düşüncesine katılmıyoruz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu 2001/10-117 E.N , 2001/171 K.N.
    İlgili Kavramlar
    EKSİK ARAŞTIRMA VE İNCELEME
    KUSURLU RAPOR İLE KURULAN HÜKÜM
    RÜCUEN TAZMİNAT
    İçtihat Metni
    Taraflar arasındaki "rücuan tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Van Asliye 1.Hukuk (İş) Mahkemesi'nce davanın kabulüne dair verilen 29.3.2000 gün ve 1999/805-233 sayılı kararın incelenmesi davalı B... Ltd.Şti.vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesi'nin 22.5.2000 gün ve 2000/3626-3717 sayılı ilamiyle; (...İş kazasında ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerin tazminine yönelik 506 sayılı Kanunun 26.maddesine göre açılan davanın yargılaması sonucunda kabule karar verilmiştir.
    1-Mahkemece beğenilmeyen kusur raporuna dayanılarak hüküm kurulması isabetsizdir.
    2-Sigortalının görevlendirilmediği bir işyerine seyir için gitmesi kusurluluğunu oluşturur. Kendisinin kusurlu kabul edilmemesi doğru değildir.
    3-Hükme dayanak kılınan kusur raporu 506 sayılı kanunun 26.maddesine uygun değildir. Ayrıca raporlar arası açık çelişkinin giderilmemiş bulunması da isabetsizdir.
    4-Faiz başlangıç tarihlerinin gelirler yönünden onay, masraflar bakımından sarf ve ödeme tarihleri olarak gösterilmesi gerekirken karar yerinde hataya düşülmüş olması, keza, yasal değişiklikten sonrası için, merkez bankasından sorularak reeskont faiz oranı üzerinden hüküm verilmesi gerekirken bu konunun dahi gözardı edilmesi usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    5-Dava teselsülden açıldığı halde bu hususun gözardı edilmesi hatalıdır.
    Mahkemece, açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik araştırma ve incelemeyle karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalı Şirketin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    TEMYİZ EDEN :Davalı B...Ltd.Şti.vekili
    HUKUK GENEL KURULU KARARI
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, işkazasında ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesi istemine ilişkindir.
    Mahkemece, daha önce alınan bilirkişi raporları arasındaki çelişkiyi gideren, davalının kusur oranı gözetilerek olayın oluşuna uygun düzenlenen 3 kişilik iş güvenliği uzmanı bilirkişi kurulu raporu ile davacının davasını kanıtladığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.
    Özel Daire yukarıda açıklanan nedenle kararı bozmuş, yerel mahkeme aynı gerekçelerle direnmiştir.
    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
    SONUÇ : Davalı B... vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA ve aşağıda dökümü yazılı (2.868.000) lira bakiye temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 21.2.2001 gününde ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E:1995/10-588 K:1995/799 T:11/10/1995
    ÖZET
    Sigortalı (davacı), davalı işyerinin boya ünitesinde zehirli gazlara maruz kalarak çalışmıştır. Daha sonra inşaat şirketinde çalıştığı ve hastalık nedeniyle sigortalıdaki iş kaybının % 100 olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Meslek hastalığının ortaya çıktığı sırada çalıştığı inşaat şirketinde böyle bir hastalığın meydana gelme olasılığı yoktur.
    Meslek hastalığının tesbiti tıbbi bir konudur. Sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için sigortalıda meydana gelen hastalığın bir doktor, bir kimya mühendisi bir de işçi sağlığı uzmanından oluşturulacak bilirkişi heyetinden rapor alınarak belirlenmelidir. Ayrıca % 100 maluliyet oluşturan etkenlerin sigortalının tüm çalıştığı işyerinin niteliği ve bu işyerindeki çalışma ortam ve koşulları gözönünde tutularak tesbit edilir.
    Diğer taraftan, nev'i değiştirme halinde yeni şirket, eskisinin devamıdır (TTK.m.152). Aynı Kanunun 151. maddesine göre de, iki şirket birleşirse, ortadan kalkan şirketin hak ve borçları kalan şirkete veya yeni kurulan şirkete geçer. Keza BK.nun 180. maddesinde de bir işletmenin diğeriyle birleşmesi ve şeklinin değiştirilmesi halinde devam eden şirket veya işletme, kalkan şirket veya işletmenin borçlarından sorumlu olur. Davalı şirket (işyerinin) devrinin niteliği, ticaret sicilinden dosyası getirtilerek, gerçek durum saptandıktan sonra sorumlu tutulup tutulamayacağına karar verilmesi gerekir. Bu yön üzerinde durulmadan davanın ayrıca husumet yönünden reddi doğru değildir.
    Taraflar arasındaki "rücuan tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Kartal Birinci İş Mahkemesi)'nce davanın reddine dair verilen 2/11/1993 gün ve 1992/42 esas, 1993/312 karar sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi'nin 24/10/1994 gün ve 1994/12310-17953 sayılı ilamı ile; (...Kurum'un meslek hastalığı sonucu, sigortalıya bağlanan gelirlerin rücuan geri alınmasına ilişkin istemi, mahkemece sigortalının, işyerinden ayrıldığı sırada meslek hastalığı saptanmaması nedeniyle yerinde bulunmamıştır.
    Gerçekten meslek hastalığına yakalanan sigortalının davalı işyerinden 1967-1982 yılları arasında çalıştığı ve 1984-1987 yılları arasında da başka bir işyerinde çalışmasını sürdürdüğü ve 1987 yılında da meslek hastalığına yakalandığı dosyadaki belgelerden anlaşılmaktadır. Şu duruma göre, dava konusu sigortalının meslek hastası olduğu yolunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Öncelikle sigortalının, meslek hastası olduğunun kabul zorunluğu vardır. Uyuşmazlık, davalı işverenin sigortalıda oluşan meslek hastalığı ile ilgisi ve kusur durumuna ilişkindir. Bu yönden ise yöntemince, meslek hastalığı konusunda uzman tıp elemanı, kimya mühendisi ve iş güvenliği uzmanından oluşan heyetçe bir rapor dosyasında bulunmamaktadır. Gerçekten mahkemece, belirtilen türden bir inceleme yapmak ve davalı işyerinde yapılan işin niteliğine göre işyeri koşulları da gözönünde tutularak bir rapor düzenletmek, davalı işyeri ile çıkan hastalık arasında uygun neden-sonuç bağını saptamak ve hastalığın Sosyal Sigortalar Sağlık Tüzüğünde gösterilen yükümlülük süresinde oluşup oluşmadığını belirlemek, ayrıca ikinci işyerinin dahi kusuru olup olmadığını tartışmak ve sonuçta davalı işverenin kendisine düşen sorumluluğunu açıkca ortaya koymak gerekirken eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden: Davacı vekili
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Taraflar arasındaki uyuşmazlık, rücu davasına konu meslek hastalığının oluşmasında davalının kusurlu olup olmadığı, davalıya ait işyerinin çalışma ortamı ile sigortalıda meydana gelen meslek hastalığı arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı ve olayda davalının sorumlu tutulup tutulmayacağı noktalarında toplanmaktadır.
    Dosya içeriğine göre; sigortalı Hüseyin'in 2/11/1967- 1968/IV. dönemi P..... Panjur San. A.Ş. işyerinde çalışırken, bu işyerinin, A..... Al.Panjur San. A.Ş.ne dönüştüğü, davacı işçinin de bu işyerinde çalışmasını sürdürdüğü ve bu işyerinin halen P..... Profil Sanayii ve Ticaret A.Ş. olarak çalışmasına devam ettiği tartışmasızdır.
    Yine, 25/1/1985 tarihinde A..... Al.Panjur A.Ş.nin el değiştirdiği, sigortalının 1982/1 dönemi dahil, işyerinde "Dış Jaluzi İmalatı" işinde çalıştırıldığı ve bu ünitede püskürtme boya işlerinin yapıldığı da çekişmesizdir.
    Davacı işçi, 1982-1984 devresinde serbest çalışmış, 1/9/1984 - 28/2/1985 devresinde İ..... İnşaat Şirketinde çalışmaya devam ederek, 1/3/1985 ila 30/9/1985 tarihleri arasında K..... İnşaat İşyerinde 1/11/1985 - 31/3/1986 tarihleri arasında İ...... İnşaat İşyerinde, 1/4/1986 - 31/12/1987 tarihleri arasında ise İ... İnşaat Pendikburnu işyerinde çalışmasına devam etmiştir.
    Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi ve Mesleki Rehabilitasyon Merkezi'nin 21/12/1989 tarihli yazısına göre; davacı işçi (A-21,a) benzen ve homologları ile husule gelen intoksikasyona bağlı trombositopeni - jökepeni hastalığına, 15/9/1987 tarihinde musap olmuştur. Belirtilen hastalığın meslek hastalığı sayıldığı ve kazanma gücünde % 100 oranında azalmaya yol açtığı belirlenmiş ve davacının meslek hastalığından çalışma koşulları itibariyle halen P..... Profil Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak faaliyetine devam eden A.... Al. A.Ş.nin sorumlu olduğunu vurgulamıştır.
    506 sayılı Yasanın 11/B maddesinde, meslek hastalığı; "sigortalının çalıştırıldığı işin niteliğine göre, tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, sakatlık veya ruhi arıza halleridir" şeklinde tanımlanmış ve bu Yasaya göre tesbit edilmiş olan hastalıklar dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması üzerinde çıkabilecek uyuşmazlıkların Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'nca karara bağlanması öngörülmüştür. Keza, Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğünün Meslek Hastalıkları Bölümünde yer alan 63/2. maddesinde; "Herhangi bir meslek hastalığının klinik ve labaratuvar bulgularıyla kesinleştiği ve meslek hastalığına yol açan etkenin işyeri incelemesi ile kanıtlandığı hallerde, meslek hastalıkları listesindeki yükümlülük süresi aşılmış olsa bile, söz konusu hastalık Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'nun onayı ile meslek hastalığı sayılabilir" hükmü getirilmiştir.
    Meslek hastalıkları listesinin, benzen (benzol), (benzen ve homologları, toluen, ksilen vb) bölümünde de hipoplazik veya oplazik ilerleyici ağır tipte anemi için yükümlülük süresi üç yıl, lokozlar için yükümlülük süresi on yıl olarak gösterilmiştir.
    Yukarıda da açıklandığı üzere, sigortalı 1967-1982/1 devresinde, davalı işyerinin boya ünitesinde zehirli gazlara maruz kalarak çalışmıştır. 1982-1984 devresinde serbest, 1984-1987 devresinde ise inşaat şirketinde çalıştığı ve hastalık nedeniyle sigortalıdaki iş kaybının % 100 olduğu da uyuşmazlık konusu değildir.
    Keza sigortalının, 1967-1982 devresi çalışmaları sırasında tedaviler gördüğü fakat periyodik muayenelerinin yapıldığına kayıtlarda rastlanmadığı cevap yazıları içeriği ile belirlenmiştir.
    Davacı işçinin malüliyet durumu 1987 yılında tesbit edilmiştir. Mahkemenin, "Meslek hastalığı üç yıllık yükümlülük süresi geçtikten sonra ortaya çıkmıştır" şeklindeki gerekçesi yukarıda belirtilen açıklamalara, 506 sayılı Yasanın 11/B ve Meslek Hastalıkları Tüzüğünün, Meslek Hastalıkları Bölümü 63/1 ile Meslek Hastalıkları Listesindeki yükümlülük süreleri ve sigortalının meslek hastalığının niteliği ve % 100 çalışma gücü kaybı gözönünde tutulduğunda dosya içeriğine uygun bulunmadığı çok açık bir olgudur.
    Hastalığın nev'i ve maluliyet oranı nazara alındığında, davacının meslek hastalığının ortaya çıktığı sırada çalışmakta olduğu inşaat şirketinde böyle bir hastalığın meydana gelme olasılığının bulunmadığı da aşikardır.
    Meslek hastalığının tesbitinin öncelikle tıbbı bir konu olduğunda duraksama olmayıp bunu belirleyecek bilirkişilerin konunun uzmanı olmalarında zorunluluk vardır.
    Oysa mahkemece, bir kimya mühendisinden alınan raporla yetinilmiştir. Halbuki olayda sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için sigortalıda meydana gelen hastalığın; bir doktor, bir kimya mühendisi veya kimyager ve bir de iş güvenliği- işçi sağlığı uzmanından oluşturulacak bilirkişi heyetinden rapor alınarak belirlenmesi icap eder. Kimya mühendisi tıp doktoru değildir. %100 maluliyet oluşturan etkenlerin sigortalının tüm çalıştığı işyerlerinin niteliği ve bu işyerlerindeki çalışma ortam ve koşulları gözönünde tutularak tesbit edilmelidir.
    Diğer taraftan, mahkemenin red gerekçesinde; davalının işyerini 1985 yılında devir aldığı, bu nedenle hasım ve sorumlu olamayacağı görüşüne de yer verilmiştir. Ne var ki, iş yerinin 1967'de P..... Panjur Sanayi Limited Şirketi ismini taşıdığı, daha sonra ünvan değiştirerek A.... Al Panjur A.Ş. haline geldiği ve 25/1/1985 gününde de davalı P.... Profil Sanayi ve Ticaret A.Ş.ne devredildiği anlaşılmaktadır.
    Nev'i değiştirme halinde yeni şirket eskisinin devamıdır (TTK.md.152). Aynı Kanunun 151. maddesine göre de, iki şirket birleşirse, ortadan kalkan şirketin hak ve borçları kalan şirkete veya yeni kurulan şirkete geçer. Keza, BK.nun 180. maddesinde de bir işletmenin diğerleriyle birleşmesi ve şeklinin değiştirilmesi halinde devam eden şirket veya işletme, kalkan şirket veya işletmenin borçlarından sorumlu olur hükmü yer almıştır. Ayrıca da mahkemenin davalı şirkete devrinin niteliğini, Ticaret Sicili Memurluğun'dan Ticaret Sicili Dosyasını getirmek ve gerçek durumu saptadıktan sonra davalının sorumlu tutulup tutulmayacağına karar vermesi gerekirken, bu yön üzerinde durmaksızın davanın ayrıca husumet yönünden reddine karar vermesi de doğru değildir.
    O halde, usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 11/10/1985 gününde oybirliği ile karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 1995/10-582 K. 1995/896 T. 25.10.1995
    ÖZET
    Sürekli işgöremezlik geliri bağlanmasını gerektirmeyen iş kazası ve meslek hastalığının üzerinden, zamanaşımı süresi geçmiş ve zamanaşımı def'i de ileri sürülmüşse; ikinci iş kazası sonucu, sürekli işgöremezlik gelirinin bağlanması halinde; peşin sermaye değeri, ikinci kazanın getirdiği meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre hesaplanır.
    Sosyal yardım zammı, yaşlılık sigortası kolundan ödeniyorsa; istenmemesi veya esasen istenemeyecek olması halleri de dahil; iç tavanın şişirilmesi sonucunu doğuracağından, peşin sermaye değerine katılamaz.
    Yaşlılık aylığı nedeniyle işkazası geliri indirilmişse, o tarihten sonraki dönem için, sürekli işgöremezlik peşin sermaye değerinin hesaplanmasında bu indirim de gözönüne alınmalıdır.
    Taraflar arasındaki "rücuan tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Sekizinci İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen l.3.l995 gün ve l994/3063 E. 1995/55 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin 20.3.1995 gün ve 1995/2641 E. 2794 K. sayılı ilamı ile; (... İlk rücu davasındaki onama kararında, tavanın %27,93 maluliyet derecesine göre belirlenmesi gerektiğine değinildiği halde bu yolda tavan hesabı yaptırılmaması isabetsizdir. Öbür yandan, 506 sayılı Yasanın ek 24. maddesi gereğince davalı kamu kuruluşu, sosyal yardım zammını Kurum'a ödediğinden, tavana sosyal yardım zammının dahil edilmesi keza usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Bundan başka Kurum, gelir bağlama tablosunu %31,98 maluliyet derecesine göre hesap etmiştir. Bu davada mademki sigortalının %27,93 maluliyet derecesine göre tavan belirlenmesi gerektiğine işaret edilmiştir, o halde iç tavan bakımından dahi %27,93 maluliyet derecesine göre bağlanan gelirin peşin değeri bulunmalı ve tavanda sınırlı kalınarak bulanacak miktarı geçmemek suretiyle rücu alacağına hükmedilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz eden: Davalı vekili
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Sigortalı, davalı MKE Kurumu işyerinde, 12.3.1971 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu %4,2 ve 2.2.1985 tarihinde aynı işyerinde maruz kaldığı ikinci iş kazası sonucunda da %29 ve Baltahazar Formulüne göre toplam olarak %31,98 oranında meslekte kazanma gücü kaybına uğramıştır. Bu nedenle kendisine işgöremezlik geliri bağlanmış ve bu gelirin peşin sermaye değerlerini Ankara Sekizinci İş Mahkemesinin 1991/119 numaralı dosyası ile davacı Kurum rücuan tahsil etmiştir. Temyize konu rücu davasında kanun, kararname, katsayı artışları nedeniyle sürekli işgöremezlik gelirinde gerçekleşen artışları talep edilmiştir. Bu davada 21.2.1986- 15.3.1993 tarihleri arasında sigortalıya ödenen sosyal yardım zamlarının dahi istenildiği görülmektedir.
    Bilindiği gibi, 506 sayılı Kanunun 19/1. maddesi uyarınca meslekte kazanma gücü kaybının %10'dan az olduğu hallerde sigortalıya sürekli işgöremezlik geliri bağlanamaz. Nitekim, 12.3.1971'de maydana gelen ve %4,2 oranında meslekten kazanma gücü kaybına yol açan iş kazası nedeniyle sigortalıya sürekli işgöremezlik geliri bağlanmamıştır. Bu kural, sonucu itibariyle, sigortalıda önemli bir arıza yaratmayan işkazalarında, Kurumun iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortasının sürekli işgöremezlik geliri bağlama biçiminde yardım yapma yükümünün işletilmesini gerektirmediği, bu yönde anılan sigorta kolunun kapsamı dışında tutulduğu, işçinin sürekli işgörememe durumunda kalmadığı, nisbeten fazla efor sarfetme durumunda kalıp da işverenlerden tazminat isterse, böylesine nisbeten önemsiz olayların sonuçlarını işverenin karşılayabileceği, Kurumun devreye sokulmasının gerekmediği, görüşüyle kabul edilmiştir.
    Diğer yandan, sigortalının ilk kaza veya meslek hastalığından sonra, yeniden bir iş kazası veya meslek hastalığına uğraması halinde, 506 sayılı Kanunun 21. maddesi uyarınca, meydana gelen arızaların bütünü gözönünde tutularak sigortalıya sürekli işgöremezlik geliri bağlanacağı esası benimsenmiştir. Böylece, önce meydana gelen ve sürekli işgöremezlik geliri bağlanmasını gerektirmeyecek derecede önemsiz sayılan sigorta olayının sonuçları, sonraki iş kazası veya meslek hastalığı ile birlikte, işçi yararına değerlendirilmektedir. Ve bu işlem SS. Sağlık İşlemleri Tüzüğünün 7. maddesinde saptanan Balthazar Formulü uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Ve arızaların bütünü üzerinden, sigortalıya sürekli işgöremezlik geliri bağlanmaktadır.
    Nitekim, bu olayda da sigortalı, ilk kazadan 15 sene sonra 2.2.1985'de ikinci iş kazasına uğrayınca, SS. Sağlık İşlemleri Tüzüğü uyarınca her iki kazadaki arızaların bütünü nazara alınarak meslekte kazanma gücünü %31.98 oranında kaybettiği kabul edilmiş ve kendisine sürekli işgöremezlik geliri bağlanmıştır.
    İlk rücu davasında, bu gelirlerin peşin sermaye değerleri rücuan tahsil edilmiş ve karar kesinleşmiştir. Bu davada artışların peşin sermaye değerleri ve bir kısım sosyal yardım zammı istenildiğine göre, öncelikle bu davada istenilebilecek peşin sermaye değerinin, diğer bir deyimle, iç tavanın belirlenmesi gerekir. Gelir artışları, %31,98 toplam meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre hesaplanmıştır. Oysa, bu oran toplam arızaya göre belirlenmiştir. Gelir bağlanmasına yol açan ikinci işkazasının yol açtığı arızalar, %29 oranında meslekte kazanma gücü kaybını gerektirmektedir. %29 ile %31,98 arasındaki fark, ilk kazası sonucu meydana gelen arızaların, 506 sayılı Kanunu m.21'deki özel hüküm nedeniyle %4,2 meslekte kazanma gücü kaybının, özel formül çevresinde dikkate alınmasından kaynaklanmaktadır. Burada çözümlenmesi gereken hukuksal sorun, sürekli işgöremezlik geliri bağlanmasını gerektirmeyen işkazası ve meslek hastalığı nedeniyle meydana gelen arızanın, yasayla ve sosyal düşüncelerle, ikinci iş kazası sonucu doğan meslekte kazanma gücü kayıp oranına katılması halinde, katılan orana isabet eden daimi işgöremezlik gelirinin, aynen son işkazasının işvereninden rücuan tahsilinin mümkün olup olmadığıdır.
    Hemen diyelimki burada, olaylardan doğan özelliklerin gözönünde tutulması gerekir. Örneğin:
    İlk işkazası, başka bir işyerinde, son kaza veya hastalıklar başka işyerlerinde ortaya çıkmışsa, gelir bağlanmasına yol açan kazanın cereyan ettiği yerin işvereninden ilk ve geliri getirmeyen kazadan doğan farka ilişkin peşin sermaye değeri istenemez. İlliyet ve husumet sorunu ortaya çıkar. Yada ilk olarak meydana gelen ve geliri gerektirmeyen iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle işveren aleyhine maddi tazminat davası açılmış ve tazminat tahsil edilmiş ise, bu durumun gözönünde tutulması gerekir. Yada, ilk olaydan doğan talepler için zamanaşımı oluşmuş ve bu yön, yönetimce ileri sürülmüşse, farkın keza rücuan tahsil edilmemesi icabeder. Fark, talebe dahil edilmemiş olabilir. Özetle, bu konuda çeşitli olasılıklar düşünülebilir. Farkın istenebileceği hallerde de, farka ilişkin işkazasındaki kusur oranı ile ikinci işkazasında gelir bağlanmasını gerektiren işkazasındaki kusur oranlarının, her bölüm için ayrı ayrı gözönünde bulundurulması zorunlu olur. Zira her iş kazası, ayrı bir ani olay ve olgudur. Ve rücuya imkan veren, 506 sayılı Kanunun 11 ve 26. maddelerinde, her bir işkazasındaki kusur oranına bağlı bir tavan ve rücu imkanı düşünülmüştür.
    Olayımızda, ilk kaza 12.3.1971 tarihinde, gelir bağlanmasını gerektiren ikinci kaza 2.2.1985'de, onbeş sene sonra meydana gelmiştir. İşbu davada davalı yöntemince zamanaşımı def'inde bulunmuştur. 12.3.1971'de meydana gelen kaza için SS. Kurumu gelir bağlamadığından ve bir onay söz konusu olmadığından, olay nedeniyle bağlanan bir gelir olmaması nedeniyle, bu açıdan bir zarardan bahsedilemeyeceğinden ikinci kazanın gelirinin onayı da burada kullanılamayacağından, 12.3.1971 tarihli olay için yapılabilecek talepler, on yıllık akdi zamanaşımına uğramıştır. Bu olaydan doğan meslekte kazanma gücü kaybı fark oranı için, artık rücu tazminatı istenemeyeceği gibi, bu kısma ilişkin sürekli işgöremezlik gelirinin peşin sermaye değeri iç tavana da dahil edilemez.
    O halde, peşin sermaye değeri sadece ikinci kazanın gerektirdiği %29 oranındaki meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre hesaplanmalıdır.
    Öte yandan, sigortalıya 15.3.1993 tarihinden yaşlılık aylığı bağlanması nedeniyle işkazası geliri 506 sayılı Kanun m. 92 uyarınca 1/2 indirildiğinden, o tarihten sonraki dönem için sürekli işgöremezlik geliri peşin sermaye değerinin bu oranda indirimli nazara alınması zorunludur.
    Keza, 15.3.1993 tarihinden sonra sosyal yardım zammı yaşlılık sigortası kolundan ödenmekte olup, işkazası nedeniyle bağlanan sürekli işgöremezlik gelirinin peşin sermaye değerine katılmaması gerekir. Aksi bir işlemle katılarak iç tavanın şişirilmesi, fazla rücu tazminatı tahsiline yol açacağından kabul edilemez. Kaldı ki, ek m. 24/1 uyarınca işveren Kurum bunları SS. Kurumuna ayrıca ödeyeceğinden bu hükmün nazara alınmaması suretiyle hesaplanan iç tavanın ayrıca mükerrer tahsile ve haksız iktisaba yol açacağı ortadadır.
    Gerçi, davacı, 15.3.1993'den sonraki sosyal yardım zamlarını istememiştir. Fakat bunların istenmemesi veya esasen istenemeyecek olması, başka konu, bunların iç tavana katılması başka konudur. O tarihten sonraki sosyal yardım zammı istenmemekle beraber, bunların iç tavana katılması, diğer istenebilecek kalemler için tavanın şişirilmesi sonucunu doğuracağından kabul edilemez.
    Ne varki, Özel Daire bozmasında %27,93 oranının %29 olarak ifade edilmesi gerekir.
    Bu itibarla usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 25.10.1995 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 1995/10-856 K. 1995/1073 T. 6.12.1995
    ÖZET
    Bildirilmeyen sigortalılar için, zararlandırıcı sigorta olayı sonrasında sağlanan yardımların kusursuzluk ilkesine dayanılarak geri istendiği rücuan tazminat davalarında da; her sorumluluğun bir yerde bitmesi gerektiğinden, kişiler sonsuza dek dava tehdidi altında tutulamayacaklarından, hak ve nesafet kurallarına göre 506 sayılı Kanunun 26. maddesindeki "tavan"ın kıyasen uygulanması gerekmektedir.
    Taraflar arasındaki "rücuan tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Altınözü Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 2.6.1994 gün ve 1994/78-103 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin H.U.M.K.nun 381 ve 388nci maddelerine uygun biçimde bir tefhim yapılmadığı cihetle kararın tebliği tarihinden itibaren temyizin süresinde bulunduğu kabul suretiyle işin esası ile ilgili olarak yapılan inceleme sonunda verilen 8.11.1994 gün ve 1994/12991- 18498 sayılı ilamı ile; (.. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Dava, zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalıya veya haksahiplerine Kurumca yapılan sosyal sigorta harcamalarının rücuan ödettirilmesi istemine ilişkindir. Dava konusu olayda, 9 ve 10. maddelerin öngördüğü koşulların oluştuğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, 10. maddeye dayanan rücu davalarında 26. maddesinin öngördüğü "tavanın" uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 9 ve 10. maddeleridir. Anılan 10. maddenin üçüncü fıkrasındaki, "ancak yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir sağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" hükmü yer almıştır. Anılan hükümde yazılı "sorumluluk halleri" ibaresi sözlük anlamıyla sorumluluğa neden olan maddi olguları başka bir anlatımla kusur durumunu hedeflemektedir. Yoksa sorumluluğun kapsam ve tutarını içermez. Gerçekten, 10. maddenin yollamada bulunduğu 26. maddenin ilk metninde sorumluluğu tazminat tutarı bakımından sınırlayan bir hüküm yer almamış ve böyle bir sınırlama 3395 sayılı Kanunla maddeye dahil edilmiştir. O halde, Kanun yazım tekniği açısından 10. maddenin 26. maddeye sonradan getirilen tazminat tutarı sınırlamasını dışladığı düşünülemez. Öte yandan, işverenin kusurlu ve suç sayılır eyleminden dolayı sorumluluğunu düzenleyen 26. maddede 3395 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle, işverenin ödemesi gerektiği rücu tazminatının miktarına sınır getirilmiştir. Başka bir anlatımla, kusurlu veya suç sayılır eylemi ile sigortalıya veya haksahiplerine sosyal sigorta harcamalarının yapılmasına neden olan işverenin ödeyeceği rücu tazminatı miktarı sigortalı veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat miktarı ile sınırlandırılmıştır.
    Hal böyle olunca ve özellikle kusursuz sorumluluğu öngören 10. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında da 26. maddenin öngördüğü tavanın kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun olacağı, esasen davanın yasal dayanağını oluşturan 10. maddenin uygulamaya cevaz verdiği, engelleyici hüküm içermediği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş, sigortalının veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını önce kusur durumunu hiç gözetmeksizin belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere tarafların kusurlu veya kusursuz durumları nazara alınarak Borçlar Kanununun 43, 44. maddeleri gözönünde tutularak rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden: Davalı vekili
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Davada, işkazası sonucu yaralanan sigortalının haksahiplerine bağlanan gelirin peşin değerinin tahsili için 506 sayılı Yasanın 9 ve 10. maddesine dayanılarak daha önce açılan rücu davasının kabulle sonuçlanıp kesinleştiği, bilahare katsayının artması nedeniyle gelirlerde artış meydana geldiği öne sürülmüş bu artışın peşin değerinin 9 ve 10. maddeye göre davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir.
    Dava konusu olayda 9 ve 10. maddelerin öngördüğü koşulların oluştuğu hususu tartışmasızdır. Uyuşmazlık, 506 sayılı Yasanın 26. maddesinin getirdiği tavan sınırlandırılmasının 9 ve 10. maddeye göre açılan rücu davalarında da uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 9 ve 10. maddeleridir. 9. madde aynen "işveren çalıştırdığı sigortalıları örneği Kurumca hazırlanacak bildirgelerle engeç bir ay içinde Kuruma bildirmeğe mecburdur." hükmünü getirmiştir. İşverence bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde izlenecek yol ve işverenin sorumluluğunun kapsamı 10. maddede düzenlenmiştir. Anılan maddede de bildirimsiz sigortalı çalıştırılmış ve bir işkazası meydana gelmiş ise, Kurum ilgililere gerekli sigorta yardımlarını yapar ve bu yardımlar için 10ncu maddenin son fıkrası gereğince işverene rücu eder. Zira bu fıkrada "ancak yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa, bu gelirin 22nci maddede sözü geçen tarifeye göre hesabedilecek sermaye değerleri tutarı 26ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir." hükmü yer almıştır. Buradaki "sorumluluk halleri" ibaresi sorumluluğa neden olan maddi olguları ve kusur durumunun tesbitini hedeflemektedir. Yoksa sorumlu tutulacak tazminat miktarını belirlemeyi amaçlamamaktadır. Çünkü işverenin 26. maddeye göre sorumluluğu kusur esasına 10. maddeye göre sorumluluğu ise kusursuzluk ilkesine dayanır. İşkazasının oluşumunda işverenin hiçbir kusuru yoksa bile sigortalıyı Kuruma bildirmemiş ise yapılan sigorta yardımlarından ötürü 10. maddeye göre sorumlu tutulur.
    İşte, "26ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın" ibaresi kusursuz sorumluluğu ifade etmek için metinde yer almıştır.
    Bu açıklamaların ışığında öncelikle belirlenmesi gereken husus, 9 ve 10. maddeye göre açılan rücu davalarında, işverenin sorumluluğu sınırının tazminat miktarı bakımından nereye kadar gideceği başka bir anlatımla ileriki yıllarda her katsayı artışında gelirlerde artış sözkonusu olacağından işverenin hudutsuz bir biçimde bu artışlardan sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Özel dairenin bozma kararında 26. maddede olduğu gibi 9 ve 10. maddeye dayanılarak açılacak rücu davalarında da işverenin sorumluluğuna sınırlama (tavan) getirilmesi gerektiği görüşünün benimsendiği görülmektedir.
    Gerçekten 26. maddenin birinci fıkrasında, "her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanmışsa bu gelirlerin 22. maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalıya veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere Kurumca işverene ödettirilir" hükmü getirilmiştir. Böyle bir sınırlama 26. maddeye ilk defa 3395 sayılı Yasa ile ve bu konudaki boşluğu dolduran Yargıtay İçtihatlarından esinlenerek dahil edilmiştir. Yasa koyucunun aynı değişikliği 10. maddede yapmamış olması, bu maddeye göre açılan davalara sınır tanımadığı anlamına gelmez. Öte yandan 10. maddenin amaca yönelik yorumlanmasından bu maddeye göre açılan davaların sınırsız şekilde süreceği sonucu çıkmamaktadır. O itibarla kusursuz sorumluluğu öngören 9 ve 10. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında da 26ncı maddenin öngördüğü sınırlamanın (tavanın) kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun düşeceği açıktır.
    Esasen her sorumluluğun bir yerde bitmesi gerekir. Kişilerin ölünceye kadar kendilerinin, ölümleri halinde onların halefi durumunda bulunan mirasçılarının aynı olay nedeniyle sonsuza dek dava tehdidi altında tutulmalarına cevaz vermek gerek Usul Hukukunun gerekse Maddi Hukukun evrensel kurallarına uygun düşmez.
    10. madde ile 26. madde arasında benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla kıyas hükümlerinin uygulanmayacağı görüşü ile, sınırlamanın, zamanaşımı veya Borçlar Kanununun 43, 44. maddelerinin uygulanması suretiyle gerçekleşebileceği görüşlerine de itibar etmek mümkün değildir. Zira, 26. madde ile 10. madde Kurumun rücu hakkını düzenlemiş olup ayrıldığı tek nokta sırasıyla kusurlu ve kusursuz sorumluluğa ilişkin olmalarıdır. Tek bir noktada ayrılığın varlığı kıyas hükümlerinin uygulanmasını engellemez. Özellikle rücu alacaklarının miktarının hesaplama şekli, izlenecek yol bakımından aralarında ayniyet vardır. 1992/3 esas sayılı, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile her artış ayrı bir olgu kabul edilerek zamanaşımının olay tarihinden değil artışın onayı tarihinden itibaren hesap edileceği kabul edildiğinden davanın zamanaşımı hükümleriyle sınırlandırılması yoluna da gidilememektedir. Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddelerinin uygulanması da uyuşmazlığı bir yerde bitirmemektedir. Bu uygulama sadece hükmedilen tazminat miktarından bir kesiminin indirilmesi sonucunu doğurabilir.
    Hal böyle olunca mahkemece, yapılacak iş, haksahiplerinin işverenin isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını önce kusur durumunu hiç gözetmeksizin belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere davalının olaydaki kusursuzluğu dikkate alınarak Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uygulanarak varılacak sonuç uyarınca rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Bu itibarla, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan ve Özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 6.12.1995 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    Sigortalı Abdurrahman, işveren davalı Mehmet'in otobüsünde şoför olarak çalışırken, 10.3.1985 günü kullandığı otobüsün dağılan mafsal bilyasını çekiç keski ile vurarak onarmak isterken kopan bir parçanın gözüne isabeti sonucu %32 oranında meslekte kazanma gücünü kaybetmiş, Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından kendisine gelir bağlanmış ve masraf yapılmış, olayda %50 sigortalı ve %50 oranında da kaçınılmazlık öngörülmüş ve böylece işveren davalı Mehmet'in kusuru bulunmamış ise de, sigortalı 1.9.1984'de işe girmiş ve bu tarihten başlayarak bir aylık yasal süre içerisinde işe giriş bildirgesi verilmemiş ve olay bu süre geçtikten 4 aydan sonra yani sigortalı kaçak olarak çalıştırılırken meydana gelmiş olduğundan, 506 sayılı Kanun m. 9-10'a dayanılarak, 988/171 esasta açılan rücu davasında, işverenin kusursuzluğu %50 oranında hakkaniyet indirimi sebebi olarak kabul edilip, isteğin %50sine karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 19.10.1993 tarih ve 5415/11032 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.
    Arada geçen sürede işkazası gelirinde Kanun ve Kararnamelerle artışlar olmuş, bağlanan gelir peşin değeri 229.993.105. TL.ye ulaşmış, ilk dava ile bunun ancak 5.491.838. liralık kısmı tahsil edildiğinden, bakiye 224.501.267. TL.den işverenin kusursuzluğunu ve önceki davadaki %50 hakkaniyet indirimi oranını gözönünde tutan davacı Kurum, sadece 109.527.195. TL.yi yani B.K. m. 43-44'e göre yapılacak hakkaniyet indirimini, önceki davada uygulanan hakkaniyet indirimi oranını kendisi benimseyerek, indirimli miktar olarak istemiş ve yerel mahkeme örnek bir şekilde bu isteği aynen kabul etmiştir.
    Davalı avukatının temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 8.11.1994 tarih ve 12291/18484 sayılı ilamıyla o güne kadarki uygulaması ve içtihadını değiştirerek, yazılı şekilde yerel mahkeme kararını bozmuş, yerel mahkeme direnmiş, davalının temyizi üzerine yüksek Hukuk Genel Kurulu dahi, Özel Daire görüşünü benimseyerek, yazılı gerekçelerle direnme kararını bozmuştur.
    Bu karara aşağıdaki gerekçelerle karşıyım, şöyleki;
    A) Usul yönünden :
    Özel Daire çoğunluğu, 30 yılı aşkın bir tatbikatı ve yerleşmiş içtihadı Yargıtay Kanununun 15/b maddesindeki prosedürü işletmeden ve kendisini yasa koyucu yerine koyarak ve anılan maddeye aykırı bir şekilde değiştirmiş ve Hukuk Genel Kurulu'nun sayın çoğunluğu da, bu gerçeği gözardı ederek, İçtihadı Birleştirme mekanizmasını işletmeden, konuyu kendisi çözümleyerek, anılan maddeyle kurulan sistemin işlemesini engellemiştir.
    Bu yönteme karşıyım.
    B) Esas yönünden :
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 9-10 maddeleri olup, bu maddelerdeki koşulların oluştuğu, hatta bu konularda kesin hüküm bulunduğu ve bu davanın, Kanun ve Kararnamelerle yapılan gelir artışlarına ilişkin olduğu konularında, uyuşmazlık yoktur.
    Uyuşmazlık, kaçak işçi = kayıt dışı işçi çalıştıran ve primlerini ödemeyen, yasal yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlere ilişkin 9-10. maddelere dayanan davalarda, yasal prosedüre uygun olarak kayıtlı işçi çalıştıran, bildirgelerini veren ve primlerini ödeyen fakat sigorta olayının meydana gelmesinde özel maddede = (26. madde) yazılı türden kusuru bulunan işverenlere rücu edilmesi konusunu düzenleyen 26. maddedeki tavan sınırının, kıyasen uygulanıp uygulanamayacağı, keza kıyasen uygulamanın zorunlu olduğu görüşünün geçerliliği için gösterilen gerekçelerin varit olup olmadığı konusundadır.
    Hemen belirtilmesi gerekir ki, sayın çoğunluğun kararında, her nedense, 9-10. maddelerin kaçak işçi çalıştıran, Kuruma prim ödemeyen ve kayıt dışı işgören yasal yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlere rücu edilmesi konusunu düzenlediği, kuvvetle vurgulanacağı yerde, olayın bildirimsiz sigortalı çalıştırma gibi, sanki masumane bir olgudan- işe giriş bildirgesi verilmemesinden kaynaklandığı şeklinde, bir takdim tarzına yer verilmiştir. Bu eksiklik, sayın çoğunluğu, sonuçta, kıyasın caiz olduğu görüşüne getirmiştir. Oysa, ülke gerçekleri gözönünde tutularak, kaçak işçi çalıştırmanın yaygın bir uygulaması bulunduğu, sosyal güvenlik sistemini ve ülke ekonomisini temelden sarstığı vurgulanmalıydı. Kaçak işçi çalıştırma vakıası ile, 9-10. maddelerin, bunu önlemenin medeni cezası olduğu gerçeğinin telaffuzundan özenle kaçınılmıştır.
    Burada öncelikle, 9 ve 26. maddelerin hukuksal niteliklerini açıklamak gerekir. Şöyle ki, 506 sayılı Kanun m. 10, işyerinde sigortalı çalıştırıldığının işveren tarafından süresinde Kuruma bildirilmemesi halinin, işverene yönelik müeyyidesini düzenlemektedir. İşveren çalıştırdığı sigortalıları, örneği Kurumca hazırlanacak bildirgelerle (işe giriş bildirgesi) en geç bir ay içinde, m. 9 uyarınca, Kuruma bildirecektir. Şayet bildirmez ise, sigortalıyı kaçak çalıştırmış olacaktır. Prim ödemeksizin, yasal yükümlülüklerini yerine getirmeden çalıştırmış olacaktır. İşte kaçak çalıştırılan bu kişiler, bildirim süresi geçtikten sonra, iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık risklerinden her hangibirine maruz kalırlarsa, kaçak çalıştırılmalarına, Kuruma tescilli olmamalarına rağmen Kurum, kendilerine gerekli sigorta yardımlarını yapacaktır. Ancak m. 10/3 uyarınca "yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa, bu gelirin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilecektir". Oysa, işkazası, meslek hastalığı halinde, Kurumun harcamaları m. 26 ve hastalık halinde ise m. 39, 41 uyarınca, işverene ve üçüncü kişilere, rücuan ödettirilebilmektedir. M. 10/3'de ise kurumun karşıladığı risk, işkazası, meslek hastalığı ve hastalık ve analık riski olmasına karşın, o maddelerden ayrı, halefiyete dayanmayan, sırf işverene ve onun bildirge vermeme eylemine yönelik, bağımsız bir rücu davası öngörülmüştür. Halefiyete dayanmamaktadır. Çünkü, işveren sigorta olayının meydana gelmesinde, kusursuzluğu nedeniyle, sigortalısına karşı sorumlu olmasa bile, bildirge vermemesi yüzünden, Kuruma karşı sorumlu olabilmektedir. İşveren sigorta olayının meydana gelmesinde, ister kusurlu, ister kusursuz olsun, bildirge vermemesi nedeniyle, Kuruma karşı sorumlu olacaktır. Yani, burada, işverenin bildirge vermeme- kaçak işçi çalıştırma eylemi, bir çeşit medeni ceza ile, kusursuz rücu tazminatı sorumluluğu ile, cezalandırılmaktadır. İşverenin bu eylemi, ayrıca 506 sayılı K. m. 140/b uyarınca, idari para cezası ile dahi müeyyidelendirilmiştir. İşverenin, m. 10/3'e dayanan sorumluluğunun haleflik ilkesi ile ilgisi olmadığı 10. H.D.nin 7.2.1984 T. ve 14444/1527, 8.3.1987 T. ve 921/1096 s. 14.9.1987 T. ve 4220/4215 s, 24.3.1992 T. ve 2264/3672 s, 27.3.1990 T. ve 8961/2902 s, 30.5.1989 T. ve 2781/4811 s, 6.3.1989 T. ve 187/2054 sayılı kararlarında ve öteki bir çok kararlarında vurgulanmıştır.
    Gerçekten, burada, işyerinde kaçak çalıştırılan işçiye yardım yapma yükümü, Kuruma, özel bir kanun maddesiyle yükletilmiştir. İşçi, sigortalı olarak tescilli olmadığı halde, sosyal bir düşünceyle S.S. Kurumu devreye sokulmuş, belli risklerle karşılaşması halinde, ona, yardım etmekle mükellef kılınmıştır. İşçi de icabında işveren ve işyeri de, tescilli olmadığı ve Kurumca bilinmediği ve de işverenden hiç bir prim ve yarar sağlamadığı halde, sırf ekonomik açıdan güçsüz olan işçi, ortada kalmasın diye, Kurum, yükümlülük altına sokulmuştur. İşveren, sigorta olayının meydana gelmesinde kusursuz da olsa, diğer bir deyimle, m. 26 uyarınca işverene rücu caiz olmasa bile m. 10'a göre rücu mümkün olacaktır. M. 26'ya giren hallerde, işveren prim ödediği ve işkazası ve meslek hastalığına karşı işçinin resmi sigortalanması işlemini sağladığı için, kusuru olmayan olaylarda sorumluluktan kurtulmakta, m. 10'da ise, kaçak çalıştırma, sigortalattırmama eylemi nedeniyle sigorta olayının oluşmasında kusuru olmasa da, Kurumu yasal yardım yükümlülüğü ile karşı karşıya bıraktığı için, işveren, Kurumun giderlerini karşılamakla yükümlü tutulmaktadır. Böyle bir sonuç ve ilişkide, ne klasik, ne de temelinde rücu hakkı bulunan türden, yasal bir halefiyet söz konusu değildir. M. 26'da ise, Kanundan doğan ve temelinde rücu hakkını içeren bir halefiyet ilişkisi vardır ve bu nedenle, oradaki işverenin rücu sorumluluğuna, önceleri Yargıtay İçtihatlarıyla ve sonra 3395 sayılı Kanunun bu içtihatları benimsemesi ile, yasal olarak, "... sigortalı veya hak sahipleri kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" şeklinde bir tavan sınırı uygulanmıştır. Şu halde, 26. maddede tavan sınırı uygulanması, haleflik ilkesinin gereği ve sonucudur. M. 10'a dayanan davalar ise, haleflik ilkesine dayanmayıp, kaçak işçi çalıştırmanın medeni cezasını oluşturmakla, böyle bir sınırlamaya tabi tutulmamıştır. O kadar ki, 3395 sayılı K. ile 26/1 madde değiştirilerek tavan sınırı konurken, 10/3 maddeye hiç dokunulmamıştır. Yasa koyucunun bu davranışı tamamen, bilinçlidir.
    Şimdi, m. 10/3'e dayanan tazminat davalarında sorumluluğun sınırı ve kapsamı nedir? Bunu m. 10/3 "Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" şeklinde belirlenmektedir. Demek ki, her ne masraf yapılmışsa veya gelirlerin peşin sermaye değeri ne ise, o işverenden alınacaktır. 26. maddede ise, aynı şeylerin, yani gider ve gelirlerin peşin değerlerinin, hemen aynı sözcüklerle işverene ödettirileceği yazılı olmakla beraber, "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olarak" şeklinde bir tavan sınırı getirilmektedir. Bu sınır, 10/3 maddede yoktur. Daha önce halefiyetten hareketle, içtihaden kabul edilen bu tavan sınırını, 3395 sayılı Kanunla 26/1 maddeye ekleyen yasa koyucu, yukarıda belirtildiği gibi 10/3 maddeye hiç dokunmayarak 10. madde için böyle bir sınır söz konusu olamayacağını, özellikle ifade etmiş olmaktadır. İsteseydi, m. 10'a da, aynı sınırı koyardı.
    Bugüne kadarki Yargıtay uygulaması da, istisnasız bu görüşler çevresinde şekillenmiş iken, bu davada, yasal düzenlemelerin espirisine, hukuki dayanaklarına ve açık yasa metinlerine aykırı bir tarzda, Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu tarafından, 506 sayılı K. m. 10/3'e dayanan davalarda da m. 26'daki tavan sınırının kıyas yoluyla uygulanması gerekeceği kararlaştırılmıştır.
    Oysa, 26. maddedeki tavan sınırı, 10. maddeye dayanan rücu davalarında kıyasen uygulanamaz. Neden uygulanamayacağının gerekçelerini sıralamadan önce, sayın çoğunluğu bu kanıya vardıran kimi hatalı görüşleri belirlemek gerekir.
    Genel Kurul kararında, 26. madde ile 10. maddenin ayrıldığı tek noktanın, birinin kusurlu ötekinin kusursuz sorumluluğa ilişkin olduğu, tek bir noktada ayrılığın kıyası engellemeyeceği ifade edilmiştir. Oysa, ayrılık, tek noktada değil, birçok noktadadır. Tek noktada ayrılıyorlar, kıyas bu sebeple caizdir demek, büyük bir hukuksal yanılgıdır. Zira, 10. madde kusursuz bir mesuliyet halini düzenliyor denebilirse de, aslında, burada işverenin bildirge vermeme- (yapması gereken bir işi yapmama eylemi) vardır. Ve bu eylemi, m. 10/3'deki müeyyide ile, medeni ceza ile cezalandırmıştır. Demek ki, burada işverenin, yapmama şeklinde, menfi, kusurlu bir eylemi vardır. Ve bu eylemin cezası konmuştur. Kusursuz mesuliyet kavramı ile, sigorta olayının meydana gelmesinde, kusursuz da olsa, bu müeyyidenin tatbik edileceği vurgulanmaktadır. Oysa, 26. maddede, işçisini Kuruma bildiren, primini ödeyen, yasal yükümünü yerine getiren, kısaca yasal çalışan işveren, o maddede yazılı özel kusurları işlerse, diğer bir deyimle, sigorta olayının meydana gelmesinde açıklanan türde kusuru sebkederse, bu kusurlu eylemi ile zarara uğrattığı işçisine, Kurumun yasal yükümlülüğü gereği yaptığı harcamaları, Kurum işçinin halefi olarak işverenden isteyebilmektedir. İkinci fıkrası ile de, olaya karışan 3. kişi ve kusurları varsa onları çalıştıranlara da rücu edebilmektedir.
    Bu önemli farktan başka 2nci fark, 10. maddedeki dava açıklandığı gibi, medeni ceza olup, haleflik ilkesine dayanmazken, 26. madde suigeneris Kanuni haleflik ilkesine dayanmaktadır. Ve 26. madde tavan sınırı, haleflik ilkesi nedeniyle konulmuştur. Bu yön, 1.7.1994 T. ve 3/3 sayılı içtihadı birleştirme kararında da vurgulanmıştır. Zira haleflik söz konusu olmadıkca, tavan sınırı konamaz. 10. maddeye tavan sınırı konmamış olmasının, en önemli sebebi de budur.
    Üçüncü fark, 10. maddenin hem işkazası ve meslek hastalığı, hem hastalık, hem analık sigortalarını kapsamasına karşın, 26. maddenin sadece işkazası ve meslek hastalığı sigortası koluna münhasır bulunmasıdır.
    Dördüncü fark, amaç bakımındandır. 10. madde, sigortalının tescilini sağlamayı, kayıt dışı, kaçak işçi çalıştırılmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç, primli sistemle çalışan bir sosyal güvenlik sisteminde, yaşamsal bir önem taşımaktadır. Yaptırımlarında bu amaca paralel olması doğaldır.
    26. maddede ise, böyle bir amaç yoktur. Orada işveren sigortalılarının bildirgelerini Kuruma vermiş, yasal yükümlülüklerini yerine getirmiş, primlerini ödemiştir. Orada, sadece işverenin işçi sağlığı ve işgüvenliği önlemlerine uyması, uymaz ise kusuru oranında rücu tazminatı ödeyeceği öngörülmüştür. Fakat orada Kurum, sigortalının halefi olarak bu rücu davasını açtığından, sigortalının -işçinin işverenden isteyebileceği tazminat miktarı- kadar, sınırlı bir tazminat yükümlülüğü bulunduğu ifade edilmiştir.
    Görülüyor ki, bu 2 madde arasında 1 noktada değil 4 ayrı noktada farklılık mevcut olup, bunlar niteliktece de ayrı müesseseleri oluşturmaktadırlar. Sayın çoğunluğun, 20. maddedeki "sorumluluk halleri aranmaksızın" ibaresinin, 10. maddedeki sorumluluğun, kusursuz sorumluluk olduğu anlamına geldiği, tazminatın miktar ve tavanı ile ilgili olmadığı biçimindeki yorumu dahi, hatalıdır ve yanlıştır.
    Bu sözcüklerin, 26. maddedeki kusur halleri aranmaksızın, onlar olmasa da 10. maddeye göre sorumluluk gerçekleşir anlamına geldiği kuşkusuzdur. Fakat, sadece bu anlamla sınırlı değildir. Kimileri, tavan sınırı 3395 sayılı Kanunla 26. maddeye konulduğu ve 10. madde 506 sayılı Kanunun kabul tarihi olan 17.7.1964'den beri aynen mevcut olduğu için, "sorumluluk halleri" sözcüklerinin sonradan yürürlüğe giren bir kanunla getirilen tavan sınırını icermeyeceğini savunmaktadırlar. Çoğunluk kararında da ifade edildiği ve 26. madde değişiklik gerekçesinde yazıldığı gibi, 3395 sayılı Kanun, 26. maddedeki işverenlerin rücu tazminatı sorumluluğuna, tavan sınırını getirirken, Yargıtay'ın 3395 sayılı Kanundan önce mevcut olan müstekar içtihadını, Kanun metnine ithal etmiştir. Diyelim ki, bu içtihad "rücu tazminatını sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı" tutuyordu ve 506 sayılı Kanunun kabulünden çok önceki tarihlere kadar uzanan bir geçmişi vardı. O halde, yasa koyucu, bu tavan sınırının 26. madde bakımından, uygulamada mevcut olduğunu, aksine 10. madde bakımından da böyle bir sınırlamanın mevcut olmadığını biliyordu. Ve düzenlemesini buna göre yapmıştır. Bu bakımdan 10/3 maddede "... 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir..." demiş idi.
    "Sorumluluk halleri" tabiri kapsamlı bir sözcüktür. Sadece kusur aranıp aranmayacağına matuf değildir. Bir sorumluluğun, özel bir maddede sınırlı bir sorumluluk olarak düzenlenmesi halinde, bu sorumluluk sınırı dahi, sorumluluk halleri kapsamı içinde düşünülür. Sorumlu kişi, nasıl sorumlu olacak? Ne kadar sorumlu olacak? Esasen sorumlulukta önemli olan, sorumluluğun kapsamıdır. 26. madde sorumluluğun kapsamını, kusurlu ve sınırlı bir sorumluluk olarak belirlemiş iken ve 10. maddede ise, bu maddeye göre sorumlulukta "26. maddedeki sorumluluk halleri aranmaz" denilmiş iken, bu son değimin kusuru kapsayıp, sorumluluk sınırını kapsamadığını savunmak tam bir çelişki ve yanılgı oluşturur.
    Sayın çoğunluğun bu kararındaki diğer bir yanılgı ve çelişki, rücu alacağının miktar ve hesap şeklinin, gerek 10 ve gerek 26. maddeye dayanan rücu davalarında aynı olduğunun, ileri sürülmesidir. Rücu davalarında tazminatın belirlenmesinde kullanılan 2 çeşit tavan mevcuttur. Bunlardan birisi, iç tavan, yani Kurumun sigortalıya ya da haksahiplerine yaptığı masraflar ve gelir bağlanmış ise peşin sermaye değerleri toplamıdır. Bu konuda her iki maddede bir fark olmadığı doğrudur. Esasen olamaz da. Çünkü Kurum ne harcamışsa onu isteyebilecektir. Bu, her iki rücu davasında aynıdır. Fakat, dış tavan, yani "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarı" belirleyen tavan, 26. maddede mevcuttur. 10. maddede mevcut değildir. Bunun gerekçeleri yukarıda açıklanmıştır. Bu dış tavanın hesaplanma biçimi ise, iç tavanınkinden tamamen farklıdır. Hal böyle iken, her iki davada tazminatın hesap şekli aynıdır, demek büyük bir yanılgıdır. Kaldı ki 26. maddede dış tavan, saptanan kusur oranına göre belirlenecektir. Bunun 10. maddeye aynen uygulanamayacağını farkeden Özel Daire ve Genel Kurul çoğunluğu, kararlarında, tavan hesabının kusur nazara alınmaksızın ve bu yönden kusur indirimi yapılmaksızın gerçekleştirilmesini öngörmek zorunda kalmışlardır. Buna rağmen, gerek 20 ve gerek 26. maddede rücu alacağının hesap şeklinin aynı olduğunu yazmaları, tam bir çelişkidir.
    Sayın çoğunluğun kararındaki diğer bir yanılgı, "1992/3 Esas sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararıyla, her artışın ayrı bir olgu sayılıp zamanaşımı olay tarihinden değil, artışın onay tarihinden itibaren hesap edileceğinden, davanın zamanaşımı, hükümleri ile sınırlandırılması yoluna gidilemeyeceği" şeklindeki sözlerdir. Bu talihsiz sözler tam bir yanılgıyı içermektedir. Gerek resmi gazete, gerek Yargıtay Kararlar Dergisinde yayımlanan bu İçtihadı Birleştirme Kararının, 10. maddedeki rücu davasıyla hiçbir ilişkisi bulunmadığı gibi, bu kararda 506 S.K. 10. maddesine ilişkin hiç bir sözcük ve mütalaaya yer verilmemiştir. Bunun aksini söylemek mümkün olmadığı halde, 26/1. maddeye ilişkin bulunan bu İçtihadı Birleştirme kararından bahsedilerek, 10. maddeye dayanan rücu davalarının zamanaşımıyla sınırlandırılamayacağı sonucunun nasıl çıkarıldığını anlamak mümkün değildir. Olsa olsa, 10 ve 26. maddedeki rücu davalarının birbirine benzediği yollu saplantının etkisiyle, bu sözcükler kullanılmış olabilir ki, gerçeğe ve sosyal güvenlik hukukunun verilerine tümüyle aykırıdır.
    Bir defa, 26/1. maddeye dayanan rücu davalarının tabi olduğu zamanaşımı süresi, başlangıcı ve revalovize edilen gelirlerin peşin değerinin dava konusu yapılabileceği, o tevhidi içtihad kararında çözümlenmiştir. 505 S.K. 10. maddesi haleflik ilkesine dayanmadığı için, burada akti zamanaşımı uygulanmayıp, bildirge vermeme, kaçak işçi çalıştırma haksız eylemi nedeniyle, zarar meydana geldiğinden dolayı, B.K. m. 60'daki haksız eylem zamanaşımı tatbik edilir. Ve bilindiği gibi bu zamanaşımı zarar görenin, yani burada Kurumun, zarara ve faile ıttılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde olayın vukuundan itibaren 10 seneden ibarettir. Hal böyle iken 1994 T. ve 3 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında sözü edilen kuralların ve akti zamanaşımı hükümlerinin burada da uygulanacağından söz edilmesi ve zamanaşımı kurallarının dahi 10. maddeye dayanan rücu tazminatını kanıtlayamayacağı sonucuna varılması, fiili ve bilimsel gerçeklere uymayan bir yanılgıdır. Bu davaların zamanaşımı süreleri de, tabi oldukları zamanaşımının cinsi de ve başlangıç tarihi de farklı olup, bu yön, 506 sayılı Kanunun 10 ve 26. maddelerine dayanan rücu davalarının diğer bir ayrılığını kanıtlamaktadır.
    Genel Kurul kararındaki diğer bir yanılgı, B.K. m. 43-44ün madde 10'a dayanan rücu tazminatlarında yetersiz kaldığının belirtilmiş olmasıdır. Sayın çoğunluğun kararının sonunda dahi B.K. m. 43-44'ün uygulanması ve sonuca böyle varılması istenilmekte olduğu halde, bir yandan da bu maddelerin yetersizliğini savunmak çelişkidir.
    Aslında, burada sorun şudur:
    M. 10'a dayanan rücu davalarında koşullar oluşmakla beraber, sigorta olayının meydana gelmesinde, işverenin hiç kusuru yoksa veya belli bir oranda ise, buna karşın sigortalı, 3. kişiler kusurlu iseler veya kaçınılmaz etkenlerin olayda, payı varsa, bunlar, tazminatın şumulünün tayininde hiç etkili olmayacak mıdır? Dairemizin, giderek Yargıtay'ın uygulamasında, bu haller, genel hüküm niteliğinde olup, bu davalarda da uygulanması gereken, Borçlar Kanununun madde 43 ve 44 çevresinde, tazminatta bir indirim nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu konuda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
    Ne var ki, ekonomide enflasyonist baskıların etkili olduğu dönemlerde, 10. madde çevresinde, Kurumca karşılanan riskler nedeniyle, özellikle sigortalılara gelir bağlanan hallerde, bu gelirlerde, zaman zaman, Kanun ve Kararnamelerle ayarlamalar ve artışlar yapılmaktadır. Bu işlemler, büyük oranda enflasyonun gelirde meydana getirdiği erimeyi gidermek, kısmen de gelir seviyesini iyileştirmek amacıyla yapılmaktadır. İşte bu gelir artışları, m. 10/3 çevresinde, işverenden ayrıca istenmektedir. 10. H. Dairesi giderek Yargıtay uygulamasında, bu artışların zamanaşımı sınırları içerisinde istenebileceği kabul edilmektedir. Bu işler, artış gerçekleştikçe devam ettiğinden, sınır arama eğilimi, bu olgulardan doğmuştur. Gerçekten sonradan yapılan artışlar için zamanaşımı sınırları içinde, dava açılabilir. Fakat, bu davalar, büyük çapta, devletin ekonomide istikrarı sağlayamaması ve enflasyonu ortadan kaldıramaması, ya da hiç değilse, gelir ve ücretleri eritmeyecek bir orana indirememesi yüzünden açıldığı için, bu risklerin yükünü, tümüyle bildirge vermeyen, kaçak işçi çalıştıran işverene çektirmek, adalet ve nesafete ters düşmektedir. İşveren bildirge vermemek, kaçak işçi çalıştırmakla, işbu medeni cezayı hak etmekle beraber, enflasyonun oluşması ve sürmesinde bir kusuru olmadığından, artışlara ilişkin rücu davalarında, tazminatın Borçlar Kanununun m. 43, 44 çevresinde, ayrı bir indirime tabi tutulması gerekir. Nasıl ki sigorta olayının meydana gelmesinde işverenin kusuru olmadığı, buna karşın, sigortalı ve 3. kişinin kusurlu bulunduğu veya olay kaçınılmaz olduğu zaman, Borçlar Kanununun m. 43 ve 44'e göre, %50den az olmamak üzere, tazminatta bir hakkaniyet indirimi yapılıyorsa, işverenin kusuru olmayan, buna karşın devletin kusurundan oluşan enflasyon olgusu nedeniyle yapılan gelir artışlarının rücuan tahsiline ilişkin davalarda da, yeniden bir hakkaniyet indiriminin, aynı maddeler uyarınca ayrıca uygulanması, adalet ve nesafete uygun olur. Diyelim ki, önceki davada, sigortalının karşılıklı kusuru ve işverenin kusursuzluğu nedeniyle, işveren, gelirlerin %40ı oranında rücu tazminatıyla sorumlu tutulsa, artış davasında yukarıda açıklanan nedenlerle, %20 oranında bir hakkaniyet indirimi de gözönünde tutularak gelir artışlarının %80i indirilip, %20si ile sorumlu tutulabilir. Sonradan açılacak davalarda, bu indirim adalet ve nesafetin gerektirdiği bir miktar olarak belirlenebilir ve icabında tazminattan sarfınazar da edilebilir. Diğer bir deyimle, artışlardaki enflasyon payının, önceki davada uygulanan hakkaniyet indirimi oranını artırıcı bir etken olarak kabulü, icabeder.
    Bu işlem, 506 sayılı K. m. 10/3'deki özel hükme, Borçlar Kanununun m. 43, 44'deki genel kurallarının uygulanması suretiyle gerçekleştirmiş olur ve tamamen Yasaya uygun bir nitelik taşır.
    Bu imkan ve yol ve yasal cevaz varken, nitelikçe, kıyası caiz olmayan, başka yasal rücu sistemlerine, Kurumlarına ait, yöntem ve müesseseleri, tüm Yargıtay uygulamasına ters düşecek biçimde, m. 10/3'e dayanan artış davalarında, kıyasen uygulamaya kalkışmak, Kanuna aykırı ve hukuk düzenini altüst eden, dava ekonomisi ilkesine de uymayan bir davranıştır.
    Çoğunluğun kabulünün aksine, BK. m. 43-44 hakime, hükmü adalet ve nesafete uygun hale getirmek için, hukuksal müesseseleri zorlamadan, sarsmadan, altüst etmeden, geniş bir insiyatif tanımaktadır. Bu mukayeseli hukukta da böyle kabul edildiği halde, anılan genel nitelikli hükümlerin, yetersizliğini savunmak, bilimsel verilere aykırıdır ve müessseseleri zorlayarak, sarsarak, altüst ederek kıyasa gitmeyi asla gerektirmez. Hakim, Borçlar Kanununun m. 43-44 gereğince işin özelliğini -kaçak işçi çalıştırmanın vahametini- yasa koyucunun amacını ve o maddelerde yazılı öteki unsurları denkleştirerek, sorumluluğu, adalet ve nesafete uygun bir yerde noktalayabilir. Rücu tazminatından sarfınazar bile edebilir. Onun için bu maddeler, hiç bir zaman yetersiz sayılamaz. Bunlar yetersiz, kıyasa gidelim denilemez. Hak ve nesafet kıyası gerektiriyor, usul hukukunun ve maddi hukukun evrensel kuralları, bunu gerektiriyor denilemez. Böyle bir evrensel kural yoktur. Esasen burada kıyas mümkün değildir. Kıyas müessesesine ilişkin hukukun genel ilkeleri, böyle bir kıyası yasaklamaktadır. Şöyle ki; burada öncelikle kıyasın ilkelerinden söz etmek zorunludur.
    Hukukta kıyasın hangi koşullarda yapılabileceği ve kıyasın ilkeleri, şöyle özetlenebilir. (Bakınız, Meier- Hayez, Berner Kommentar, Bern 1966, Art, 26 B, NR. 346-348- Prof.Dr. Zahit İmre, Medeni Hukuka giriş, Sh.199-211, İst.1986- Karl Larenz; Algemeiner Teil Des Deutschen Burgerlichen Rechts 6 Auflage, München, 1983 s.77.- Reinhold Zippelius, jurische Methodenlehre, 4 Auflage, München 1985, sh. 60 dvm.- Jurgen Baumann, Einführung Die Rechtsnissen Schaft, 7 Auflage, München 1984, sh.110-112, Prof. E.Hırsch, Wolf Cernis çevirisi, Ankara 1978 sh.106-107- Prof. Dr. H. V. Velidedeoğlu, T.M.H. Umumi Esasları, İst.1951, sh.31- Prof.Dr. Y.Karayalçın, Hukukta Metod, 1994 sh.103 ve dvm.- Dr.Egger, İsviçre Medeni Kanunu genel giriş, Woff Çernis çevirisi sh.73 ve dvm)
    1- Belli münasebeti düzenleyen kanun hükmünün, başka konularda dahi uygulanacağını, Kanun metni açıkca düzenler. Böyle hallerde o hüküm, tartışmasız biçimde öteki münasebete uygulanır.
    Bizim olayımızda 26ncı maddenin 10ncu maddeye dayanan davalarda uygulanacağı konusunda açık bir cevaz bulunmadığı tartışılamayacağından, böyle bir açık kıyasın, söz konusu olmadığı meydandadır. Aksine "... 26ncı maddedeki sorumluluk halleri aranmaksızın..." şeklinde ifade edilmiş bir kıyas yasağı vardır.
    2- Açık bir kıyasın uygulama buyruğu- cevazını öngören bir hüküm yok ise, kıyas ancak aşağıdaki koşullar oluştuğunda uygulanabilir:
    a) Kanunda boşluk bulunmalıdır. Davanın yasal dayanağını oluşturan yasa, ilgili tarafların hak ve borçlarını düzenlerken, bir eksiklik, boşluk bırakmalıdır. Diğer bir deyimle hukuki bir sorunu düzenleme dışı bırakmalıdır. Mevcut kuralların yorumuyla, düzenleme boşluğu bulunup bulunmadığı öncelikle saptanmalıdır. Düzenleme boşluğu yoksa, kıyas yapılamaz. Düzenleme boşluğu bulunup bulunmadığı, yorum yoluyla belirlenmeye çalışılırken, Kanundaki temel düşünceler, amaçlar gözönünde tutulur.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 10ncu maddede "..Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirlerin, 22nci maddede sözü geçen tarifeye göre hesabedilecek sermaye değerleri tutarı, 26ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir..." denilmiştir. 26ncı maddedeki gibi "... sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere ..." denilmemiştir. O halde, kıyasen uygulaması istenilen maddede sınırlı 10ncu maddede ise böyle bir sınır olmaksızın sorumluluk öngörülmüştür. 10ncu maddede sorumluluğun miktarı açıkca belirtilmiştir. Hiç bir Kanun boşluğu yoktur. Kanunun metni ve amacı açıktır. Sorumluluk miktarı açısından bir düzenleme boşluğu bulunduğundan söz edilemez. O halde, kıyasen vazgeçilmez unsuru olan "Kanun boşluğu bulunması" unsuru, davanın yasal dayanağını oluşturan 10ncu maddede mevcut değildir.
    b) Vakıalar ve bunlara uygulanacak hukuksal müesseseler arasında "benzerlik" bulunmalıdır. Benzerlik olmayan hallerde kıyas uygulanamaz.
    Olayımızda, yani 506 sayılı Kanun m. 10'a dayanan olayda, sorumluluk nedeni, kaçak- kayıt dışı işçi çalıştırılması, işyerinde çalıştırılmaya başlayan işçinin 1 aylık yasal süre içerisinde S.S. Kurumuna bildirilmemesi ve işçinin tescil dışı kalmasına yol açılmasıdır. İşçinin işkazası ve meslek hastalığına maruz kalması ikinci bir nedendir.
    Oysa, 506 sayılı Kanun m. 26'ya dayanan davalarda, işçi süresinde Kuruma bildirilmiş, tescili sağlanmış primleri ödenmiştir. İşveren bu konulardaki yasal yükümlülüklerini yerine getirmiştir. Ancak işverenin, başka konularda, yani işgüvenliği ve işçi sağlığına ilişkin konularda kusuru vardır. Bu nedenle sorumlu tutulmaktadır.
    Bu iki rücu müessesesinin benzer olmadıkları ve ayrıldıkları noktalar, yukarıda çoğunluğun kararının benzerlik konusundaki gerekçeleri değerlendirilirken etraflıca açıklanmıştır.
    O halde, gerek olaylar, gerekse 10 ve 26ncı maddeler arasında benzerlik yoktur. Aksine orada açıklanan ayrılıklar vardır. Böylece benzerlik koşulu da oluşmadığından kıyas caiz değildir.
    c) Kıyas edilen ve kıyasen uygulanan hükümler arasında bir amaç birliği, amaçsal eşdeğerlilik bulunması lazımdır. Böyle bir amaçsal birlik ve eşdeğerlilik var ise kıyas yapılabilir. Yok ise kıyas yapılamaz.
    Bizim problemimizde, kıyasen uygulanan 26ncı madde ile, kıyas edilen 10ncu madde arasında hiç bir amaç birliği ve amaçsal eşdeğerlilik yoktur. 10. maddede yoksa koyucu tescilli, primli bir sigorta sistemi sağlamak, bunun içinde kayıt dışı- kaçak işçi çalıştırılmasını önlemek, işverenlerin prim ödeme yükümlülüklerinden sıyrılmalarını engellemek istemiştir. Bu konu sigorta sisteminin aktüeryal dengesi ve ülke ekonomisi ve sosyal güvenlik sisteminin işlerliği açısından fevkalade önemli olduğu için, bu amaçlara aykırı girişimlerin 10. maddede, cezai açıdan 140. maddede, özel bir biçimde, hukuki ve cezai müeyyideye bağlamıştır. Bu yaptırımların kuvvetini, yasa koyucunun amacına aykırı biçimde kıyas yoluyla zayıflatmaya hakimin yetkisi yoktur. Bu yasa koyucunun işidir. Hakimin bu amaçları ortadan kaldıracak kıyas uygulaması, bir çeşit fonksiyon gasbıdır. 26ncı maddenin amacı ise, tamamen farklıdır. Orada işçi Kuruma bildirilmiştir. Tescili sağlanmıştır. Primleri ödenmiştir. Orada işverenin rücu tazminatıyla müeyyidelendirilmesinin amacı işverenin işgüvenliği, işçi sağlığı önlemlerini almaya özen göstermesini ve suç sayılır eylemlerden kaçınmasını sağlamaktır.
    Görülüyorki, 2 madde arasında, hiç bir amaç birliği ve amaçsal eşdeğerlilik yoktur.
    O halde, bu unsur da gerçekleşmediğinden burada kıyas caiz değildir.
    d) Kıyasta eşit değerliye eşit davranılmalıdır.
    Eş değer 2 Kanunun birinde mevcut olan kuralların uygulanması, öteki konudaki kural yokluğunun yarattığı eşitsizliği giderebilmelidir. Çoğunluk kararında bu ilkeye de uyulmamış, kaçak işçi çalıştıran işveren ile, yasal şekilde ve yükümlülüklerini yerine getirerek işçi çalıştıran işveren, aynı kefeye konulmuştur. Böylece eşitliğe tamamen aykırı, sosyal güvenlik sisteminin özelliklerini, finansman ve aktüeryal dengesini ve ülke ekonomisini dikkate almayan bir sonuca ulaşılmıştır. Adeta, kaçak- kayıt dışı işçi çalıştırılması, teşvik olunmuştur.
    e) Kıyasta en önemli ilkelerden birisi de, kıyasın hukuki güvensizlik yaratmaması, ilgili tarafların çıkarlarının tartılışıp değerlendirilmesi, yaşam gerçeklerine, sosyolojik ve ahlaki ölçülere uygun olması zorunluğudur. Sayın çoğunluğun kararında bu ilkeler de nazara alınmamıştır.
    Gerçekten, yasal işçi çalıştıranla, kaçak işçi çalıştıran, kıyas sonucu aynı kurallara tabi tutulursa -hele hele yukarıdan beri açıklanan fiili ve hukuki açıklamalara rağmen- sayın çoğunluğun yaptığı bu kıyasla, hukuki güven yarattığını, menfaatler dengesini iyi değerlendirdiğini, yaşam gerçekleri ile sosyolojik ve ahlaki ölçüleri gözettiğini söylemek olanaksızdır. Zira, bir ülke ekonomisi ve sosyal güvenlik sistemi için, en kabul edilemeyecek vakıa olan kaçak işçi çalıştırma olgusuna, müeyyidesini her ne sebeple olursa olsun kıyas yoluyla törpüleyerek prim vermek, anılan değer yargısını dikkate almama manasına gelir. Karar bu nedenle de hatalıdır.
    f) Kıyasta hakim yetki gasbından sakınmalı özellikle yasa koyucunun görev alanına müdahale etmemelidir.
    Gerçekten, Yasama organının amacı, tercihi ve değerlendirmesi kaçak işçi çalıştırmayı engellemek ve müessir bir şekilde hukuki ve cezai yaptırıma tabi tutmak yönünde olup, bu amaçla 10ncu maddedeki kuralları tercih etmiş ve koymuş iken, hakimin, bunları akamete uğratacak biçimde, yasama organının açık ve kesin tercihi yerine, 26ncı maddeyi kıyas yoluyla 10ncu maddeden kaynaklanan davalarda da uygulamak şeklinde tavır ve tercih koyması, bir çeşit fonksiyon gasbıdır. Böyle konularda hakim kanun koyucununkinden farklı bir hüküm veremez.
    O halde, 506 sayılı Kanun m. 26'nın aynı Kanunun 10ncu maddesinden kaynaklanan rücu davalarında kıyasen uygulanabileceğini öngören sayın çoğunluğun kararı, kıyas ilkelerine de tümüyle aykırı bulunmaktadır.
    g) Öte yandan, bir dönemde, yani 1803 sayılı Af Kanununun yürürlüğü döneminde, Af Kanununun 9/A maddesinde "... 506 sayılı Kanun, 10ncu maddesinin son fıkrasındaki ödeme, 26ncı maddedeki sorumluluk hallerinin tahakkuk etmesine bağlıdır..." denilerek 26ncı maddenin, 10ncu maddeye dayanan davalarda da uygulanacağı kabul edilmişti. Bu uygulama, zaman içerisinde hükmünü icra ederek ortadan kalktı ve uygulamada bu hükmün 10ncu maddeyi değiştirmediği ve 1803 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan olaylarda, 10ncu maddenin uygulanacağı içtihaden kabul edilmişti. 1803 sayılı Kanunun 9/A maddesi açık bir kıyas hükmüydü. Hükmünü icra edip ortadan kalktı. Sonradan, 506 S. K. değiştiren bütün yasalarda, bu yolda bir yeni hüküm konulmadı ve 10ncu madde değiştirilmedi.
    Sayın çoğunluk, bu tarihi değişimi de dikkate almamıştır. 1803 sayılı K. madde 9/Anın ortadan kalkmasıyla açık kıyas olanağının ortadan kalktığını ve sonradan da kıyasa olanak veren hiç bir yasa çıkarılmadığını da, gözardı etmiştir.
    Çoğunluk kararındaki diğer bir hatada şudur :
    Kurum, bu sigorta olayı nedeniyle 229.933.105.- TL. peşin sermayeli gelir bağlamış, ilk davada bunun 5 milyon lirasını alabilmiş, işbu 2nci davada ilk davadaki kusur durumları ve hakkaniyet indirimini gözönünde tutarak sadece 109.527.195.- TL. istemiştir. Sayın çoğunluk, bozma kararında B.K. m. 43-44 ile hakkaniyet indirimi yapılmasını önermiştir.
    Oysa, davacının harcamalarına kusur ve hakkaniyet indirimini bizzat uygulayarak bunu dilekçesinde açıklayarak talepte bulunduğu halde mükerrer hakkaniyet indirimi yapılamaz. Bu yön gerek Özel Daire, gerekse H.G.K. çoğunluğunca gözden kaçırılmıştır. Hakime hakkaniyet indirimi yap demek, mükerrer indirim ve noksan tazminat tahsiline neden olur.
    Kaldı ki, çoğunluk kararında, "10ncu maddenin tavan sınırlaması uygulanmasına cevaz verdiği ve engelleyici bir hüküm içermediğinin" ileri sürülmesi ayrı bir yanılgıdır. Bir kusursuz sorumluluk halinin, tavanla sınırlanabilmesi için, yasal cevaz hükmünün bulunması gerekir. İlke olarak, kabul edilen bir sorumluluk halinin, sınırlandırılması, açık kanun hükümleriyle öngörülmelidir. Böyle bir sınır, diğer bir deyimle, yasal cevaz hükmü olmadıkca, genel hüküm yok diye, mahiyeti başka bir sorumluluk düzenine özgü sınırlamalar, kusursuz sorumlulukta, kıyasen uygulanamaz.
    Bundan başka, çoğunluk kararında "... tavanın kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun düşeceği... sorumluluğunun bir yerde bitmesi gerektiği.... sonsuza dek dava tehdidi..." gibi genel gerekçelerin, özellikle bu davada hiç yeri bulunmamaktadır.
    Kaçak çalıştırdığı işçisine, 229.993.105.- TL. harcayan Kurum daha henüz bu meblağın 5 milyon lirasını alabilmiş ve bakiye 109.527.1995.- TL.sini dava etmişken bu gibi icapsız ve genel gerekçelerle, yazılı şekilde karar verilmesinde hak ve nesafete uygun bir yön bulunmadığı da ortadadır.
    Açıklanan nedenlerle, yerel mahkemenin tamamen usul ve kanuna uygun olan kararının onanması gerekirken yazılı gerekçelerle bozulmuş olmasına karşıyım.

    KAYNAK:http://www.isvesosyalguvenlik.com/yargi/ygk12.htm
    --------------------------------------------------



     
  2. Mustafa ESEN

    Mustafa ESEN TÜİSAG Üyesi



    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu
    E. 1994/10-800 K. 1995/166 T. 15.3.1995
    ÖZET
    Bildirimsiz sigortalı çalıştırılması nedeniyle zararlandırıcı sigorta olayı sonrasında açılan rücüan tazminat davalarında da, işverenin kusurlu sorumluluğundan doğan tazminat davalarındaki tavanın kıyas yoluyla uygulanması hak ve nesafet kurallarına uygun bulunduğundan, mahkemenin yapacağı iş; hak sahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını, önce kusur durumunu hiç gözetmeksizin belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere tarafların kusurlu veya kusursuz durumlarını gözönüne alarak, tenkis hükümlerini uygulamak olmalıdır.
    Taraflar arasındaki "rücuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Dördüncü İş Mahkemesi)'nce davanın kabulüne dair verilen 16.12.1993 gün ve 1993/803- 1993/902 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin 2.6.1994 gün ve 69l-10927 sayılı ilamı ile; (... Davacı, iş kazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rucuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Dava, zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalıya veya haksahiplerine Kurum'ca yapılan sosyal sigorta harcamalarının rücuan ödettirilmesi istemine ilişkindir. Dava konusu olayda, 9 ve 10. maddelerin öngördüğü koşulların oluştuğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, 10. maddeye dayanan rücu davalarında 26. maddenin öngördüğü "tavanın" uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 9 ve 10. maddeleridir. Anılan 10. maddenin üçüncü fıkrasındaki, "ancak yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurum'ca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" hükmü yer almıştır. Anılan hükümde yazılı "sorumluluk halleri" ibaresi sözlük anlamıyla sorumluluğa neden olan maddi olguları, başka bir anlatımla kusur durumunu hedeflemektedir. Yoksa sorumluluğun kapsam ve tutarını içermez. Gerçekten, l0. maddenin yollamada bulunduğu 26. maddenin ilk metninde sorumluluğu tazminat tutarı bakımından sınırlayan bir hüküm yer almamış ve böyle bir sınırlama 3395 sayılı Kanunla maddeye dahil edilmiştir. O halde, kanun yazım tekniği açısından 10. maddenin 26. maddeye sonradan getirilen tazminat tutarı sınırlamasını dışladığı düşünülemez. Öte yandan, işverenin kusurlu ve suç sayılır eyleminden dolayı sorumluluğunu düzenleyen 26. maddede 3395 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle, işverenin ödemesi gerektiği rücu tazminatının miktarına sınır getirilmiştir. Başka bir anlatımla kusurlu veya suç sayılır eylemi ile sigortalıya veya haksahiplerine sosyal sigorta harcamalarının yapılmasına neden olan işverenin ödeyeceği rücu tazminatı miktarı sigortalı veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat miktarı ile sınırlandırılmıştır.
    Hal böyle olunca ve özellikle kusursuz sorumluluğu öngören 10. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında da 26. maddenin öngördüğü tavanın kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun olacağı esasen davanın yasal dayanağını oluşturan 10. maddenin uygulamaya cevaz verdiği, engelleyici hüküm içermediği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş, sigortalının veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını önce kusur durumu hiç gözetmeksizin belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere tarafların kusurlu veya kusursuz durumları nazara alınarak Borçlar Kanununun 43, 44. maddeleri gözönünde tutularak rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz eden : Davalı vekili
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Davada, işkazası sonucu vefat eden sigortalının haksahiplerine bağlanan gelirin peşin değerinin tahsili için 506 sayılı Yasanın 9 ve 10. maddesine dayanılarak daha önce açılan rücu davasının kabulle sonuçlanıp kesinleştiği, bilahare katsayının artması nedeniyle gelirlerde artış meydana geldiği öne sürülmüş, bu artışın peşin değerinin 9 ve 10. maddeye göre davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir.
    Dava konusu olayda, 9 ve 10. maddelerin öngördüğü koşulların oluştuğu hususu tartışmasızdır. Uyuşmazlık, 506 sayılı Yasanın 26. maddesinin getirdiği davanın sınırlandırılmasının 9 ve 10. maddeye göre açılan rücu davalarında da uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 9 ve 10. maddeleridir. 9. madde aynen; "işveren çalıştırdığı sigortalıları örneği Kurum'ca hazırlanacak bildirgelerle engeç bir ay içinde Kurum'a bildirmeğe mecburdur" hükmünü getirmiştir. İşverence bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde izlenecek yol ve işverenin sorumluluğunun kapsamı l0. maddede düzenlenmiştir. Anılan maddede de bildirimsiz sigortalı çalıştırılmış ve bir işkazası meydana gelmiş ise, Kurum ilgililere gerekli sigorta yardımlarını yapar ve yardımlar için l0. maddenin son fıkrası gereğince işverene rücu eder. Zira bu fıkrada "ancak, yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurum'ca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa, bu gelirin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesab edilecek sermaye değerleri tutarı 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" hükmü yer almıştır. Buradaki "sorumluluk halleri" ibaresi sorumluluğa neden olan maddi olguları ve kusur durumunun tesbitini hedeflemektedir. Yoksa sorumlu tutulacak tazminat miktarını belirlemeyi amaçlamamaktadır. Çünkü işverenin 26. maddeye göre sorumluluğu kusur esasına, 10. maddeye göre sorumluluğu ise kusursuzluk ilkesine dayanır. İşkazasının oluşumunda işverenin hiçbir kusuru yoksa bile sigortayı kuruma bildirmemiş ise yapılan sigorta yardımlarından ötürü 10. maddeye göre sorumlu tutulur.
    İşte "26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın" ibaresi, kusursuz sorumluluğu ifade etmek için metinde yeralmıştır.
    Bu açıklamaların ışığında öncelikle belirlenmesi gereken husus, 9 ve 10. maddeye göre açılan rücu davalarında, işverenin sorumluluğu sınırının tazminat miktarı bakımından nereye kadar gideceği, başka bir anlatımla ileriki yıllarda her katsayı artışında gelirlerde artış sözkonusu olacağından işverenin hudutsuz bir biçimde bu artışlardan sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Özel Dairenin bozma kararında 26. maddede olduğu gibi 9 ve 10. maddeye dayanılarak açılacak rücu davalarında da işverenin sorumluluğuna sınırlama (tavan) getirilmesi gerektiği görüşünün benimsendiği görülmektedir.
    Gerçekten 26. maddenin l. fıkrasında, "hertürlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanmışsa bu gelirlerin 22. maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere Kurum'ca işverene ödettirilir" hükmü getirilmiştir. Böyle bir sınırlama 26. maddeye ilk defa 3395 sayılı Yasa ile ve bu konudaki boşluğu dolduran Yargıtay İçtihatlarından esinlenerek dahil edilmiştir. Yasa koyucunun aynı değişikliği 10. maddede yapmamış olması, bu maddeye göre açılan davalara sınır tanımadığı anlamına gelmez. Öte yandan, 10. maddenin amaca yönelik yorumlanmasından bu maddeye göre açılan davaların sınırsız şekilde süreceği sonucu çıkmamaktadır. O itibarla, kusursuz sorumluluğu öngören 9 ve 10. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında da 26. maddenin öngördüğü sınırlamanın (tavanın) kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun düşeceği açıktır.
    Esasen her sorumluluğun bir yerde bitmesi gerekir. Kişilerin ölünceye kadar kendilerinin, ölümleri halinde onların halefi durumunda bulunan mirasçıların aynı olay nedeniyle sonsuza dek dava tehdidi altında tutulmalarına cevaz vermek, gerek Usul Hukukunun gerekse Maddi Hukukun evrensel kurallarına uygun düşmez.
    10. madde ile 26. madde arasında benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla kıyas hükümlerinin uygulanamayacağı görüşü ile sınırlamanın, zamanaşımı veya Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddelerinin uygulanması suretiyle gerçekleşebileceği görüşlerine de itibar etmek mümkün değildir. Zira 26. madde ile 10. madde Kurum'un rücu hakkını düzenlemiş olup ayrıldığı tek nokta sırasıyla kusurlu ve kusursuz sorumluluğa ilişkin olmalarıdır. Tek bir noktada ayrılığın varlığı kıyas hükümlerinin uygulanmasını engellemez. Özellikle rücu alacaklarının miktarını hesaplama şekli, izlenecek yol bakımından aralarında ayniyet vardır. 1992/3 Esas sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı ile her artış ayrı bir olgu kabul edilerek zamanaşımının olay tarihinden değil, artışın onayı tarihinden itibaren hesap edileceği kabul edildiğinden davanın zamanaşımı hükümleriyle sınırlandırılması yoluna da gidilememektedir. Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddelerinin uygulanması da uyuşmazlığı bir yerde bitirmemektedir. Bu uygulama sadece hükmedilen tazminat miktarından bir kesimin indirilmesi sonucunu doğurabilir.
    Hal böyle olunca mahkemece yapılacak iş, haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını önce kusur durumunu hiç gözetmeksizin belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere davalının olaydaki kusursuzluğu dikkate alınarak Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uygulanarak varılacak sonuç uyarınca rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Bu itibarla, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    Sonuç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 15.3.1995 gününde, bozmada oybirliği, sebebinde oyçokluğuyla karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    1- Özel Daire çoğunluğu, 30 yılı aşkın bir tatbikatı ve yerleşmiş içtihadı, Yargıtay Kanununun 15/b maddesindeki prosedürü işletmeden ve kendisini yasa koyucu yerine koyarak ve anılan maddeye aykırı bir şekilde değiştirmiş ve Hukuk Genel Kurulu'nun sayın çoğunluğu da bu aykırılığı gözardı ederek içtihadı birleştirme mekanizmasını işletmeden konuyu kendisi çözümlemiştir. Bu yönteme karşıyım.
    2- 506 sayılı Kanun m. 10, işyerinde sigortalı çalıştırıldığının işveren tarafından süresinde Kurum'a bildirilmemesi halinin, işverene yönelik müeyyidesini düzenlemektedir. İşveren çalıştırdığı sigortalıları, örneği Kurum'ca hazırlanacak bildirgelerle (işe giriş bildirgesi ile) en geç bir ay içinde, m. 9 uyarınca, Kurum'a bildirecektir. Şayet bildirmez ise, sigortalıyı kaçak çalıştırmış olacaktır. İşte kaçak çalıştırılan bu kişiler bildirim süresi geçtikten sonra, bir işkazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık risklerinden herhangi birine maruz kalırsa, kaçak çalıştırılmalarına, Kurum'a tescilli olmamalarına rağmen, Kurum kendilerine gerekli sigorta yardımlarını yapacaktır. Ancak, m. 10/3 uyarınca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan, hertürlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa, bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilecektir". Oysa, işkazası, meslek hastalığı halinde, Kurum harcamalarını m. 26 ve hastalık halinde ise m. 39 ve 41 uyarınca, işverene ve üçüncü kişilere, rücuan ödettirebilmektedir. Madde 10/3'de ise, Kurum'un karşıladığı risk, işkazası, meslek hastalığı ve hastalık riski olmasına karşın, o maddelerden ayrı, halefiyete dayanmayan, sırf işverene ve onun bildirge vermeme eylemine yönelik, bağımsız bir rücu davası öngörülmüştür. Halefiyete dayanmamaktadır. Çünkü, işveren sigorta olayının meydana gelmesinde, kusursuzluğu nedeniyle, sigortalısına karşı sorumlu olmasa bile, bildirge vermemesi yüzünden, Kurum'a karşı sorumlu olabilmektedir. İşveren, sigorta olayının meydana gelmesinde, ister kusurlu, ister kusursuz olsun, bildirge vermesi nedeniyle, Kurum'a karşı sorumlu olacaktır. Yani, burada, işverenin bildirge vermeme- kaçak işçi çalıştırma eylemi, bir çeşit medeni ceza ile, kusursuz rücu tazminatı sorumluluğu ile, cezalandırılmaktadır. İşverenin bu eylemi, ayrıca 506 sayılı Kanun m. 140/b uyarınca, idari para cezası ile dahi müeyyidelendirilmiştir. İşverenin, m. 10/3'e dayanan sorumluluğunun haleflik ilkesi ile ilgisi olmadığı 10. Hukuk Dairesi'nin 7.2.1984 tarih ve 14444/1527 s.; 8.3.1987 tarih ve 921/1096 s.; 14.9.1987 t. ve 4220/4215 s.; 24.3.1992 t. ve 2264/3672 s.; 27.3.1990 t. ve 8961/2902 s.; 30.5.1989 t. ve 2781/4811 s.; 6.3.1989 t. ve 187/2054 sayılı kararlarında ve öteki birçok kararında vurgulanmıştır.
    Gerçekten, burada, işyerinde kaçak çalıştırılan işçiye yardım yapma yükümü, Kurum'a özel bir kanun maddesiyle yükletilmiştir. İşçi, sigortalı olarak tescilli olmadığı halde, sosyal bir düşünceyle S.S. Kurumu devreye sokulmuş, belli risklerle karşılaşması halinde, ona yardım etmekle mükellef kılınmıştır. İşçi de, icabında işveren ve işyeri de, tescilli olmadığı ve Kurum'ca bilinmediği, ve de işverenden hiç bir prim ve yarar sağlanmadığı halde, sırf ekonomik açıdan güçsüz olan işçi ortada kalmasın diye, Kurum, yükümlülük altına sokulmuştur. İşveren, sigorta olayının meydana gelmesinde kusursuz da olsa, diğer bir deyimle, m. 26 uyarınca işverene rücu caiz olmasa bile, m. 10'a göre rücu mümkün olacaktır. Madde 26'ya giren hallerde, işveren prim ödediği ve işkazası ve meslek hastalığına karşı işçinin resmi sigortalanması işlemini sağladığı için kusuru olmayan olaylarda sorumluluktan kurtulmakta, m. 10'da ise, kaçak çalıştırma sigortalattırmama eylemi nedeniyle sigorta olayının oluşmasında, kusuru olmasa da, Kurum'u yasal yardım yükümlülüğü ile karşı karşıya bıraktığı için, işveren, Kurum'un giderlerini karşılamakla yükümlü tutulmaktadır. Böyle bir sonuç ve ilişkide, ne klasik, nede temelinde rücu hakkı bulunan türden, yasal bir halefiyet sözkonusu değildir. Madde 26'da ise, kanundan doğan ve temelinde rücu hakkını içeren bir halefiyet ilişkisi vardır ve bu nedenle, oradaki işverenin rücu sorumluluğuna, önceleri Yargıtay içtihatlarıyla ve sonra 3395 sayılı Kanunun bu içtihatları benimsemesi ile yasal olarak, "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" şeklinde bir tavan sınırı uygulanmıştır. Şu halde, 26. maddede tavan sınırı uygulanması, haleflik ilkesinin gereği ve sonucudur. Madde 10'a dayanan davalar ise, haleflik ilkesine dayanmayıp, kaçak işçi çalıştırmanın medeni cezasını oluşturmakla, böyle bir sınırlamaya tabi tutulmamıştır. O kadarki, 3395 sayılı Kanun ile 26/1. madde değiştirilerek tavan sınırı konurken, 10/3. maddeye hiç dokunulmamıştır. Yasa koyucunun bu davranışı tamamen bilinçlidir.
    İmdi, m. 10/3'e dayanan tazminat davalarında sorumluluğun sınırı ve kapsamı nedir? Bunu, m. 10/3; "Kurum'ca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözügeçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" şeklinde belirlenmektedir. Demekki, her ne masraf yapılmışsa veya gelirlerin peşin sermaye değeri ne ise, o işverenden alınacaktır. 26. maddede ise, aynı şeylerin yani gider ve gelirlerin peşin değerlerinin, hemen aynı sözcüklerle işverene ödettirileceği yazılı olmakla beraber, "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olarak" şeklinde bir tavan sınırı getirilmektedir. Bu sınır, 10/3. maddede yoktur. Daha önce halefiyetten hareketle, içtihaden kabul edilen bu tavan sınırını 3395 sayılı Kanunla 26/1. maddeye ekleyen yasakoyucu, yukarda belirtildiği gibi 10/3. maddeye hiç dokunmayarak, 10. madde için böyle bir sınırın sözkonusu olamayacağını, özellikle ifade etmiş olmaktadır.
    Nitekim, geçmişte 1803 sayılı Af Kanununun 9/A maddesinin son cümlesinde; "...506 sayılı Kanunun 10. maddesinin son fıkrasındaki ödeme, 26. maddedeki sorumluluk hallerinin tahakkuk etmesine bağlıdır..." denilerek, 10. maddedeki sorumluluk, 26. madde koşullarına tabi tutulmuştur.
    Bu uygulama zaman içinde hükmünü icra ederek ortadan kalkmış ve uygulamada bu hükmün 10. maddeyi değiştirmediği ve 1803 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan olaylarda maddenin uygulanacağı kabul edilmiştir. Şu halde 3395 sayılı Kanunun 4772 sayılı Kanundan beri içtihaden uygulanan "...sermaye değerleri toplamı, sigortalı veya hak sahibi kimselerin, işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." şeklindeki tavan sınırı 506 sayılı Kanunun 26. maddesine ekler iken, eğer isteseydi aynı sınırı 10. maddesine de eklerdi denilebilmektedir. Eklememesi işin tarihi seyri de gözönünde tutulunca yasa koyucunun tamamen bilinçli bir davranışı olarak yorumlanabilmektedir. Yasa koyucunun bu bilinçli davranışı karşısında artık 26. maddeye konan bu tavan sınırı, kıyasen 10. maddeye dayanan davalarda uygulanamaz.
    Bu güne kadarki Yargıtay uygulaması da, istisnasız bu görüşler çevresinde şekillenmiş iken, bu davada yasal düzenlemelerin esprisine, hukuki dayanaklarına ve açık yasa metinlerine aykırı bir tarzda, sayın çoğunluk tarafından, 506 sayılı Kanun m. 10/3'e dayanan davalarda da m. 26'daki tavan sınırının kıyas yoluyla uygulanması gerekeceği kararlaştırılmıştır.
    Bu görüş, yukarda açıklanan nedenlerle, açıkça kanuna aykırıdır. Öte yandan, burada kıyas da caiz değildir. Çünkü, her iki maddede yer alan Kurumlar, ilkeler ve çözümler, farklıdır. Madde 10/3'de kaçak işçi çalıştırmanın etkin müeyyidesi düzenlenmişken, buna işverenin ve işçinin prim ödeyerek sigorta ettirdiği risklere ilişkin rücu davasının kural ve sınırlarını, yaptırımın, güç ve etkinliğini ortadan kaldıracak şekilde kıyasen uygulamak hukuken mümkün değildir. Ayrıca, kıyasen varılan sonuç, kaçak işçi çalıştıran işvereni, nizami ve yasal işçi çalıştıran işverenle aynı sınıra tabi tutmakla açık eşitsizliğe de yol açmaktadır. Örneğin, sigorta olayının meydana gelmesinde %100 kusurlu fakat resmi işçi çalıştıran ve primlerini ödeyen işvereni eşit şekilde sorumlu tutmaktadır. Oysa, kaçak işçi çalıştıran işverenin sorumluluğunun, resmi işçi çalıştıran işverenin sorumluluğundan daha ağır olması lazımdır.
    O halde, 506 sayılı Kanun 10/3. madde uygulamasında, 26. maddeye özgü tavan sınırlaması, kıyasen uygulanamaz.
    Bundan başka; çoğunluk kararı, m. 10/3'deki rücu davalarının kusursuz sorumluluğu öngördüğünü açıkça kabul etmektedir. Bu doğrudur. Fakat kusursuz sorumluluğa dayanan bu davalarda, kusurlu sorumluluk esasına dayanan ve kusur oranı da gözetilerek belirlenen m. 26'daki tavanın, kıyas yoluyla uygulanmasını önermektedir ki bu, açık bir çelişkidir. Tavan, kusur durumu nazara alınmaksızın belirlenecek ise, o zaman da ortaya çıkacak tavan hesap, kıyasen uygulanması kabul edilen 26. maddedeki tavan olmayacaktır ki, bu da ayrı bir çelişkidir. Öte yandan, çoğunluğun kararında "kusurlu veya kusursuz durumları gözönünde tutarak rücu alacağına hükmedilmesi önerilmektedir ki, bu da ayrı bir çelişkidir. Zira, burada bir çeşit rücu tazminatı hesabında, kusur durumunun dikkate alınması tavsiye ediliyor. Bu görüş, hem yukarıdaki çoğunluk tavsiyeleriyle, hem de maddenin yapısındaki kusursuz sorumluluk ilkesiyle, çelişmektedir. Diğer bir deyimle, tam bir kavram kargaşası sözkonusudur. 26. maddedeki tavan sınırının kusurda hesaba katılarak yapılacak bir hesaplamayı içerdiği gözden kaçırılmıştır.
    "10. maddenin tavan sınırlaması uygulanmasına cevaz verdiği ve engelleyici bir hüküm içermediğinin" ileri sürülmesi, ayrı bir yanılgıdır. Bir kusursuz sorumluluk halinin, tavanla sınırlanabilmesi için, yasal cevaz hükmünün bulunması gerekir. İlke olarak, kabul edilen bir sorumluluk halinin, sınırlandırılması, açık kanun hükümleriyle öngörülmelidir. Böyle bir sınır, diğer bir deyimle, yasal cevaz hükmü olmadıkça, engel hüküm yok diye, mahiyeti başka bir sorumluluk düzenine özgü sınırlamalar, kusursuz sorumlulukta kıyasen uygulanamaz.
    Sayın çoğunluğun, 506 sayılı Kanun m. 10/son'un sorumluluk hallerinden sadece kusura atıf yaptığı, tavana tazminat miktarına atıf yapmadığı yollu görüşüne de katılmak olanaksızdır.
    Yasakoyucu, bu atfı yaptığı zaman, tavan uygulamasını biliyordu, sadece kusuru amaçlasaydı, kapsamlı olan "haller" sözcüğü yerine "kusur" sözcüğünü kullanırdı. Böyle yapmayarak çoğul olarak "haller" sözcüğünü kullanması, sorumluluk unsurlarından hem kusuru, hem de tazminatın şumul ve sınırını ifade etmek istediğini, açık ve seçik olarak göstermektedir.
    Öte yandan, burada sınırsız tahsil ve ilanihaye dava da sözkonusu değildir. İşçi çalıştırdığını bildirmemek bir çeşit haksız eylem olmakla burada Borçlar Kanunu m. 60'daki bir ve on yıllık zamanaşımı uygulanmalıdır. Tazminat alacaklısı Kurum'la borçlusu işveren arasındaki hizmet akti ilişkisi bulunmadığı ve haleflik de sözkonusu olmadığından bu tür davalar haksız eylem zamanaşımına tabidir. Bunun tersini savunan çoğunluğun, zamanaşımına ve sınır oluşturmayacağına ilişkin görüşlerine katılmak olanaksızdır.
    Ayrıca Kanunun, 1992/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da bir ilgisi yoktur. Sözkonusu karar, 506 sayılı Kanun m. 26/1'e ilişkin olup 10. maddeyi kapsamamaktadır. Hukuk Genel Kurulu'nun sayın çoğunluğun aksini içeren görüşü kabul edilemez.
    Bundan başka, Borçlar Kanunu m. 43-44'ün uyuşmazlığı bitirmeyeceği ve 10. madde uygulamasında yarar sağlanamayacağı yolundaki görüşler de benimsenemez.
    Aslında burada sorun şudur:
    Madde 10'a dayanan rücu davalarında, koşullar oluşmakla beraber, sigorta olayının meydana gelmesinde, işverenin hiç kusuru yoksa veya belli bir oranda ise, buna karşın sigortalı, üçüncü kişiler kusurlu iseler veya kaçınılmaz etkenlerin olayda payı varsa, bunlar tazminatın şumulünün tayininde hiç etkili olmayacak mıdır? Dairemizin, giderek Yargıtay'ın uygulamasında, bu haller, genel hüküm niteliğinde olup, bu davalar da uygulanması gereken, Borçlar Kanunu m. 43 ve 44 çevresinde, tazminatta bir indirim nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu konuda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
    Ne varki, ekonomide enflasyonist baskıların etkili olduğu dönemlerde 10. madde çevresinde, Kurum'ca karşılanan riskler nedeniyle, özellikle sigortalılara gelir bağlanan hallerde, bu gelirlerde, zaman zaman, Kanun ve Kararnamelerle ayarlamalar ve artışlar yapılmaktadır. Bu işlemler, büyük oranda enflasyonun, gelirlerde meydana getirdiği erimeyi gidermek, kısmen de gelir seviyesini iyileştirmek amacıyla yapılmaktadır. İşte, bu gelir artışları, m. 10/3 çevresinde, işverenden ayrıca istenmektedir. Onuncu Hukuk Dairesi, giderek Yargıtay uygulamasında, bu artışların zamanaşımı sınırları içerisinde istenebileceği kabul edilmektedir. Bu işler, artış gerçekleştikçe devam ettiğinden, sınır arama eğilimi, bu olgulardan doğmuştur. Gerçekten, sonradan yapılan artışlar için, zamanaşımı sınırları içerisinde, dava açılabilir. Fakat bu davalar, büyük çapta, Devletin, ekonomide istikrarı sağlayamaması ve enflasyonu ortadan kaldıramaması yada hiç değilse, gelir ve ücretleri eritmeyecek bir orana indirememesi yüzünden açıldığı için, bu risklerin yükünü, tümüyle bildirge vermeyen, kaçak işçi çalıştıran işverene çektirmek, adalet ve nesafete ters düşmektedir. İşveren, bildirge vermemek, kaçak işçi çalıştırmakla, işbu medeni cezayı haketmekle beraber, enflasyonun oluşması ve sürmesinde bir kusuru olmadığından, artışlara ilişkin rücu davalarında tazminatın Borçlar Kanunu m. 43, 44 çevresinde, ayrı bir indirime tabi tutulması gerekir. Nasılki sigorta olayının meydana gelmesinde, işverenin kusuru olmadığı, buna karşın, sigortalı ve üçüncü kişinin kusurlu bulunduğu veya olay kaçınılmaz olduğu zaman, Borçlar Kanunu m. 43 ve 44'e göre, %50'den az olmamak üzere, tazminatta bir hakkaniyet indirimi yapılıyorsa, işverenin kusuru olmayan, buna karşın Devletin kusurundan oluşan enflasyon olgusu nedeniyle yapılan gelir artışlarının rücuan tahsiline ilişkin davalarda da, yeniden bir hakkaniyet indiriminin, aynı maddeler uyarınca, ayrıca uygulanması, adalet ve nesafete uygun olur. Diyelim ki, önceki davada, sigortalının karşılıklı kusurlu ve işverenin kusursuzluğu nedeniyle, işveren, gelirlerin %40'ı oranında rücu tazminatıyla sorumlu tutulsa, artış davasında yukarda açıklanan nedenle, %20 oranında bir hakkaniyet indirimi de gözönünde tutularak gelir artışlarının %80'i indirilip, %20'si ile sorumlu tutulabilir. Sonradan açılacak davalarda bu indirim adalet ve nesafetin gerektirdiği bir miktar olarak belirlenebilir ve icabında tazminattan sarfınazar da edilebilir. Diğer bir deyimle, artışlarda enflasyon payının, önceki davada uygulanan hakkaniyet indirim oranını artırıcı bir etken olarak kabulü icabeder.
    Bu işlem, 506 sayılı Kanun m. 10/3'deki özel hükme, Borçlar Kanunu m. 43, 44'deki genel kuralların uygulanması suretiyle gerçekleştirilmiş olur ve tamamen yasaya uygun bir nitelik taşır.
    Bu imkan ve yol ve yasal cevaz varken, nitelikçe, kıyası caiz olmayan, başka yasal rücu sistemlerine, kurumlarına ait, yöntem ve müesseseleri, tüm Yargıtay uygulamasına ters düşecek biçimde, m. 10/3'e dayanan artış davalarında, kıyasen uygulamaya kalkışmak, kanuna aykırı ve hukuk düzenini altüst eden, dava ekonomisi ilkesine de uymayan bir davranıştır.
    Özetle, m. 10'a dayanan davalarda, haleflik esası, tavan sınırlaması uygulanmaz, tavan hesabı yaptırılması gerekmez. Özellikle, çoğunluk kararında öngörülen biçimde bir hesap hiç yapılamaz. Borçlar Kanunu m. 43, 44 uyarınca, uygun ve gerekli ölçüde hakkaniyet indirimi yoluyla sorun çözülebilir.
    Bu nedenlerle sayın çoğunluğun kararına karşıyım.
    Teoman Ozanoğlu
    10.H.D. Başkanı

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/7912 E.N , 2009/16970 K.N.
    İlgili Kavramlar
    HUSUMET
    KAMU TÜZEL KİŞİLİĞİ
    İçtihat Metni
    Davacı, işkazası sonucu vefat eden sigortalının haksahiplerine yaptığı sosyal sigorta yardımları nedeniyle uğradığı zararın tazminine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, taraflar Avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Mustafa Arınmış tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Davada öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; dava dilekçesinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığına devredilen davalı olarak gösterilen Karayolları Genel Müdürlüğü'nün tüzel kişiliğinin 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile sona erdirilip erdirilmediği; bu konudaki saptamaya bağlı olarak da, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün davada taraf ehliyetinin olup olmadığı, eş söyleyişle davada gerçek hasmın Karayolları Genel Müdürlüğü mü yoksa bağlı bulunduğu Bakanlık mı olduğu noktasındadır.
    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 12.12.2007 tarih ve 2007/5-972 Esas, 2007/972 Karar sayılı ilamında ayrıntıları açıklandığı üzere; Bilindiği gibi taraf ehliyeti, davada taraf olabilme yeteneğidir. Taraf ehliyeti Medeni Hukuktaki medeni haklardan istifade (hak) ehliyetinin Medeni Usul hukukunda büründüğü şekildir. Kimlerin taraf ehliyetine sahip bulundukları Medeni Kanuna göre belirlenir (HUMK m.38, TMK m.8 ve m.48). Buna göre, medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti bulunan her gerçek (TMK m.8) ve tüzel (TMK m.48) kişi, davada taraf olabilme ehliyetine de sahiptir.
    Bu noktada, görevleri bakımından kamu otoritesini temsil eden kamu tüzel kişilerinin, özel hukuk tüzel kişileri gibi, davada taraf ehliyetine sahip oldukları konusunda kuşku ve duraksama bulunmamaktadır.
    Kamu tüzel kişileri, ancak hukukun öngördüğü biçimde kurulduktan sonra kişilik kazanıp, medeni haklardan istifade ehliyetine sahip olduklarından, tüzel kişiliğin kazanılması ile davada taraf olma yeteneğine de sahip olurlar. Kamu tüzel kişilerinin kişiliği ve bununla medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti, hukukun öngördüğü biçimde kalkınca, davada taraf olma yetenekleri de sona erer.
    Burada önemle vurgulanmalıdır ki; kamu yönetimine yön verecek ilke ve kuralların yer aldığı Anayasanın, "İdare" başlığı altında düzenlenen 123. maddesinin 3. fıkrasında, "Kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur" hükmü öngörülmüştür.
    Bu açık hüküm karşısında, kamu tüzel kişilerinin kanunla ya da kanunun verdiği açık bir yetkiye dayanılarak idari bir kararla kurulması gerektiği; yetki ve usulde paralellik ilkesi gereği, bir kanun ile ya da kanunun verdiği yetkiye dayanılarak idari bir karar ile kurulan kamu tüzel kişiliğinin sona ermesinin de aynı usule tabi olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.
    O halde, kanunla kurulan bir kamu tüzel kişiliği, aynı usulle kaldırılıncaya kadar, bunların davada taraf olma yeteneklerinin devam ettiği kuşkusuzdur.
    İlke olarak, kamu tüzel kişilerinin tüzel kişilikleri ile ilgili hükümlere, somut olayda olduğu gibi kendi kuruluş kanunlarında yer verilmektedir.
    Bu cümleden olarak, 16.02.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5539 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1. maddesinin 1. fıkrasında, "Bayındırlık Bakanlığına bağlı, tüzel kişiliği haiz olmak ve katma bütçe ile idare edilmek üzere Karayolları Genel Müdürlüğü kurulmuştur" hükmü yer almakta olup, bu hüküm halen yürürlüktedir.
    Yeri gelmişken; özel kanunla ve katma bütçe ile idare edilmek üzere kurulan Karayolları Genel Müdürlüğü'nün tüzel kişiliğinin dolayısıyla davada taraf ehliyetinin sona erip ermediğinin aydınlığa kavuşturulabilmesi için, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun irdelenmesinde yarar görülmüştür.
    Kamu mali yönetim ve denetim sistemi ile ilgili en köklü ve bütünsel değişiklik, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 10.12.2003 tarihinde yasalaşması ile gerçekleştirilmiştir. 26.05.1927 tarih ve 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununun yerini alan 5018 sayılı Kanun, mali yönetim ve kontrol sistemimizin yapısını ve işleyişini yeni bir anlayışla ele almak suretiyle sistemin temel esaslarını düzenlemekte; kamu bütçelerinin hazırlanma, uygulanma ve kontrol işlemlerinin nasıl yapılacağını, mali işlemlerin muhasebeleştirilmesini ve raporlanmasını şekillendirmektedir.
    5018 sayılı Kanunun kapsamı, genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri olarak belirlenmiştir. 1050 sayılı Kanun sadece devlet tüzel kişiliğine dâhil idareler ile özel mevzuatlarındaki hükümler saklı kalmak üzere katma bütçeli ve özel bütçeli idarelerin mali yönetim ve denetimlerini kapsarken, 5018 sayılı Kanun merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin mali yönetim ve kontrolünü kapsamaktadır.
    5018 sayılı Kamu Mali ve Kontrol Kanunu'nun 12. maddesinin 2. fıkrasında, "Merkezi yönetim bütçesi, bu Kanuna ekli (I), (II) ve (III) sayılı cetvellerde yer alan kamu idarelerinin bütçelerinden oluşur" hükmüne yer verilmiş; 3. fıkrasında, "Genel bütçe, Devlet tüzel kişiliğine dâhil olan ve bu Kanuna ekli (I) sayılı cetvelde yer alan kamu idarelerinin bütçesidir" tanımı yapıldıktan sonra; bu Kanuna ekli (I) sayılı cetvelde "Genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri" arasında, Karayolları Genel Müdürlüğü de gösterilmiştir.
    Dolayısıyla, eski sistemde katma bütçeli kuruluşlar kapsamında yer alan bazı kuruluşlar, somut olayda olduğu gibi Karayolları Genel Müdürlüğü, genel bütçe kapsamına alınmış; 5018 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinin 5436 sayılı Kanunla değişik metninde "Bu Kanunda öngörülen mali yönetim ve kontrol sistemine uyum sağlanması amacıyla, Kanun kapsamındaki idarelerle ilgili mevzuatta ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde gerekli değişiklikler, en geç 31.12.2007 tarihine kadar yapılır" hükmü öngörülmüştür.
    Görüldüğü gibi; 5018 sayılı Kamu Mali Kontrol Yönetimi Kanununda Karayolları Genel Müdürlüğü'nün tüzel kişiliğini kaldıran açık bir düzenlemeye yer verilmediği gibi, az yukarıda açıklanan, aynı Kanunun Geçici 4. maddesi uyarınca 5539 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunda bu yönde bir değişiklik yapılmamış, başka her hangi bir yasal düzenlemeyle de Karayolları Genel Müdürlüğü'nün tüzel kişiliği kaldırılmamıştır.
    Açıklanan bu hukuksal durum karşısında, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün tüzel kişiliğinin 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile sona erdirilmediği; 5539 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla kurulan bu kamu tüzel kişiliğinin, Anayasanın 123/3. maddesi uyarınca yine bir kanunla kaldırılıncaya kadar devam ettiği belirgindir.
    Açıklanan yasal düzenlemeler çerçevesinde somut olayda; davalı olarak husumet, kamu tüzel kişiliği ve bununla medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti bulunan Karayolları Genel Müdürlüğüne yöneltilmesi gerekirken temsilcide yanılma sonucu Bayındırlık ve İskân Bakanlığına yöneltilerek açılmış olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    Mahkemece yapılacak iş, davacının husumet yöneltmesinin sağlanacağı Karayolları Genel Müdürlüğüne dava dilekçesi ve duruşma günü tebliğ edilerek bu davalının göstereceği deliller toplandıktan sonra hâsıl olacak sonuca göre bir karar vermekten ibarettir.
    O halde, taraflar avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 09.11.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/6806 E.N , 2009/15685 K.N.
    İlgili Kavramlar
    İŞ KAZASINI BİLDİRME
    İçtihat Metni
    Davacı, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan masraflardan oluşan sosyal sigorta yardımlarını 506 sayılı Kanunun 26. maddesi hükmü gereğince davalıdan tazminine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkemece; ilamında belirtildiği şekilde, iş kazasının oluşumunda %60 kaçınılmazlık faktörünün, %40 sigortalı kusurunun etkili olduğu, işverene ise atfedilecek kusur bulunmadığının kabulüyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Hükmün, davacı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ş… Ö… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan masraflardan oluşan sosyal sigorta yardımlarını 506 sayılı Kanunun 26. maddesi hükmü gereğince tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, sigortalı tarafından açılan tazminat davası sürecinde elde edilmiş olup, olayın %40 sigortalı kusuru, %60 kaçınılmaz olduğu sonucuna varan bilirkişi raporundaki değerlendirme esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; mahkemenin hükmü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesinde düzenlenmiş bulunan rücu davaları, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan basit rücu hakkına dayalı olup; sigortalı veya haksahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davalarında alınan kusur tespitine ilişkin bilirkişi raporuyla ulaşılan sonuçlar, rücu davasında bağlayıcı nitelikte bulunmamakta; 506 sayılı Yasanın 26. Maddesi çerçevesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden ayrıntılı irdeleme içermesi halinde güçlü delil olarak kabul edilebilmektedir.
    Kusur durumu saptanırken, iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerektiğinin, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığının ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığının 4857 sayılı Kanunun 77. maddesi hükmü doğrultusunda raporda tartışılması gerekir. İşverenin tamamen kusursuz kabul edilebilmesi için ise, anılan madde gereğince işyerindeki işçilerin sağlığı ve iş güvenliğini sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak, uygun çalışma ortamı hazırlamak, araçları noksansız bulundurmak, işçileri etkin bir biçimde denetlemek, gözetlemek, bütün yükümlülüklerini özenle yerine getirmesi gerekir.Kaçınılmazlıktan ise, işveren tarafından tüm bu önlemler alındığı ve kazalı da bu önlemlere uyduğu halde kaza meydana gelmişse söz edilebilecektir."Kaçınılmazlık, sosyal sigortalar uygulamasında, hukuksal ve teknik anlamda, olayın meydana geldiği tarihte geçerli olan bilimsel ve teknik tüm önlemlere rağmen zararın meydana geldiği ve önlenemediği durumları anlatan bir kavram…"(Prof.Dr. A. Can Tuncay, Kurumun işverene Rücuu-Olayda Kaçınılmazlık Durumu, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 4, s. 185) olup; bu halin kabulünün koşulu, "…vuku bulan olaya karşı koyulmazlık hali ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen gerçekleşmesi önlenemeyen ve objektif bir kaçınılmazlık durumunun söz konusu olmasıdır. Umulmadık bir hal kaçınılmazlık olarak nitelenemeyecektir. Ummamak, ummayı düşünmemek ve zarar verici olay ile karşılaşmak, kaçınılmazlık olarak değerlendirilemez. "(Prof.Dr. Berin Engin, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İşverene Rücuya Nasıl Bakıyor?, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 4, s. 139)
    Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyerleri ve eklerinde bulunması gereken sağlık şartlarını, kullanılacak alet, makineler ve hammaddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde işkazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmektedir. Burada amaçlanan yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.
    Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olmuş hareketinin işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bulunup bulunmadığının tespiti işidir.
    Bu konuda yapılacak ilk yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespiti işidir. Mevzuat hükümlerince öngörülmemiş, fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa, bunların dahi tespiti zorunluluğu açıktır. Bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı (=işverenin koruma tedbiri alma ödevi), alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı, duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı (=işçinin tedbirlere uyma yükümlülüğü) ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanacaktır.
    Sorumluluğun saptanmasında kural, sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini göz önünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürütmektir.
    Yukarıdaki bilgiler ışığı altında; dava konusu iş kazasında, iş kazasının gerçekleştiği iş kolu ile, işçi sağlığı ve işgüvenliği alanında uzman kişilerden seçilecek bilirkişi kurulundan, yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yapılacak incelemeyle; mevzuat uyarınca hangi önlemlerin alınması gerektiği, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığı ve alınmış önlemlere sigortalının uyup uymadığı yönlerinin yargısal denetime elverir biçimde irdelenip, çelişkiden uzak rapor alınması gereği üzerinde durulmaksızın, kusur aidiyeti konusunda eksik ve yetersiz incelemeye dayalı kusur raporu esas alınmak suretiyle sonuca varılması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 15.10.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/6361 E., 2008/5820 K.
    ISLAH
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDENMESİ
    "ÖZET"
    Zararlandırıcı sigorta olayı sonucu oluşan kurum zararlarının tazmin sorumlularından karşılanmasına yönelik icra takibi başlatılması veya dava açılması, kanundan doğan rücu hakkının kullanılması niteliğindedir. Fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmamış olsa bile bu kapsamda yapılan giderler ile bağlanan gelirlerin öngörülen zamanaşımı süresine bağlı kalmak ve kusur durumu gözetilmek koşulu ile her zaman yasal faizi ile birlikte istenmesi olanaklıdır.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Dava, itirazın iptali, icra takibinin devamı ve icra inkar tazminatı istemlerine ilişkin olup, davanın yasal dayanaklarından biri 506 sayılı Kanun'un 39. maddesidir. Zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sigortalıya yapılan sosyal sigorta yard ımları niteliğindeki geçici iş göremezlik ödeneği ve tedavi gideri nedeniyle uğranılan Kurum zararının, davalının kusuruna karşılık gelen %37,5 oranı üzerinden ve yasal faiziyle birlikte tahsili için başlatılan icra takibine yönelik itiraz üzerine açılan işbu iptal davasında bilirkişi incelemesi yaptırılarak yasal faiz tutarının belirlendiği, sonrasında, icra takip talebi ve ödeme emrinde yazılı miktar ile yargılama aşamasında hesaplanan tutar arasındaki faiz alacağı farkı yönünden davacı Kurumca ıslah yoluna başvurularak ek istemde bulunulduğu, mahkemece, icra takibi aşamasında fazlayı talep ve dava hakkının saklı tutulmadığı gerekçesiyle ek faiz alacağı yönünden istemin reddine karar verilip, icra takibinde yazılı tutarla sınırlı olmak üzere itirazın iptali yönünde hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.
    Bu tür rücu davalarında faiz başlangıcı, gelirler yönünden gelir bağlama kararının Kurumun yetkili organınca onaylandığı tarih, giderler yönünden ise, sarf ve ödeme tarihleri olduğu gibi, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu meydana gelen Kurum zararının tazmin sorumlularından karşılanmasına yönelik icra takibi başlatılması veya dava açılması, kanundan doğan rücu hakkının kullanılması niteliğindedir ve fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmamış olsa bile, bu kapsamda yapılan giderler ile bağlanan gelirlerin, öngörülen zamanaşımı süresine bağlı kalmak ve kusur durumu gözetilmek koşulu ile her zaman yasal faiziyle birlikte icra takibi başlatılarak veya dava açılarak istenmesi olanaklıdır. Bu nedenle ve özellikle, yargılama aşamasında düzenlenen bilirkişi raporunda faiz tutarının doğru hesaplanmış olması karşısında, davacı Kurumca başvurulan ıslah yolu da gözönünde bulundurularak istemin hüküm altına alınması gerekirken, mahkemece, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 08.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/5342 E., 2009/14375 K.
    MAHKEMEİ ASLİYE TARAFINDAN VERİLEN HÜKÜMLER
    SİGORTALININ BAĞIŞLANMAZ KUSURU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan ödemelerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E… T… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-"Anayasamızın 141/3 maddesinde "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır" hükmü yer almaktadır.
    Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 388. maddesinde; "Karar aşağıdaki hususları kapsar: 1. Kararı veren mahkeme ile hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin ad ve soyadları ve sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa kararın hangi sıfatla verildiği,
    2. Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adresleri,
    3. İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep,
    4 . Hüküm sonucu ile varsa kanun yolları,
    5. Kararın verildiği tarih ve hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin imzaları,
    Hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." Şeklinde ifade edilmiştir.
    Aynı kural HUMK.nun 389.maddesinde de "Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmayacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır." İfadelerine yer verilerek tekrarlanmıştır.
    Açıklanan bu hükümler en başta yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir ve emredici hükümlerden olup "Kamu düzeni" amacı ile vaz'edilmişlerdir. Bu hükümlerle getirilen anılan biçim koşulları hükmün açıklığı ve anlaşılırlığı kadar infaz kabiliyetini de sağlamak amacını taşımaktadır. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar. Hükmün hedefine ulaşmasını engeller, Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
    Görülmektedir ki, uyuşmazlıkların çözümünde yargıya düşen en önemli görevlerden birisi de açık ve net çözümler bulmak, anlaşılabilir, tutarlı kararlarla kamu düzen ve barışının sağlanmasına hizmet etmek olmalıdır. Hükmün açık ve net olması gereği hüküm sonucu ile sınırlı olmayıp, iddiaların tek tek ele alındığı, cevaplandırıldığı, hukuka ve yasaya aykırı bulunma ya da bulunmama nedenlerinin açıklandığı, yasal dayanakların gösterildiği, anlamaya ve denetime elverişli gerekçenin varlığını da gerektirir. Zira taraflar ancak gerekçe sayesinde hükmün hangi maddi ve hukuki sebebe dayandırıldığını anlayabilecekleri gibi Yargıtay denetimi de ancak kararın gerekçe içermesi halinde mümkün olacaktır. İşte bu nedenledir ki, kararın gerekçesinde hangi maddi vakıanın hangi hukuki sebeple davacıyı haklı gösterdiğinin açıklanması halinde ancak, HUMK.'nun 388. maddesine uygun bir kararın varlığından söz edilebilecektir. Gerek Anayasamız, gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile getirilen ve yukarıda açıklanan yasal düzenlemelerin nihai amacı da budur." (YHGK, 03.12.2003 t., 2003/4-776 E., 2003/720 K.)
    "Adil yargılanma hakkının içinde barındırdığı temel haklardan olan ve dayanağını insan onuru ile eşitlik ilkesinden alan, hukuki dinlenilme hakkının üç unsuru vardır. Bunlar, tarafların yargılama konusunda bilgilenme hakkı, yargılama ile ilgili açıklama ve ispat hakkı, bu açıklamaların mahkemece dikkate alınıp değerlendirilmesi yükümlülüğüdür. Gerekçe özellikle tarafların yargılamada dikkate alındığının, açıklama ve delillerinin değerlendirildiğinin bir göstergesidir...
    Kararın gerekçeli olması hukuk devletinin ve hukuki güvenlik ilkesinin de bir gereğidir. Zira, mahkemenin keyfilikten uzak şekilde, hukuka ve kanuna uygun karar verip vermediği ancak gerekçeden anlaşılabilir. Bu sebepledir ki, Anayasa'da kararların gerekçeli olması özel olarak vurgulanmıştır."(M…. Ö…., "Üst Derece Mahkemeleri Kararlarında Gerekçe", Türkiye'de İstinaf Mahkemelerinin Kurulmasından Sonra Yargıtay'ın Rolü Konferansı, Ankara 2007, s. 78-79)
    Mahkemece kurulan hükümde ise, tarafların istem ve yanıtının özetine yer verildikten sonra, "Davacı ile davalının bildirdiği kanıtlar toplanmıştır. Olay bir iş kazasıdır. İşveren ile sigortalının kusur oranları belirlenmiştir.
    Kusur raporuna göre de maddi tazminat raporu aldırılmıştır.
    Raporlar usule uygun şekilde hesaplanmıştır.
    Mahkememizce açılan davanın 6.030,06 YTL sinin kabulüne karar verilmesi gerekmiştir." Açıklamasıyla yetinilerek hüküm kurulmuştur.
    Yukarıda sıralanan hukuki olgular ışığında, hükme dayanak alınan kanıtlar ile bu kanıtların diğer kanıtlara oranla üstün tutulma gerekçelerinin irdelenip tartışılarak karar gerekçesinde denetime elverir biçimde açıklanması zorunluluğunu öngören yasal gereklere uyulmaksızın; soyut bir yaklaşımla ve gerekçeden yoksun biçimde hüküm kurulmuş olması;
    2-İşkazası üzerinde etkili davranışların kusur oranı yönünden değerlendirmesini yapacak bilirkişi kurulu, iş kazasının gerçekleştiği iş kolu ile işçi sağlığı ve işgüvenliği alanında uzman kişilerden seçilmeli; mahkemece, kabul edilen maddi olgular ışığında yapılacak incelemede; mevzuat uyarınca hangi önlemlerin alınması gerektiği, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığı ve alınmış önlemlere sigortalının uyup uymadığı yönleri irdelenerek, bilirkişi raporunda yargısal denetime elverir biçimde ortaya konulmalıdır.
    Davalı işverene ait işyerinde şoför olarak çalışan ve Ç……. alışveriş Merkezine ürün götüren sigortalının, ürünün bırakılacağı bodrum katta başka aracın malzeme indirmekte olduğunu görerek beklememek için 4 tekerli el arabasıyla ürün indirmek isterken, el arabasının 100 kg civarı ağırlığı ve yüklediği 250 kg kadar yükün ağırlığı karşısında, el arabasını durduramayarak, el arabası ile diğer araç arasına sıkışması biçiminde gerçekleşen kazada, işverenin işçi sağlığı ve işgüvenliği kurallarına aykırı davranışlarının etki oranını tespit amacıyla yapılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenerek hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda, işverenin kusur oranı % 50 olarak belirlenmiştir. Raporu düzenleyen bilirkişi kurulu ise inşaat, kimya ve makine mühendislerinden oluşturulmuş; kazanın önlenebilmesi için alınması gereken önlemlerin somut olay yönünden uygulanabilirliği ve işyeri koşullarına uygunluğu somut verilerle ortaya konulmamıştır.
    İşkazası nedeniyle a, işgüvenliği müfettişi tarafından düzenlenen 22.12.2003 tarihli rapord işverenin % 20, sigortalının ise % 80 oranında kusurlu olduğu sonucuna varılmıştır. Sigorta müfettişi tarafından yapılan inceleme sonucu düzenlenen 28.09.2004 tarihli raporda ise, sigortalının 506 sayılı Yasanın
    111. maddesi uyarınca bağışlanmaz kusurlu olduğu görüşüne yer verilmiş ve sigorta yardımları konusunda davacı Kurum tarafından anılan hüküm uygulanmıştır. 506 sayılı Yasanın 111. maddesinde yer alan, "Tehlikeli olduğu veya hastalığa sebebolacağı bilinen yahut yetkili kimseler tarafından verilen emirlere aykırı olan veyahut açıkça izne dayanmadığı gibi hiçbir gereği veya yararı bulunmayan bir işi elinde olarak sigortalının yapması veya yapılması gerekli bir hareketi savsaması kusurun bağışlanmazlığına esas tutulur." Düzenlemesi; işgüvenliği müfettişi tarafından düzenlenen rapordaki bulgular ile tarafların sunduğu kanıtlar ve bilirkişi raporuna yönelik itirazlar göz önünde bulundurularak; yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında kusur aidiyeti yönünden bilirkişi incelemesi yaptırılarak; elde edilen raporla varılan sonucun dosyadaki kanıtlar ışığında değerlendirilmesiyle, kusur oranları yönünden çelişkiden uzak bir sonuca varılması gereğinin gözetilmemiş olması;
    3-22.03.2006 onay tarihli gelirlerin peşin sermaye değerini gösteren tablo, 6932,95 TL'lik ilk peşin sermaye değerli gelir ile 104,47 TL'lik sosyal yardım zammı değeri yanında, TÜFE oranları uyarınca gelirde gerçekleşen artışları da içerdiği halde; tabloda yer alan toplam değerin ilk peşin sermaye değerli gelir olarak kabulünden hareketle sonuca varılması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 15.09.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/6806 E., 2009/15685 K.
    İŞ KAZASINI BİLDİRME
    "İçtihat Metni"
    Davacı, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan masraflardan oluşan sosyal sigorta yardımlarını 506 sayılı Kanunun 26. maddesi hükmü gereğince davalıdan tazminine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkemece; ilamında belirtildiği şekilde, iş kazasının oluşumunda %60 kaçınılmazlık faktörünün, %40 sigortalı kusurunun etkili olduğu, işverene ise atfedilecek kusur bulunmadığının kabulüyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Hükmün, davacı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ş… Ö… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan masraflardan oluşan sosyal sigorta yardımlarını 506 sayılı Kanunun 26. maddesi hükmü gereğince tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, sigortalı tarafından açılan tazminat davası sürecinde elde edilmiş olup, olayın %40 sigortalı kusuru, %60 kaçınılmaz olduğu sonucuna varan bilirkişi raporundaki değerlendirme esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; mahkemenin hükmü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesinde düzenlenmiş bulunan rücu davaları, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan basit rücu hakkına dayalı olup; sigortalı veya haksahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davalarında alınan kusur tespitine ilişkin bilirkişi raporuyla ulaşılan sonuçlar, rücu davasında bağlayıcı nitelikte bulunmamakta; 506 sayılı Yasanın 26. Maddesi çerçevesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden ayrıntılı irdeleme içermesi halinde güçlü delil olarak kabul edilebilmektedir.
    Kusur durumu saptanırken, iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerektiğinin, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığının ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığının 4857 sayılı Kanunun 77. maddesi hükmü doğrultusunda raporda tartışılması gerekir. İşverenin tamamen kusursuz kabul edilebilmesi için ise, anılan madde gereğince işyerindeki işçilerin sağlığı ve iş güvenliğini sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak, uygun çalışma ortamı hazırlamak, araçları noksansız bulundurmak, işçileri etkin bir biçimde denetlemek, gözetlemek, bütün yükümlülüklerini özenle yerine getirmesi gerekir.Kaçınılmazlıktan ise, işveren tarafından tüm bu önlemler alındığı ve kazalı da bu önlemlere uyduğu halde kaza meydana gelmişse söz edilebilecektir."Kaçınılmazlık, sosyal sigortalar uygulamasında, hukuksal ve teknik anlamda, olayın meydana geldiği tarihte geçerli olan bilimsel ve teknik tüm önlemlere rağmen zararın meydana geldiği ve önlenemediği durumları anlatan bir kavram…"(Prof.Dr. A. Can Tuncay, Kurumun işverene Rücuu-Olayda Kaçınılmazlık Durumu, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 4, s. 185) olup; bu halin kabulünün koşulu, "…vuku bulan olaya karşı koyulmazlık hali ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen gerçekleşmesi önlenemeyen ve objektif bir kaçınılmazlık durumunun söz konusu olmasıdır. Umulmadık bir hal kaçınılmazlık olarak nitelenemeyecektir. Ummamak, ummayı düşünmemek ve zarar verici olay ile karşılaşmak, kaçınılmazlık olarak değerlendirilemez. "(Prof.Dr. Berin Engin, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İşverene Rücuya Nasıl Bakıyor?, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 4, s. 139)
    Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyerleri ve eklerinde bulunması gereken sağlık şartlarını, kullanılacak alet, makineler ve hammaddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde işkazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmektedir. Burada amaçlanan yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.
    Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olmuş hareketinin işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bulunup bulunmadığının tespiti işidir.
    Bu konuda yapılacak ilk yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespiti işidir. Mevzuat hükümlerince öngörülmemiş, fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa, bunların dahi tespiti zorunluluğu açıktır. Bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı (=işverenin koruma tedbiri alma ödevi), alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı, duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı (=işçinin tedbirlere uyma yükümlülüğü) ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanacaktır.
    Sorumluluğun saptanmasında kural, sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini göz önünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürütmektir.
    Yukarıdaki bilgiler ışığı altında; dava konusu iş kazasında, iş kazasının gerçekleştiği iş kolu ile, işçi sağlığı ve işgüvenliği alanında uzman kişilerden seçilecek bilirkişi kurulundan, yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yapılacak incelemeyle; mevzuat uyarınca hangi önlemlerin alınması gerektiği, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığı ve alınmış önlemlere sigortalının uyup uymadığı yönlerinin yargısal denetime elverir biçimde irdelenip, çelişkiden uzak rapor alınması gereği üzerinde durulmaksızın, kusur aidiyeti konusunda eksik ve yetersiz incelemeye dayalı kusur raporu esas alınmak suretiyle sonuca varılması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 15.10.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/6102 E., 2008/2752 K.
    İCRA DAİRESİNİN YETKİSİNE İTİRAZ
    İCRA TAKİBİNE YAPILAN İTİRAZ
    YETKİ İTİRAZI
    "İçtihat Metni"
    Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi M...... T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Davanın yasal dayanağı 506 Sayılı Yasanın 26. maddesi ile İcra İflas Kanununun 67. maddesi olup, dava; iş kazası sonucu yaralanan sigortalı sürücüye Kurumca yapılan tedavi gideri ve geçici işgöremezlik ödeneğinden oluşan sosyal sigorta yardımlarının ferileriyle birlikte tahsili için borçlular aleyhine girişilen icra takibine vaki itirazın iptali ile icra takibinin devamına ve borçluların %40 icra inkâr tazminatı ile sorumlu tutulması istemine ilişkin olup, mahkemece, itirazın iptaline ilişkin istemin kısmen kabulüne, alacak likit olmadığından icra inkar tazminatına yönelik talebin reddine karar verilmiştir.
    Davalı limitet şirket sigortalısı olan sürücünün, satın alınan camları getirmek üzere gönderildiği diğer davalı Çayırova Cam Sanayi Anonim Şirket'e ait cam fabrikasında yükleme yapıldığı sırada düşerek 04.04.2001 tarihinde zararlandırıcı sigorta olayına maruz kaldığı, iş kazasının Gebze'de meydana geldiği, davalı işveren limitet şirketin ikametgâhının Büyükçekmece olduğu icra takibinin ise Bakırköy İcra Müdürlüğü'nde yapıldığı, kendisine Büyükçekmece'de ödeme emri tebliğ edilen işveren şirketin süresinde ve yöntemince icra dairesinin yetkisine itiraz ettiği anlaşılmaktadır.06.10.2004 tarih E:2004/19-410 K:2004/471 karar sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında belirtildiği üzere; itirazın iptali davasının görülebilmesi için, öncelikle ortada takip hukuku kuralları çerçevesinde yasaya ve yöntemine uygun şekilde yapılmış geçerli bir icra takibinin bulunması gerekir. Bir icra takibinde icra dairesinin yetkisine itiraz edilmiş ise, önce bu itiraz incelenip sonuçlandırılmalıdır. Zira, yetki itirazı karara bağlanmadıkça ortada hukuken geçerli bir takip olduğu söylenemez. Bu nedenle, itirazın iptali davasını gören mahkeme öncelikle bu yönü inceleyip karara bağlamalıdır. Esasen itirazın iptali davasına bakma yetkisi takibin yapıldığı yer mahkemesine ait olduğundan mahkemenin icra dairesinin yetkisine yönelik itirazı incelemesi zorunludur. Mahkeme bu inceleme sonucunda kendisinin yetkili olup olmadığını da belirlemiş olacaktır. Yine, mahkemenin açıklanan yönde yapacağı inceleme ve değerlendirme bakımından kendi yetkisine yönelik bir itirazın bulunup bulunmaması da önem taşımaz. Açıklanan Hukuk Genel Kurulu kararı gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm tesis edilmiş olması, usul ve yasaya aykırı görülmüştür.
    O halde; tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davalılara iadesine, 04.03.2008 gününde oy birliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/16737 E., 2007/5469 K.
    EKSİK İNCELEME İLE KURULAN HÜKÜM
    HAL VE MEVKİİN İCABI
    İŞ KAZASI SONUCUNDA ÖLEN SİGORTALI
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Mustafa Arınmış tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, 19.08.1997 tarihinde bir grup teröristin silahlı saldırısı sonucu ölen Hafik ilçesi Kızıldağ Krom Madeni işyeri sigortalısı Sezgin'ın hak sahiplerine yapılan sosyal sigorta yardımları sonucu meydana gelen Kurum zararının 506 sayılı Kanunun 26'ncı maddesi uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, mahkemece, davanın reddi kararı verilmiş ise de, yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmaya elverişli değildir.
    Mahkemece alınan 18.07.2005 tarihli kusur raporunda, 2495 sayılı Yasa kapsamında fiziki önlemler almayan işveren'in % 25, teröristlerin % 75 oranında kusurlu olduğu belirtilmiş, hükme dayanak alınan 08.03.2006 tarihli raporda ise, davalılara kusur verilmemiştir.
    Davanın yasal dayanağı 506 Sayılı Kanunun 26'ncı maddesindeki "İş kazası ..., işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca sigortalıya veya haksahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerinin 22'nci maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı ..., 3'üncü bir kişinin kasıt veya kusuru yüzünden olmuşsa, Kurumca bütün sigorta yardımları yapılmakla beraber zarara sebep olan 3'üncü kişilere ... rücu edilir." düzenlemesi gereği, davalıların rücu alacağından sorumluluğu ancak, maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür.
    506 Sayılı Kanunun 26'ncı maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde; mahkemece, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içerisindeki tüm deliller takdir olunarak varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir.Bundan başka bu tür davalarda, konuda uzman bilirkişi ya da bilirkişi kurulunun, olayda ki tarafların kusur durumunu saptarken 506 Sayılı Yasanın 26, (olay tarihi itibariyle yürürlükte olan) 1475 sayılı Yasanın 73, 4857 sayılı Yasanın 77 ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2 ve diğer maddelerine uygun olarak, iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerekeceğini, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığını ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığını ve dayanağı mevzuat hükümleri ayrıntılarıyla irdelenerek gösterilmeli, soyut ifadelerin kullanımı ile yetinilmemelidir.
    Bu yasal düzenlemeler çerçevesinde mahkemece, tarafların kusur oranlarının gerçeğe uygun olarak tespiti ve kusur raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi için; zararlandırıcı sigorta olayı meydana geldikten sonra davalı işverenin işyerinin 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun kapsamına alınmasına ilişkin talebinin sonucu, zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinden önce böyle bir başvuru yapılıp yapılmadığı, davaya konu zararlandırıcı sigorta olayının meydana geldiği maden ocağına terörist saldırı ihbarı bulunup bulunmadığı, bu tür saldırı ihtimaline karşı güvenlik güçlerinden koruma talep edilip edilmediği, saldırı ihbarı veya koruma talebi olduğunun belirlenmesi halinde güvenlik güçlerinin ne gibi tedbirler aldığı araştırılıp aydınlığa kavuşturulduktan sonra, işyerinde iş güvenliği tedbirlerini alma ve bu tedbirlere uyulması için gerekli eğitim ve denetim yetki ve sorumluluğunun işverenlere ait olduğunun dikkate alınması istenerek, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile zararlandırıcı sigorta olayının meydana geldiği iş kolunda uzman bilirkişiler kurulundan yöntemince düzenlenmiş, davalılar işveren ve İç İşleri Bakanlığının gerçek kusur durum ve oranlarını belirleyen kusur raporu alınarak, dosyadaki bilgi ve kanıtlar ışığında değerlendirilip, sonucuna göre bir karar verilmesi gereğinin gözetilmemesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Öte yandan, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26'ncı maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesinin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile, 26'ncı maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün, Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş bulunması, Anayasanın 153'üncü maddesine göre, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması, iptal kararının Resmi Gazetede yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76'ncı maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulünün doğal bulunması, 26'ncı maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirlerin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Bu bağlamda hemen belirtmek gerekir ki, eskiden olduğu gibi maddi zarar (Tavan) hesabı yapılması gerekmemektedir. Öte yandan, tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Zira, bu tür rücu davaları Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce halefiyet esasına göre açılmakta iken, iptal kararından sonra kanundan doğan bağımsız rücu alacağına dönüşmüş olup, yasa maddesi bu haliyle yorumlandığında artışların istenilemeyeceği sonucuna ulaşılacağında kuşku ve duraksamaya yer yoktur.
    Ayrıca, tazmin sorumlularının sorumluluğunun belirlenmesinde; işbu rücu davasında, Borçlar Kanununun 51'inci maddesine dayanarak dayanışmalı sorumluluk esasları çerçevesinde, rücu alacağının teröristlerin kusuruna ilişkin kısmının da davalılardan tahsili istenmiş olup, kusurlu olduğu tespit edilen davalıların, teröristlere rücu olanağının bulunmadığı, sigortalının ölümünde kusurlu olanların eyleminin taksire dayanıp, teselsül hükümlerine göre sorumlu oldukları, teröristlerin eyleminin ise kasta dayandığı bu gibi durumlarda; "hal ve mevkiin icabı" olarak Borçlar Kanununun 43 ve 44'üncü maddeleri hükümlerine göre takdir edilecek oranda haksahiplerine bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerinin tamamından hakkaniyet indirimi yapılması gereği de gözardı edilmemelidir.
    Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme sonucu yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O hâlde, davacı Kurum Avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 09.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.




     
  3. Mustafa ESEN

    Mustafa ESEN TÜİSAG Üyesi

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/6503 E., 2007/7718 K.
    BİLDİRİLMİYEN SİGORTALILAR İÇİN YAPILACAK İŞLEM
    İŞGÖRMEZLİK
    İŞVERENİN SORUMLULUĞU
    TAZMİNATIN TENKİSİ
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; iş kazasından doğan rücuan tazminat istemine ilişkin olup, yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 10. maddesidir. Somut olayda 506 sayılı Kanunun 9 ve 10. maddesindeki koşulların oluştuğu ve zararlandırıcı sigorta olayında sigortalının %40 kusurlu olduğu dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılmaktadır.
    Sosyal Sigortalar Kanununun 10. maddesinde, sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde meydana gelen iş kazası yada meslek hastalığı nedeniyle sigortalının uğradığı tüm zararlar Kurumca karşılanır, ancak "yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen süreye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir (m.10/son) hükmü yer almaktadır. Görüldüğü gibi, işverene rücu edilebilmesi için, 26. maddede olduğu gibi özel bir kusur koşulu öngörülmemiş, işverenin kusursuz olması halinde dahi sorumlu tutulmuş, yine işverenin sorumlu olacağı tazminatın üst sınırı bakımından 26. maddede öngörülen" sigortalının işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı" olduğuna ilişkin ibare de 10. maddeye alınmamıştır. Anayasa Mahkemesinin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı Kararı ile 26. maddedeki "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı yada hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu hakkından düşülmesine imkan yoktur. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra kurumun rücu hakkı kanundan doğan bağımsız rücu hakkına dönüşmüştür.
    Dairemiz, Anayasa Mahkemesinin iptali kararından önceki görüşüne göre, 10. maddeye dayanan rücu davalarında da tıpkı 26. maddede olduğu gibi bağlanan gelirlerdeki artışın tavan zararla sınırlı biçimde işverenden istenebileceği, bir bakıma 26. maddede öngörülen halefiyet ilkesinin 10. maddeye kıyasen uygulanabileceği kabul edilmekteydi.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gerekçesinde açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir.
    506 sayılı Kanunun 10. maddesinde 26. maddede öngörülen "sigortalının veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" ibaresi de yer almamıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş; işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek ilk peşin değerli gelirden Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmetmek gerekir.
    Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddelerine göre hakkaniyet indirimindeki yöntem ise, sigortalının müterafik kusurunun bir miktarını işverenin kusuruna eklemek, işveren kusursuz ise ilk bağlanan gelirin peşin değerinden %50'den az olmamak üzere indirim yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmedileceği göz önünde tutulmalıdır.
    Sonuç olarak mahkemenin 506 sayılı Kanunun 9 ve 10 madde koşullarının varlığı ve hakkaniyet indirimine ilişkin kabulü yerinde ise de, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile ortaya çıkan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalı işveren vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine,14/05/2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/3991 E., 2007/4921 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    MADDİ ZARAR HESABI
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    İŞ KAZASINDAN DOĞAN RÜCU TAZMİNATI DAVASININ DAYANAĞI 506 SAYILI YASA'NIN 26. MADDESİNİN KURUMUN RÜCU ALACAĞINA İLİŞKİN TAVAN MİKTARI DÜZENLEYEN HÜKMÜNÜN ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLİP İPTAL HÜKMÜNÜN DE YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ NEDENİYLE KURUMUN RÜCU HAKKI BASİT RÜCU HAKKINA DÖNÜŞMÜŞ OLMASI KARŞISINDA, İLK PEŞİN DEĞERLİ GELİRLERİN TAZMİN SORUMLULARININ KUSURUNA İSABET EDEN MİKTARLA SINIRLI ŞEKİLDE HÜKÜM KURULMASI GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanun'un 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mah-kemesi'nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı resmi gazete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki
    "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş bulunması, Anayasalın 153. maddesine göre, Anayasa Mahke-mesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması, iptal kararının resmi gazete'de yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulünün doğal bulunması, 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirlerini tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Bu bağlamda hemen belirtmek gerekir ki, eskiden olduğu gibi maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmemektedir. Öte yandan, tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı gözönünde bulundurulmalıdır. Zira bu tür rücu davaları Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce halefiyet esasına göre açılmakta iken, iptal kararından sonra kanundan doğan bağımsız rücu alacağına dönüşmüş olup, yasa maddesi bu haliyle yorumlandığında artışların istenilemeyeceği sonucuna ulaşılacağında kuşku ve duraksamaya yer yoktur.
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 02.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/4957 E., 2006/7462 K.
    AKDİ ZAMANAŞIMI
    ZAMANAŞIMI DEF'İ
    "İçtihat Metni"
    İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalılar Avukatlarınca istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 23.05.2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü TEDAŞ adına Av. E......ve diğer davalılar adlarına Av. C.... ve davalı asiller, M..... ile Y..... geldi. Karşı taraf adına kimse gelmedi. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların ve davalı asillerin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-1992/3 Esas, 1994/3 Karar 01.07.1994 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurul Kararı uyarınca; 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesinde düzenlenen rücu davalarının, kanundan doğan ve temelinde geri alma hakkı bulunan, kendine özgü nitelikte halefiyet hukuksal ilkesine dayalı, on yıllık akdî zamanaşımına (BK 125. md.) tâbi davalar olduğu; zaman aşımının başlangıcının ise, zarara ve faile ıttıla tarihi olup; zarara ıttıla, gelirler yönünden , gelir bağlama kararı veya her bir gelir artışının Kurum yetkili organınca onaylandığı tarih, masraflar yönünden ise, her masrafın sarf ve ödeme tarihi olarak esas alınacağı hükme bağlanmıştır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesinin 2. fıkrası çevresinde açılan rücu davaları ise, Borçlar Kanunu'nun 60. maddesine göre 1 ve herhalde sigorta olayının meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Bir yıllık zamanaşımının başlangıcı zarara ve faile ıttıla tarihidir.
    TEDAŞ çalışanı sigortalının 14.12.2000 tarihinde geçirdiği işkazası nedeniyle yapılan müfettiş incelemeleri sonucunda düzenlenen 28.2.2001 tarihli iş güvenliği müfettişi raporu ile, 06.4.2001 tarihli sigorta müfettişi raporlarında, ekip şefi konumundaki Mehmet ile Yunus'un iş kazasının oluşumuna kusurlu davranışlarıyla etkide bulundukları tespiti yer almış ve bu tespitlerden hareketle, sigortalı için yapılan tedavi harcamalarıyla geçici işgöremezlik ödeneklerinin tazminine yönelik Aksaray 1. Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi'nde açılan 2002/63 E. Sayılı rücuan tazminat davasında bu kişilere de husumet yöneltilmiş ve tazminle sorumluluklarına hükmedilmiştir.
    Yukarıda sıralanan hukuksal ve maddi olgular ışığında değerlendirme yapıldığında; işveren dışındaki gerçek kişiler yönünden Kurum yetkili organlarının faile ıttıla tarihinin, Kurum müfettişince düzenlenen rapor ve buna dayalı olarak 11.01.2002 tarihinde açlan ilk dava tarihinden sonraya taşınmasının mümkün bulunmadığı; eldeki davaya konu gelirlerin onay tarihinin ise, 26.10.2001 tarihi olduğu ve anılan davalılar vekilinin de yöntemince zamanaşımı def'i ileri sürdüğü gözetildiğinde, dava tarihi olan 03.11.2004 tarihi itibariyle davalılar M.... ile Y.... yönünden faile ve zarara ıttıla tarihinden itibaren bir yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğinden, M.... Ç.... ile Y..... B.... hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi yasal zorunluluğu belirgindir.
    Ancak, işveren yönünden davanın zamanaşımına uğramadığı; zamanaşımı def'inin ise borcu ortadan kaldırmayıp bunu ileri sürene borcu yerine getirmekten kaçınma yetkisi verdiği, teselsül hükümlerine dayalı olarak açılmış olan eldeki davada ise borçluların her birinin borcun tamamından tek başına sorumlu olduğu bu nedenle de, zamanaşımı def'inin ancak bunu ileri süren müteselsil borçlu hakkında hüküm doğuracağı, borçlu işverenin borcun tümünden sorumluluğuna etkide bulunmayacağı hukuksal gereğine uygun karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması,
    2-Dosya kapsamında bulunan gelir bağlama kararında; işkazasına bağlı olarak sağ ayak baş parmağı ile sol ayak küçük parmağının kesilmesi ve sağ el ayasında ağır yanık oluşması nedeniyle gerçekleşen % 49 meslekte kazanma güç kaybı oranı bakımından kontrol muayene kaydı bulunmasına, giderek bu durumun gerek rücu alacağı, gerekse tavanı oluşturan miktara doğrudan etkili bulunmasına karşın, sonucu araştırılarak, sigortalının kesinleşen meslekte kazanma güç kaybı oranının belirlenmesi, bir değişiklik bulunduğunun anlaşılması halinde ise, oluşacak farklılığın peşin değerli gelir ile gerçek zarar tavan değerine etkisi üzerinde durulmaksızın hüküm kurulmuş olması,
    3-Kişinin beden ve fikir gücünün kazanç getirecek şekilde kullanılması olarak tanımlanan çalışma gücünün kayıp veya azalması halinde, bu kayıp veya azalmadan kaynaklanan zarar, tazminat hukuku ilkeleri uyarınca, geleceğe ilişkin varsayıma dayalı bir hesaplamayla belirlenebilmektedir. Kuşkusuz çalışma gücündeki azalma oranı, zarar tespiti yönünden gözetilecek unsurların başında gelmektedir. Zira,çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararın hesabı, çalışma yaşamı süresiyle sınırlı olarak yapılabilmektedir. Kazanç kayıplarının belirlenmesinde, işçinin aktif olduğu iş görebilme dönemi dikkate alınabilmekte; bu dönemi takip eden pasif dönem içinde gerçekleşecek zararların ise, mahrum kalınan yaşlılık aylıklarından oluştuğu varsayılmaktadır. Kişinin daha fazla efor sarf ederek çalışma yaşamını sürdürebildiği ve bu çalışmasına dayalı olarak pasif yaşam dönemini güvence altına alabildiği durumlarda, kişinin pasif yaşam süresi için bir kazanç kaybından ve kazanma gücü kaybına dayalı zararından da söz edilmesi mümkün olamamaktadır.
    Kurumun rücu davasına egemen ilkeler, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik halinde, sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranına bağlı olarak tazmini gereken zarar tavan değerinin belirlenmesinde, sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranındaki yoğunluk dikkate alınarak, zararlandırıcı sigorta olayı tarihindeki bakiye ömrüne göre aktif dönem ile pasif dönem hesabı yapılabilir. Sigortalının, iş kazası sonucunda meslekte kazanma gücünü 2/3'ün altında bir oranla yitirmesi halinde ise; aktif dönemdeki çalışmayla ileride yaşlılık aylığına hak kazanması üstün olasılık içinde bulunduğundan, böylesi durumlarda, pasif dönemin gerçek zarar tavan hesabından dışlanması yerleşik içtihatların gereğidir.
    Sigortalının sürekli işgöremezlik oranı yönünden öngörülen kontrol muayene kaydına ilişkin inceleme sonucunda belirlenen oranın yukarıdaki açıklamalar ışığında değerlendirilmesi gereği bulunmakla birlikte; mevcut meslekte kazanma güç kaybı oranına göre, pasif yaşam süresinin gerçek zarar tavan hesabından dışlanması gereğinin gözetilmemiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davalılar Avukatları yararına takdir edilen 450.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine,23.05.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2006/11602 E., 2006/16510 K.
    İçtihat Metni
    Davacı, meslek hastalığı sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-Dava; meslek hastalığı sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalı işçi C……….. T……. için kurumca yapılan Sosyal Sigorta yardımlarının 506 sayılı Kanunun 26. maddesi uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, 05.05.1951 doğumlu olup, işe girişten önce yöntemince düzenlenmiş sağlık raporu alındıktan sonra 06.05.1974 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Taşkızak Dersanesinde aliminyum, prinç, çelik ve pik malzemelerin torna ile şekillendirildiği torna atölyesinde işe başlayan sigortalının, önce tonracı, bilahere postabaşı olarak 20 yıl 3 ay 5 gün çalıştıktan sonra 11.08.1994 tarihinde yakalandığı pnömokonyoz(meslek hastalığı) soncu %12.1 oranında meslekte kazanma güç kaybına uğradığı, işyeri denetim tutanaklarına göre işyeri çalışanlarına toz maskesi ve benzeri koruyucu melbusatların verildiği dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılmaktadır.
    Mahkemece; zararlandırıcı sigorta olayında, %75 oranında kaçınılmazlık veya kötü tesadüfün etken olduğu, sigortalının kusursuz, davalı işverenin %25 kusurlu olduğu kabul edilerek hüküm kurulmuş ise de; hükme dayanak yapılan kusur raporunun yöntemince düzenlenmediği anlaşılmaktadır.
    Dairemiz ve giderek Yargıtay tarafından benimsenen ve uygulamada 32 yıl formülü olarak adlandırılan yöntem uyarınca tarafların kusur oranlarının tespiti gerekir. Öncelikle, sigortalının davalı işyerinde yaptığı iş, çalışma süresi çalışma ortamındaki süre ve koşullar gerekirse mahallen keşif yapılarak saptandıktan ve buna göre sigortalıda oluşan meslek hastalığı ile işyerindeki koşullar birlikte değerlendirilerek hastalığın oluşması ve ilerlemesi bakımından illiyet bağının bulunup bulunmadığı belirlendikten, sigortalının işyerinde 32 yıldan daha az süre çalıştığı da gözetilerek, kaçınılmaz maluliyet oranı; çalışılan yıl sayısı:32, yıl ortalaması ile çarpılarak belirlenmelidir. Somut olayda sigortalının 18 yaşından sonra çalışmaya başladığı anlaşıldığından her yıl için 32 yıldan 3 yıl indirilerek kaçınılmaz maluliyet oranı belirlenmeli, artık yaşlar için orantılama yoluyla indirime gidilmelidir.
    Mahkemece, yukarıda belirlenen ilkeler doğrultusunda kusur raporu alındıktan sonra 10.03.2006 tarihli hesap raporundaki veriler dikkate alınarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 14.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2006/598 E., 2006/14003 K.
    İçtihat Metni
    Davacı, trafik işkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, Davacı SSK Başkanlığı, davalı S.S.Ü…… Konut Yapı Kooperatifi Başkanlığı ve davalı A..'nin temyiz itirazlarının tüm, davalı B......nin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-Dava; işe girişi süresinde Kuruma bildirilmediği ileri sürülen sigortalı işçi S……..'nin 10.04.2000 tarihinde meydana gelen trafik-iş kazası sonucu ölümü üzerine Kurumca sigortalının haksahiplerine yapılan sosyal sigorta yardımlarının 506 sayılı Kanunun 10 ve 26.maddeleri uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, mahkemece belirlendiği gibi sigortalının 13.02.1992 tarihinden kaza tarihine kadar davalı işyerinde kesintisiz ve sürekli çalıştığı ve bu çalışmalarının eksiksiz olarak Kuruma bildirildiği çekişmesiz bulunduğundan somut olayda 506 sayılı Kanunun 9 ve 10.maddelerindeki koşulların oluşmadığı, zararlandırıcı sigorta olayında, sigortalının %20, davalı S.S.Ü…… Konut Yapı Kooperatifi Başkanlığının %35, davalı A……'nin %5, ölen sigortalının eşi olan davalı B.......'nin %40 oranında kusurlu olduğu, 506 sayılı Kanunun 26.maddesi ve %80 kusura göre haksahiplerinin maddi zararlarının; sırasıyla eşi (davalı) Bahriye için 31.262.18 YTL, kızı Demet için 8.219.74 YTL ve oğlu Onur K……. için 3.455.31 YTL olarak hesaplandığı dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılmaktadır.
    Somut olayda tartışılması gereken hukuksal sorun; zararlandırıcı sigorta olayında vefat eden sigortalının eşi olan davalı B......'nin, maddi zarar (Tavan) miktarından sorumluluğunun nasıl belirleneceğine ilişkindir. Davalı B...... dışındaki diğer davalılar yönünden, 506 sayılı Kanunun 26.maddesi çerçevesinde belirlenen maddi zarar miktarlarından, bu miktarlarla sınırlı şekilde sorumlu oldukları hususunda herhangibir duraksama yoktur. Sigortalının ölümü üzerine haksahibi konumundaki davalı eş B...... ile çocukları D....ve O.... K…….'e Kurumca ölüm geliri bağlanmış ve bilahare bağlanan bu gelirler nedeniyle uğranılan zararın tazmini için tüm davalılar aleyhine işbu rücu davası açılmıştır. Sigortalıların ve ölümleri halinde haksahiplerinin ekonomik yönden güçsüz, günü gününe ve kıtı kıtına geçinen kişiler olduğu bilinen bir gerçektir. 506 sayılı Yasada, işverenlik ile haksahipliğinin birleşmesi halini düzenleyen ve bu gibi hallerde Kurum zararının nasıl tahsil edileceğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır.
    Dairemizin 27.05.2002 gün ve 2002/2137-4827 sayılı kararında da açıkça belirtildiği gibi, sigortalının babasız kalan çocuklarının; kedilerine bağlanan gelirlerin tahsili için dava açılması hallerinde, işveren durumunda bulunan annelerinin rücu tazminatının tümünden sorumlu tutulduğunda Kurumca bağlanan sosyal yardımların bir kesiminden yararlanamamış duruma düşmeleri nedeniyle davalı Bahriye yönünden, Borçlar Kanununun 43 ve 44.maddeleri uyarınca rücu alacağının miktarlarından, başka bir anlatımla tüm haksahipleri için belirlenen tavan değerlerden bir miktar hakkaniyet indirimi yapılması gerekir.
    O hâlde mahkemece yapılacak iş; Borçlar Kanununun 43 ve 44.maddeleri uygulanmak suretiyle davalı B...... yönünden uygulanacak tavan belirlenerek, B.......'nin sorumluluğunun, bu miktarla sınırlı şekilde diğer davalılarla birlikte müştereken ve müteselsilen, artan tavan değerlerden ise sadece diğer davalıların yine müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarına karar vermekten ibaret olup bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O hâlde davalı Bahriye'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA; temyiz harcının istek hâlinde davalılardan Bahriye 'ye iadesine, Üyeler S.... ve A..'nin muhalefetlerine karşı; Başkan Coşkun, Üye Süleyman ve Üye Neslihan 'ın oylarıyla ve oyçokluğuyla 06.11.2006 gününde karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    Sosyal Sigortalar Kurumu vekili; 11.04.2000 günü S.S.Üçkaya Konut Yapı Kooperatifi inşaatında Kooperatifin mermer işlerini yapan davalı B......'nin işçisi S......nin inşaatta mermer ölçüleri alırken, 6. katın asansör boşluğundan zemine düşüp ölmesi sonucu; haksahiplerine bağlanan gelirlerin bir kısmını, 506 sayılı Kanunun 10 ve 26. ncı maddelerine göre davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir. Mahkeme, rücu olayında; Davalı Kooperatifi %35, A... 'yi %5, B......'yi %40, sigortalıyı %20 kusurlu bularak 26.ncı madde yönünden davanın kabulüne, 10. ncu maddenin koşulları oluşmadığından, bu maddeye dayalı istemin reddine karar vermiştir. Dairemiz; işkazasında ölen sigortalı S..... 'nin davalılardan Bahriye 'nin kocası olduğunu, bu nedenle rücu alacağından Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44.ncü maddeleri gereğince bir miktar indirim yapılmasına değinerek mahkeme kararını bozmuştur.
    Dairemizin bozma kararına aşağıdaki nedenlerle katılamıyoruz. Bunlar:
    1- Dairemiz işveren ve haksahipliği sıfatının bir kişide birleşmesi halinde Kurum zararının tahsiline olanak veren bir hüküm bulunmadığını söylediği halde, davalılardan B...... M........'ın sorumluluğunun yasal dayanağını göstermeden sorumluluğu cihetine gitmiştir. Bu yönden; sorumluluğu bulunmayan bir kişinin sorumlu tutulması ve sorumluluğundan Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44.ncü maddelerine göre indirime gidilmesi, hukuken geçerli ve yeterli bir bozma kararının mevcudiyetinden söz etmek olanaklı değildir.
    2-Dairemizin istikrar kazanmış içtihatlarında, hatır taşımacılığı sözkonusu olduğunda; açılan rücu davalarında Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44.ncü maddelerine göre bir indirime gidilmektedir. Bunun dışında, işverenin olayda az kusurlu bulunması halinde; istenilen rücu alacağı O'nu müzayakaya düşürecekse, bu durumda, yine, Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44.maddeleri gereğince bir indirime yer verilmektedir. Şayet,rücu alacağından birden fazla sorumlu tutulacak kişi varsa, yani, rücu davası birlikte kusur durumu gözönünde tutularak açılmışsa, artık, mahkeme Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44.ncü maddelerine göre indirime gidemez.
    3-Bu rücu davasında; S…….. M……….'ın işkazası sonucu ölümü nedeniyle, eşi davalı B...... M.........a ve 2 çocuğuna ölüm geliri bağlanmıştır. Sosyal Sigortalar Kurumu halefiyet yoluyla bu kişilere bağlanan ölüm gelirlerini davalılardan istemiştir. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 76.ncı maddesi gereğince; "Hakim re'sen Türk Kanunları mucibince hüküm verir" kuralını gözönüne alarak, bu rücu davası ile ilgili hukuki tavsifi yapacak ve buna göre, olaya uygun düşecek kuralı kendisi tespit edecektir. Borçlar Kanunu'nu 116/1. maddesi; "Alacaklılık ve borçluluk sıfatlarının bir şahısta içtimaiyle borç sakıt olur" kuralını düzenlediğinden, bize göre; bu kural uyarınca davalı B...... 'yi sorumlu tutmak mümkün değildir. Zira, Sosyal Sigortalar Kurumu davalı B...... 'yi bu rücu davasında 506 sayılı Kanunun 26.ncı maddesinin 1.nci fıkrasına göre sorumlu tutmaktadır. Davalı B......'ye, aynı Kanunun 23.ncü maddesi gereğince işkazasında ölen kocası S…….. M…………'ın ölümü nedeniyle ölüm geliri bağlanmıştır. Yani, alacaklılık ve borçluluk sıfatı Bahriye üzerinde birleşmiştir. Bir başka anlatımla, alacaklı ile borçlu sıfatının aynı kişide birleşmesine yol açan olay, 506 sayılı Kanun'dan doğmuştur. Bu sebeple, davalı Bahriye'nin sorumluluğu sözkonusu değildir.
    Yukarıda izaha çalıştığımız nedenlerden dolayı, Dairemizin bozma Kararına iştirak edemiyoruz, Kararın muhalefet doğrultusunda bozulması gerektiğini düşünüyoruz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/9448 E., 2006/15892 K.
    ASIL İŞVEREN TAŞERON İLİŞKİSİ
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCU DAVASI
    ÖZET
    DAVALI ASIL İŞVEREN İLE DAVACI TAŞERON ŞİRKET ARASINDAKİ SÖZLEŞMELER BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE; İŞYERİNDE ALINACAK İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ ÖNLEMLERİNE İLİŞKİN KURALLARIN SAPTANMASI, ÇALIŞTIRILACAK İŞÇİLERİN VASIFLARININ BELİRLENMESİ, İŞİN SEVK, İDARE VE DENETİMİ İLE ŞANTİYE YÖNETİMİNDE İŞVEREN ŞİRKETİN YETKİLİ OLDUĞUNUN ANLAŞILMASI KARŞISINDA ARTIK İŞİN BÜTÜNÜNÜN İŞTEN EL ÇEKMEK SURETİYLE BAŞKALARINA DEVREDİLDİĞİNDEN SÖZ EDİLEMEZ. BU NEDENLE ASIL İŞVEREN ŞİRKETİN TAŞERONUN KUSUR PAYINDAN SORUMLULUĞUNUN KABULÜ GEREKİR.
    İçtihat Metni
    Davacı, iş kazası sonucu geçici işgöremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı ve davalılardan A... Mekanik Müh. Danışmanlık ve Taah. A.Ş. avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, iş kazasında yaralanan sigortalıya Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının 506 sayılı Kanun uyarınca rücuan tahsiline ilişkin olup; mahkemece, davalı C... A.Ş.'nin asıl işveren değil, ihale makamı olduğu gerekçesi ile bu davalı yönünden reddine, diğer davalılardan A... Mühendislik A.Ş.'nin asıl işveren, G... İnşaat Ltd. Şti.'nin ise, taşeron olarak sorumluluğuna karar verilmiştir. Davada, öncelikle halledilmesi gereken sorun, zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalıyı çalıştıran davalı G... İnşaat Ltd. Şirketi ile diğer davalılar C... A.Ş. ile A... Mühendislik A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin niteliğinin, bir başka ifade ile, asıl işveren-taşeron ilişkisi olup olmadığının saptanmasıdır. 506 sayılı Kanun'un 87. maddesi hükmüne göre; aracı, bir işte veya bir işin bölüm veya eklentisinde işverenden iş alan ve kendi adına sigortalı çalıştıran 3. kişidir.
    Asıl işveren-taşeron ilişkisinin varlığı için, öncelikle işin başka bir işverenden alınmış olması, bir başka ifade ile asıl işverenin işverenlik sıfatına devredilen iş dolayısıyla sahip olması, asıl işyeri ya da işyerinden sayılan yerlerde kendi adına işçi çalıştırıyor olması gerekir. İşin belirli bir bölümünün değil de tamamının bir bütün halinde ya da bölümlere ayrılarak başkalarına devredildiği, işten bu yolla tamamen el çekildiği, sigortalı çalıştırılmadığı için işveren sıfatının haiz olunmadığı durumda ise; bunları devralan kişiler alt işveren, devredenler de asıl işveren olarak nitelendirilemeyecektir.
    Diğer taraftan; işverenle işyerindeki işleri gördürdüğü kişiler arasındaki ilişkinin vekillik sözleşmesine dayandığının ve kendilerinin vekil sıfatıyla hareket ettiklerinin anlaşılması halinde işin devrinden söz edilemeyeceği açıktır. Aracı sıfatının kazanılmasında diğer koşullar ise; asıl işverenden üstlenilen işin, asıl iş ya da işyeriyle ilgili işin bir bölümünde veya işyeri eklentilerinde alınmış olması ile bu işte işi alanın kendi işçilerinin çalıştırılması ve bu nedenle de işveren sıfatına sahip olunmasıdır. Bu yönde; asıl işverenin, o işyerinden elde etmeyi düşündüğü neticeye yönelik olan asıl faaliyet, bir başka ifade ile doğrudan doğruya o işyerinden beklenen hizmet ya da üretime yönelik olan işler, onun asıl işini teşkil edecektir.
    Somut olayda; davalı C... Anonim Şirketi'ne ait asıl iş, "ticaret merkezi inşaatrdır. C... A.Ş. ile sigortalıyı çalıştıran G... Ldt. Şirketi ve A... Mühendislik A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin incelenmesinde; A... Mühendislik A.Ş., davalı C... A.Ş.'den, G... İnşaat Limited Şirketi ise davalı A...'dan, asıl işverene ait ticaret merkezi inşaatının belirli bir bölümünü teşkil eden "Mekanik Tesisat İşleri" işini üstlenmiştir. C... ve A... arasındaki sözleşme içeriklerinden ve özellikle sözleşmenin 13 ve 19. maddeleri ile A... ile G... arasındaki sözleşmenin l, 7, 11 ve 15. maddelerinin birlikte değerlendirilmesinden; işyerinde alınacak işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerine ilişkin kuralların saptanması, işte çalıştırılacak işçilerin vasıflarının belirlenmesi, işin sevk, idaresi ve denetimi ile şantiye yönetiminde C... A.Ş.'nin yetkili olduğunun anlaşılması karşısında artık işin bütünüyle, işten el çekmek suretiyle başkalarına verildiğinden, bir başka ifade ile işin devrinden söz edilemez. Bu bağlamda C... A.Ş. ile A... Mühendislik A.Ş. arasında 506 sayılı Kanun'un 87. maddesi kapsamında asıl işveren-taşeron ilişkisi bulunduğunun ve bunun sonucu olarak da asıl işveren Anonim Şirketin taşeronun kusur payından sorumluluğunun kabulü zorunludur. Mahkemenin C... A.Ş.'nin ihale makamı olduğuna ilişkin kabulü, açıklanan nedenlerle yerinde değildir. Mahkemece; davalılardan C... Anonim Şirketinin asıl işveren, A... Mühendislik A.Ş. ve G.. Mühendislik Ltd. Şirketinin alt işveren sıfatı ile sorumlu olduğu gözetilerek sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. Açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı gerekçelerle karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davacı SSK vekili ile, davalılardan A... Mühendislik A.Ş. vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalılardan A... Mekanik Mühendislik Danışmanlık ve Taah. A.Ş.'ye iadesine, 04.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/6711 E., 2006/12259 K.
    İCRA TAKİBİNE İTİRAZ
    "İçtihat Metni"
    Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, davacı ve davalılardan Türkiye Reasürans Şirketler Birliği Karayolu Trafik Garanti Sigortası Hesabı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Sosyal Sigortalar Kurumu vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-Türkiye Sigorta ve R…
    …… Şirketler Birliği vekilinin temyiz istemine gelince;
    Dava, hukuki nitelikçe 22/07/1999 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu, sigortalıya yapılan geçici iş göremezlik ödeneği ile tedavi giderinin tahsili için başlatılan ilamsız icra takibinin, davalıların itirazı ile durduğundan bahisle, itirazın iptali, takibin devamı ve icra inkar tazminatına hükmedilmesi istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 39. maddesi ile İ.İ.K.'nun 67. maddesidir.
    Davalılardan, Türkiye R…
    … Şirketler Birliği vekili yasal süresi içerisinde zamanaşımı def'inde bulunmuştur.
    2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 109. maddesi hükmüne göre; bu kanunun uygulanmasında, bu bağlamda, davalı yönünden zamanaşımı süresi; Kurumun zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl ve herhalde zararlandırıcı sigorta olayının meydana geldiği tarihten başlayarak 10 yıldır. Bu yönde, Kurumun zararı öğrendiği tarih; gelirler yönünden onay, masraflar bakımından ödeme tarihleri olup, faile ıttıla tarihi ise, şayet sürücü hakkında ceza mahkemesinde mahkumiyet kararı mevcutsa, ceza kararının kesinleştiği tarihtir.
    Somut olayda; davaya konu tedavi giderleri ile geçici iş göremezlik ödeneğine ilişkin tüm ödemelerin 2000 yılı içinde yapıldığı, giderek, kazaya karışan araç sürücüsü hakkındaki mahkumiyete dair ceza kararının kesinleşme tarihinin 24/02/2001 olduğu gözetildiğinde, davacı Kurum; zarara ve faile ıttıla tarihinden başlayan 2 yıllık zamanaşımı süresinin geçmesinden sonra, 27/05/2003 tarihinde, davalı aleyhine ilamsız icra takibinde bulunmuştur.
    Hal böyle olunca da, davalı Birlik hakkındaki davanın, zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu aksinin kabulü ile yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı birlik vekilinin bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde Türkiye Reasürans Şirketler Birliği Karayolu Trafik Garanti Sigortası Hesabı'na iadesine, 05/10/2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/18493 E., 2007/6197 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    DAVALI İŞVERENE AİT İŞYERİNDE İLK DEFA HANGİ TARİHTEN İTİBAREN SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞI, SİGORTALININ HANGİ TARİHTE İŞE GİRDİĞİ DETAYLI BİR BİÇİMDE ARAŞTIRILIP, İŞ KAZASI BELİRTİLEN TARİHTEN İTİBAREN BİR AY İÇİNDE İSE DAVANIN REDDİNE, AKSİ HALDE 506 SAYILI YASA'NIN 10. MADDESİNE GÖRE HÜKÜM KURULMALIDIR. SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞININ SÜRESİ İÇİNDE KURUMA BİLDİRİLMEMESİ HALİNDE MEYDANA GELEN İŞ KAZASI YA DA MESLEK HASTALIĞI NEDENİYLE SİGORTALININ UĞRADIĞI TÜM ZARARLARIN ÖDENMESİ İSTEMİYLE AÇILAN RÜCU DAVALARINDA İŞVERENİN %100 KUSURLU OLDUĞU KABUL EDİLEREK İLK PEŞİN DEĞERLİ GELİRDEN BORÇLAR KANUNU'NUN 43 VE 44. MADDELERİ UYARINCA HAKKANİYET İNDİRİMİ YAPILARAK KURUMUN RÜCU ALACAĞINA HÜKMETMEK GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava, 23.01.2004 tarihinde meydana gelen trafik-iş kazası sonucu ölen araç sürücüsü sigortalının hak sahiplerine yapılan sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararlarının 506 sayılı Yasa'nın 9 ve 10. maddeleri gereğince rücuan tahsili istemine ilişkindir.
    Mahkemece, işyerinin, kazadan önce Kuruma kayıt ve tescili bulunmadığı, davacı Kurum tarafından kaza tarihi itibariyle re'sen tescil edilmiş olduğu, buna göre, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının, işyerinin tescilinden itibaren bir aylık süre içinde meydana geldiği, bu durumda anılan Yasa'nın 9 ve 10. maddesinde belirtilen şartların gerçekleşmediği belirtilerek, davanın reddine karar verilmiş olup, yapılan araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir.
    Kaza meydana geldiğinde, yedek şoför olarak araçta bulunduğu anlaşılan Sait, sigorta müfettişi Mahmut'a verdiği 30.03.2004 tarihli ifadesinde, kendisinin 11.09.2003 tarihinden beri davalı işyerinde çalıştığını, ölen araç sürücüsünün de kendisinden bir hafta sonra çalışmaya başladığını belirtmiştir. Dosya kapsamından, sigortalının kullandığı 06 ... 8048 plakalı aracın, 09.10.2003 tarihinde trafiğe çıkarak, davalı şirket adına tescil edildiği; davalı işverenin, dava dışı kargo şirketinin nakliye işini üstlendiği, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının da, nakliye işi yapılırken meydana geldiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, davalı işverene ait işyerinde, hizmet sözleşmesine dayalı olarak, ilk defa hangi tarihten itibaren sigortalı çalıştırılmaya başlandığı, ayrıca sigortalının hangi tarihte işe girdiği, davalı işverenin işyeri kayıtları, kargo şirketi ile yapılan sözleşmeler, kargo şirketinin yaptığı ödemeler, defter kayıt ve belgeleri, tanıklar vb. delillerle ayrıntısı ile araştırılmalıdır. Şayet belirlenen tarihten itibaren iş kazası bir ay içinde meydana gelmişse, şimdiki gibi davanın reddine, aksi halde 10. maddenin varlığı esas alınarak hüküm kurulmalıdır.
    2-Diğer taraftan dava; iş kazasından doğan rücuan tazminat istemine ilişkin olup, yasal dayanağı 506 sayılı Kanun'un 10. maddesidir.
    Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 10. maddesinde, sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde meydana gelen iş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle sigortalının uğradığı tüm zararlar Kurumca karşılanır, ancak "yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen süreye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir" (m. 10/son) hükmü yer almaktadır. Görüldüğü gibi, işverene rücu edilebilmesi için, 26. maddede olduğu gibi özel bir kusur koşulu öngörülmemiş, işverenin kusursuz olması halinde dahi sorumlu tutulmuş, yine işverenin sorumlu olacağı tazminatın üst sınırı bakımından 26. maddede öngörülen "sigortalının işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı" olduğuna ilişkin ibare de 10. maddeye alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı resmi gazete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu hakkından düşülmesine imkan yoktur. Zira Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra Kurumun rücu hakkı kanundan doğan bağımsız rücu hakkına dönüşmüştür.
    Dairemiz, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önceki görüşüne göre, 10. maddeye dayanan rücu davalarında da tıpkı 26. maddede olduğu gibi bağlanan gelirlerdeki artışın tavan zararla sınırlı biçimde işverenden istenebileceği, bir bakıma 26. maddede öngörülen halefiyet ilkesinin 10. maddeye kıyasen uygulanabileceği kabul edilmekteydi.
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesinde açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir.
    506 sayılı Kanun'un 10. maddesinde 26. maddede öngörülen "sigortalının veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" ibaresi de yer almamıştır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş; işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek ilk peşin değerli gelirden Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmetmek gerekir.
    Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddelerine göre hakkaniyet indiri-mindeki yöntem ise, sigortalının müterafık kusurunun bir miktarını işverenin kusuruna eklemek, işveren kusursuz ise ilk bağlanan gelirin peşin değerinden %50'den az olmamak üzere indirim yapılarak Kurumun rücu alacağına hük-medileceği gözönünde tutulmalıdır.
    Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 17.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/3991 E., 2007/4921 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    MADDİ ZARAR HESABI
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    İŞ KAZASINDAN DOĞAN RÜCU TAZMİNATI DAVASININ DAYANAĞI 506 SAYILI YASA'NIN 26. MADDESİNİN KURUMUN RÜCU ALACAĞINA İLİŞKİN TAVAN MİKTARI DÜZENLEYEN HÜKMÜNÜN ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLİP İPTAL HÜKMÜNÜN DE YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ NEDENİYLE KURUMUN RÜCU HAKKI BASİT RÜCU HAKKINA DÖNÜŞMÜŞ OLMASI KARŞISINDA, İLK PEŞİN DEĞERLİ GELİRLERİN TAZMİN SORUMLULARININ KUSURUNA İSABET EDEN MİKTARLA SINIRLI ŞEKİLDE HÜKÜM KURULMASI GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanun'un 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mah-kemesi'nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı resmi gazete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki
    "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş bulunması, Anayasalın 153. maddesine göre, Anayasa Mahke-mesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması, iptal kararının resmi gazete'de yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulünün doğal bulunması, 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirlerini tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Bu bağlamda hemen belirtmek gerekir ki, eskiden olduğu gibi maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmemektedir. Öte yandan, tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı gözönünde bulundurulmalıdır. Zira bu tür rücu davaları Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce halefiyet esasına göre açılmakta iken, iptal kararından sonra kanundan doğan bağımsız rücu alacağına dönüşmüş olup, yasa maddesi bu haliyle yorumlandığında artışların istenilemeyeceği sonucuna ulaşılacağında kuşku ve duraksamaya yer yoktur.
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 02.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    KAYNAK:http://www.isvesosyalguvenlik.com/yargi/ygk12.htm


     
  4. Mustafa ESEN

    Mustafa ESEN TÜİSAG Üyesi

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/18493 E., 2007/6197 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    DAVALI İŞVERENE AİT İŞYERİNDE İLK DEFA HANGİ TARİHTEN İTİBAREN SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞI, SİGORTALININ HANGİ TARİHTE İŞE GİRDİĞİ DETAYLI BİR BİÇİMDE ARAŞTIRILIP, İŞ KAZASI BELİRTİLEN TARİHTEN İTİBAREN BİR AY İÇİNDE İSE DAVANIN REDDİNE, AKSİ HALDE 506 SAYILI YASA'NIN 10. MADDESİNE GÖRE HÜKÜM KURULMALIDIR. SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞININ SÜRESİ İÇİNDE KURUMA BİLDİRİLMEMESİ HALİNDE MEYDANA GELEN İŞ KAZASI YA DA MESLEK HASTALIĞI NEDENİYLE SİGORTALININ UĞRADIĞI TÜM ZARARLARIN ÖDENMESİ İSTEMİYLE AÇILAN RÜCU DAVALARINDA İŞVERENİN %100 KUSURLU OLDUĞU KABUL EDİLEREK İLK PEŞİN DEĞERLİ GELİRDEN BORÇLAR KANUNU'NUN 43 VE 44. MADDELERİ UYARINCA HAKKANİYET İNDİRİMİ YAPILARAK KURUMUN RÜCU ALACAĞINA HÜKMETMEK GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava, 23.01.2004 tarihinde meydana gelen trafik-iş kazası sonucu ölen araç sürücüsü sigortalının hak sahiplerine yapılan sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararlarının 506 sayılı Yasa'nın 9 ve 10. maddeleri gereğince rücuan tahsili istemine ilişkindir.
    Mahkemece, işyerinin, kazadan önce Kuruma kayıt ve tescili bulunmadığı, davacı Kurum tarafından kaza tarihi itibariyle re'sen tescil edilmiş olduğu, buna göre, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının, işyerinin tescilinden itibaren bir aylık süre içinde meydana geldiği, bu durumda anılan Yasa'nın 9 ve 10. maddesinde belirtilen şartların gerçekleşmediği belirtilerek, davanın reddine karar verilmiş olup, yapılan araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir.
    Kaza meydana geldiğinde, yedek şoför olarak araçta bulunduğu anlaşılan Sait, sigorta müfettişi Mahmut'a verdiği 30.03.2004 tarihli ifadesinde, kendisinin 11.09.2003 tarihinden beri davalı işyerinde çalıştığını, ölen araç sürücüsünün de kendisinden bir hafta sonra çalışmaya başladığını belirtmiştir. Dosya kapsamından, sigortalının kullandığı 06 ... 8048 plakalı aracın, 09.10.2003 tarihinde trafiğe çıkarak, davalı şirket adına tescil edildiği; davalı işverenin, dava dışı kargo şirketinin nakliye işini üstlendiği, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının da, nakliye işi yapılırken meydana geldiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, davalı işverene ait işyerinde, hizmet sözleşmesine dayalı olarak, ilk defa hangi tarihten itibaren sigortalı çalıştırılmaya başlandığı, ayrıca sigortalının hangi tarihte işe girdiği, davalı işverenin işyeri kayıtları, kargo şirketi ile yapılan sözleşmeler, kargo şirketinin yaptığı ödemeler, defter kayıt ve belgeleri, tanıklar vb. delillerle ayrıntısı ile araştırılmalıdır. Şayet belirlenen tarihten itibaren iş kazası bir ay içinde meydana gelmişse, şimdiki gibi davanın reddine, aksi halde 10. maddenin varlığı esas alınarak hüküm kurulmalıdır.
    2-Diğer taraftan dava; iş kazasından doğan rücuan tazminat istemine ilişkin olup, yasal dayanağı 506 sayılı Kanun'un 10. maddesidir.
    Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 10. maddesinde, sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde meydana gelen iş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle sigortalının uğradığı tüm zararlar Kurumca karşılanır, ancak "yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen süreye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir" (m. 10/son) hükmü yer almaktadır. Görüldüğü gibi, işverene rücu edilebilmesi için, 26. maddede olduğu gibi özel bir kusur koşulu öngörülmemiş, işverenin kusursuz olması halinde dahi sorumlu tutulmuş, yine işverenin sorumlu olacağı tazminatın üst sınırı bakımından 26. maddede öngörülen "sigortalının işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı" olduğuna ilişkin ibare de 10. maddeye alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı resmi gazete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu hakkından düşülmesine imkan yoktur. Zira Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra Kurumun rücu hakkı kanundan doğan bağımsız rücu hakkına dönüşmüştür.
    Dairemiz, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önceki görüşüne göre, 10. maddeye dayanan rücu davalarında da tıpkı 26. maddede olduğu gibi bağlanan gelirlerdeki artışın tavan zararla sınırlı biçimde işverenden istenebileceği, bir bakıma 26. maddede öngörülen halefiyet ilkesinin 10. maddeye kıyasen uygulanabileceği kabul edilmekteydi.
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesinde açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir.
    506 sayılı Kanun'un 10. maddesinde 26. maddede öngörülen "sigortalının veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" ibaresi de yer almamıştır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş; işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek ilk peşin değerli gelirden Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmetmek gerekir.
    Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddelerine göre hakkaniyet indiri-mindeki yöntem ise, sigortalının müterafık kusurunun bir miktarını işverenin kusuruna eklemek, işveren kusursuz ise ilk bağlanan gelirin peşin değerinden %50'den az olmamak üzere indirim yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmedileceği gözönünde tutulmalıdır.
    Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 17.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/3821 E., 2008/4885 K.
    İŞ KAZASI
    İŞ KAZASI SONUCU ÖLÜM
    KURUMUN RÜCU ALACAĞI
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan V… İnş.San.Tic.ve Tur.Ltd.Şti. Avukatınca istenilmesi ve davalı şirketce duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü duruşmalı temyiz eden davalı adına Av. A.. A…. A….. ile karşı taraf adına Av. Z…… Ö….. geldiler. Diğer davalılar adlarına kimse gelmedi. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E….. T….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dava konusu peşin değerli gelirlerin bağlanmasına neden olan iş kazası, Bornova Belediyesi'ne ait yeşil alanların bakım ve temizlik işlerini üstlenen V…. Tem. İnş. San. Tic. ve Tur. Ltd. Şti. işyeri sigortalısının, Belediye çalışanı Mehmet Çelik yönetimindeki belediyeye ait traktörden düşerek ölmesi biçiminde gerçekleşmiş olup; İTÜ öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen ve hükme dayanak alınan raporda, münhasıran trafik kuralları yönünden yapılan incelemeyle sonuca varılmıştır. Ceza yargılaması sonucu mahkum olan araç sürücüsü yanında, sigortalının işvereni ile yeşil alanların temizlik ve bakım işçiliğini alt işverene devreden Belediyeye de husumet yöneltilmiş olması karşısında, anılan davalıların işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına aykırı eylemlerinin olay üzerindeki etkisinin bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla, kazanın gerçekleştiği iş kolu ile işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uzman bilirkişi kurulu tarafından yapılacak inceleme sonucu düzenlenecek rapor içeriğine göre yapılacak değerlendirmeyle sonuca varılması gereğinin gözetilmemiş olması;
    2-506 sayılı Yasanın 9. maddesi, "Kuruma ilk defa işyeri bildirgesi verilen işyerlerinde işe alınan işçiler için en geç bir ay içinde Kuruma verilen veya iadeli-taahhütlü olarak gönderilen işe giriş bildirgeleri de süresi içinde verilmiş sayılır." Düzenlemesini içirmekte olup, davalı işverenin bu yöndeki itirazı gözetilerek, 506 sayılı Yasanın 10. maddesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği yönünden gerekli incelemenin yapılması gereği üzerinde durulmamış olması; ayrıca, 506 sayılı Yasanın 87. maddesindeki "Sigortalılar üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar bile, bu kanunun işverene yüklediği ödevlerden dolayı, aracı olan üçüncü kişi ile birlikte asıl iş veren de sorumludur." Hükmü uyarınca davalı Bornova Belediyesi'nin alt işverenle birlikte sorumluluk koşullarının somut olayda gerçekleştiğinin gözetilmemiş olması;
    3-İş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş olması karşısında; Anayasa'nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanması zorunlu olup; iptal kararının Resmi Gazetede yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkileri bulunmadığından; 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında,
    506 sayılı yasanın 10. maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda da, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önceki süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan ilkeler uyarınca, işverenin iş kazasının gerçekleşmesine etken kusurlu davranışının bulunmadığı sonucuna varıldığı takdirde % 50'den az olmamak üzere yapılacak indirimin ilk peşin sermaye değerli gelire uygulanması gereği gözetilmeksizin, işverenin kusursuz kabul edilmesine karşın, ilk peşin sermaye değerli gelirin % 50'sini aşan kısmıyla sorumlu olacağının kabul edilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davacı Avukatı yararına takdir edilen 550,00 YTL duruşma avukatlık parasının davalı şirkete, Davalı Avukatı yararına takdir edilen 550,00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istek hâlinde davalılardan V…. İnş. San. Tic. ve Tur. Ltd. Şti.'ne iadesine, 29.04.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/5128 E., 2008/4888 K.
    FİİLİ TESLİM
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK RAPORU
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine , dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.Ç….. Birinci ile karşı taraf adına Av.Z…… Ö…. geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddine.
    2-Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. Samsun İşletme Müdürlüğü'nde çalışan sigortalının, 07.01.2004 tarihinde geçirdiği iş kazası nedeniyle yapılan harcama ve ödemeler ile bağlanan gelirlerin, işyerini devralan davalı şirketten tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, davalı vekilinin husumet itirazlarına değer verilmeyerek, kısmen kabule karar verilmiştir.
    506 sayılı Yasanın 82. maddesi sigortalıların çalıştırıldığı işyerinin devir veya intikali halinde, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından, aynı zamanda yeni işverenin de müteselsilen sorumluluğunu öngörmüş olup; Borçlar Kanunu'nun 179. maddesi de, bir mameleki veya bir işletmeyi aktif ve pasifleriyle birlikte devralan kimsenin, bunu alacaklılara ihbar veya gazetelerde ilan ettiği tarihten itibaren onlara karşı mamelekin veya işletmenin borçlarından mesul olacağını, iki yıl süreyle evvelki borçlunun da devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olacağını öngörmektedir.
    T.C Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile C.-K İnşaat Makine Madencilik Petrolcülük Turizm Nakliyat Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında, K……… B….. İşletmeleri A.Ş.'ye ait Samsun İşletmesi'nin, , "varlık olarak" satış ve devrine ilişkin, 12.04.2004 tarihli sözleşme içeriğinde; anılan işletmenin varlık satışının, işletmeye ait arazi ile, arazi üzerindeki yer altı ve yer üstü düzenleri, "binalar, tesis makine ve teçhizat, cihazlar, taşıtlar, demirbaşlar ile benzeri maddi duran varlıklardan müteşekkil olarak, fiili teslim tarihindeki durumuyla" KBİ tarafından alıcıya devrini kapsadığı belirtilmiştir. İşletmenin faaliyetleriyle ilgili olarak, fiili teslim tarihi öncesinde doğmuş borçların da KBİ'ye aidiyeti satış ve devir sözleşmesinde ayrıca hüküm altına alınmıştır.
    İşletmenin varlık satışı yoluyla devri işlemi, Kurumun rücu alacağına ilişkin borcu da kapsayacak biçimde işletmenin tüm hak ve borçları ile birlikte, yukarıda sıralanan yasal hükümlere uygun bir devir işlemi olarak gerçekleşmediğinden; varlık satışı öncesi gerçekleşen iş kazası nedeniyle bağlanan gelirler ile harcama ve ödemelerin tazmini amacıyla davalı Şirkete husumet yöneltilemeyeceği yönü gözetilmeksizin, davalının tazminle sorumluluğuna karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davalıya iadesine ve davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine, 29/04/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/2626 E., 2008/7283 K.
    KAÇINILMAZLIK OLGUSU
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDENMESİ
    SÜREKLİ İŞ GÖRMEZLİK DURUMU
    "ÖZET"
    İŞ KAZASININ OLUŞUMUNA ETKEN KUSUR ORANLARININ SAPTANMASINA YÖNELİK İNCELEMEDE; İHLAL EDİLEN MEVZUAT HÜKÜMLERİ, TARAFLARA YÜKLENEN DİKKAT VE ÖZEN YÜKÜMÜNE AYKIRI DAVRANIŞIN DOĞURDUĞU SONUÇLAR AYRINTILI OLARAK İRDELENİP, KUSUR AİDİYET VE ORANLARI GEREKÇELERİYLE ORTAYA KONULMALIDIR. KAÇINILMAZLIK OLGUSUNUN İSE, İŞ GÜVENLİĞİ MEVZUATI VE TEKNOLOJİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ TÜM ÖNLEMLERİN ALINMASINA KARŞIN İŞ KAZASININ GERÇEKLEŞMESİNİN ÖNLENEMEDİĞİ DURUMLARDA KABUL EDİLEBİLECEĞİ GÖZÖNÜNE ALINMALIDIR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    İş Kanunu'nun 77. maddesi, 'İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar..." düzenlemesini içermektedir. Anılan düzenleme, işçiyi gözetim ödevi ve insan yaşamının üstün değer olarak korunması gereğinden hareketle; salt mevzuatta öngörülen önlemlerle yetinilmeyip, bilimsel ve teknolojik gelişimin ulaştığı aşama uyarınca alınması gereken önlemlerin de işveren tarafından alınmasını zorunlu kılmaktadır.
    İş kazasının oluşumuna etken kusur oranlarının saptanmasına yönelik incelemede; ihlal edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüyle aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip, kusur aidiyet ve oranları gerekçeleriyle ortaya konulmalı; kaçınılmazlık olgusunun ise, iş güvenliği mevzuatı ve teknolojinin öngördüğü tüm önlemlerin alınmasına karşın iş kazasının gerçekleşmesinin önlenemediği durumlarda kabul edilebileceği yönü gözetilmelidir.
    İşi gereği, üç metre uzunluğunda, 50-60 kg. ağırlığındaki tahkimat malzemesi direği, beline bağladığı iple ana yoldan tahkimat yapılacak yere çekmekte olan sigortalının belini incitmesi biçiminde gerçekleşen iş kazasına etken kusur oranlarının belirlenmesine yönelik bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporda; yeraltının dar, nispeten nemli, kaygan ve eğimli oluşu nedeniyle, bel incinmesi olaylarının kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle, iş kazasının gerçekleşmesinde %100 oranında kaçınılmazlığın etkili olduğu sonucuna varılmış ise de; hükme dayanak alınan kusur oranlarının belirlenmesine yönelik incelemenin, yukarıda sıralanan ilkeler ışığında, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden ayrıntılı bir irdeleme içermediği yönü gözetilmeksizin; eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 27.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/18049 E., 2008/13519 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCUAN TAZMİNAT
    TAVAN MİKTARI
    "ÖZET"
    İŞ KAZASI NEDENİYLE RÜCU DAVALARINDA; KURUMUN RÜCU ALACAĞINI TAVAN MİKTARI İLE SINIRLAYAN 506 SAYILI YASA'NIN 26. MADDESİNİN İLGİLİ BÖLÜMÜNÜN ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTALİNDEN SONRA, 5510 SAYILI YASA İLE GETİRİLEN "SİGORTALI VEYA HAK SAHİPLERİNİN İŞVERENDEN İSTEYEBİLECEKLERİ TUTARLARLA SINIRLI" TAZMİN HÜKMÜNÜN, BU YASANIN YÜRÜRLÜĞÜNDEN ÖNCE GERÇEKLEŞEN İŞ KAZALARINDAN KAYNAKLI RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARINA UYGULANMASINA OLANAK VEREN BİR DÜZENLEME BULUNMAMAKTADIR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Sigorta müfettişi tarafından yapılan incelemeye ilişkin rapor ekindeki dilekçe ile hizmet sözleşmesi içeriğinde, davalı şirket adresi olarak "B... Mah., O... A... Cad., No: 9 Yazıbaşı-Torbalı" bilgisine yer verilip, sigorta müfettişi tarafından yapılan kayıt incelemesi de bu adreste gerçekleştiği halde; dava dilekçesi ve kararın bu adrese tebliği için herhangi bir işlem yapılmaksızın, ticaret sicilindeki adrese Tebligat Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca tebliğle yetinilip, davalıya kanıtlarını sunma olanağı tanınmayıp, savunma hakkı kısıtlanarak yargılamanın sürdürülmüş olması,
    2- Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken,
    Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Ga-zete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasa'nın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir." düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 T., 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasa'nın 21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasa'nın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi, rücuan tazmine ilişkin işbu düzenlemenin; yasanın yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği hukuksal gerçeği de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde gözönünde bulundurulmalıdır.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/12848 E., 2008/6953 K.
    HALAFİYET
    KAZANILMIŞ HAK
    KAZANILMIŞ HAKKIN İSTİSNASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK DURUMUNA DÜŞEN SİGORTALININ DURUMU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasının yapılan yargılamasında düzenlenen kusur raporunda, iş kazasının meydana gelmesinde %100 oranında kaçınılmazlık veya kötü rastlantının etken olduğunun belirlendiği, risk kuramı(nazariyesi = teorisi)na dayanılarak davalının %70 oranında sorumluluğu benimsenip istemin hüküm altına alındığı ve kararın kesinleştiği, inceleme konusu işbu rücu davasına bakan mahkemece kusur incelemesi yaptırılmaksızın, yukarıda anılan rapora dayanılarak ve davacı Kurumun, sigortalının halefi konumunda bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesindeki "halefiyet" ilkesi uyarınca, kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken; Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.2006 gün, 2003/10 Esas ve 2006/106 Karar sayılı kararı ile anılan maddenin birinci fıkrasında yer alan "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere" ibarelerinin Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. Anayasa'nın 153 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeye göre; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, iptal kararının resmi gazete'de yayımlandığı 21.03.2007 tarihinden sonra; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76 ncı maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile keenlemyekun (yok hükmünde) olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulü doğal olup, bu yönde bir uygulama yapılmasına cevaz yoktur (İBBGK.'nun 09.05.1960 gün, 1960/21-9 sayılı kararı; YHGK.'nun 21.01.2004 gün, 10-44/19 sayılı, 07.04.2004 gün, 214/19 sayılı; 2004/448-461 sayılı kararları). Gerçekten de, usulü kazanılmış hak gereğince uygulanması gereken bir kanun hükmü, sonradan (karar kesinleşmeden önce) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse, artık usulü kazanılmış hakka göre değil; aksine, usulü kazanılmış hakkın istisnası olarak, iptal kararından sonra oluşan yeni hukuki duruma göre karar verilmesi gereği vardır (Kuru, S.4784).
    Şu hale göre; 26 ncı maddede sayılan koşullarda kurumu, sigortalının ardılı (halefi) olarak kabul eden anılan maddenin birinci fıkrasındaki itiraz konusu kuralın iptalinden sonra; bu madde uyarınca açılan davalarda artık halefiyet ilkesine dayanılamayacağının, kurumun rücu hakkının hukuki temelinin, yasadan doğan, sigortalı veya hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "basit rücu" hakkına dönüşmüş olmasının kabulüyle; bu aşamadan sonra, zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle, sigortalı veya hak sahiplerine kurum tarafından bağlanan gelirin (başladığı tarihteki) ilk peşin sermaye değerinin, tazmin sorumlularının (işverenin) kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Nitekim bu yönler, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesine de yansımış ve "Kanuna uymayan eylem nedeniyle hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini kuruma ödeyen, böylece olayla bağlantısı (ilişkisi) kesilen işverenin; kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla getirilen katsayılarla, sigortalıya önceden bağlanan gelirlerde sonradan yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu tutularak sürekli dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir ve böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırılık oluşturur." görüşü belirtilerek; gelirlerdeki artışların tazmin sorumlularından (işverenlerden) istenemeyeceği kesin bir anlatımla ortaya konmuştur.
    Anayasa Mahkemesi kararlarının, konuyu açıklayıcı özelliği itibarıyla her kesimi ve bu arada mahkemeleri, gerekçeleriyle de bağlayıcı olduğu hususu gözetildiğinde; iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan bu yeni hukuki durum itibarıyla konuya uygulama açısından açıklık getirmek gerekirse; öncelikle, kurumun rücu hakkının hukuksal temelinin "halefiyet" yerine "kanundan doğan (basit) rücu hakkı" na dayandığının kabul edilmesiyle birlikte; artık ilk peşin değerli gelirlerin (bağlandığı tarih itibarıyla) her bir hak sahibi yönünden tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gereği vardır. Bu durumda açıklıkla söyleyebiliriz ki, ilk peşin sermaye değerli gelirlerdeki artışların istenemeyeceğinde kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Hemen belirtmek gerekirse, artık; 506 sayılı yasa uyarınca açılan rücuan tazminat davalarına ilişkin olarak süregelen uygulamada olduğu üzere maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmediği gibi; anılan kanunun 10 uncu maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda ise, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan prensiplerde temel farklı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ancak, bu madde uygulamasında da, tavan zarar hesabı yerine, kurumun sigortalıya başlangıçta bağladığı ilk peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmasında herhangi bir tereddüt olmamalıdır. Ayrıca yapılan tüm hesaplama uygulamalarında; tazmin sorumlusunun, sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödeme ve ibranın da kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır.
    Öte yandan, kurumun bundan böyle "halef" sıfatını taşımadığı, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına sahip olduğu gözetilerek; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporunun, rücu davasında bağlayıcı olmayıp, güçlü delil niteliğinde sayılması gerekir. Ancak, bu aşamada ilave edelim ki, kesinleşen önceki rücu davalarında hüküm altına alınan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiği, şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların karar altına alınacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmadığı da göz ardı edilmemelidir. Bu çevrede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise; fiili ödemenin mevcudiyeti halinde kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; ilk peşin sermaye değerli gelir ile fiili ödeme miktarı karşılaştırılmalı ve hangisi düşük ise anılan tutar esas alınıp kusur uygulanmalıdır.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/1. maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2.fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, inceleme konusu 26/1. maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olmakla; zaman aşımının, süregelen eski uygulamalar gibi, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125. maddesine göre belirlenmesi gerektiğinde; ayrıca, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişiler yönünden ise, Borçlar Kanunun 60 ıncı maddesinde öngörülen haksız fiil zaman aşımına tabi olduğunda tereddüt yoktur. Bu arada zaman aşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada bu tür davalarda uygulanması gereken zaman aşımının düzenlenmediği düşünüldüğünde genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128 inci maddesinde, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamandan başlayacağı belirtilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet olgusunun onay tarihinde gerçekleşeceği açıktır. O halde, 26 ncı maddeye ilişkin davalarda zamanaşımı, giderler yönünden sarf ve ödeme, gelirler için ise ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinden başlatılmalıdır. Faiz başlangıcının da, aynı şekilde, ilk peşin değerli gelire ait tahsisin onay tarihi olduğunda kuşku yoktur.
    Bu açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasında alınan kusur raporunun, işbu dava yönünden bağlayıcı olmayıp, yalnızca, "güçlü delil" niteliğinde kabulü gerekmekte olup, nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 16.04.2008 gün ve 2008/10-334 Esas, 2008/327 Karar numaralı ilamında da aynı yaklaşım benimsenmiştir. Şu durumda ve özellikle iş kazasının meydana gelmesinde kaçınılmazlık unsurunun %100 oranında etken olmadığı dikkate alınarak; iş güvenliği ve işçi sağlığı konularında uzman bilirkişilerden oluşacak kuruldan, 506 Sayılı Kanunun 26., 4857 sayılı Kanunun 77., İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2 vd. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş, ilgililerin kusur oran ve aidiyetlerini belirten rapor alınmalı, daha sonra Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan hukuki durum gözetilerek, sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değeri ile sosyal yardım zammı toplamının açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmı belirlenmeli ve giderlerle birlikte dava konusu tüm rücu alacağı hakkında elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.
    Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/7893 E., 2008/8135 K.
    İŞ KAZASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK RAPORU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E.... T.... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava dilekçesi ile gıyabi kararın davalılara ilanen tebliği yoluna gidilmiş olmakla birlikte, ilan içerikleri Tebligat Kanunu'nda öngörülen unsurları taşımadığı gibi, ilan örneğinin mahkeme divanhanesine asılma gereği de yerine getirilmemiştir. Davalılara yasal yönteme uygun tebligat yapılarak taraf oluşumu sağlandıktan sonra uyuşmazlığın esasına ilişkin inceleme yapılması gereğinin gözetilmemiş olması;
    2-Davalı işveren şirket çalışanı diğer davalı konumundaki K.... M...'in, prese kumanda eden pedala basması sonucu, eli pres kalıbı arasında kalan sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine ilişkin davanın yargılaması sonucunda; sigortalı tarafından işveren şirket ile şirket yöneticisi konumundaki gerçek kişi hakkında açılmış olan tazminat davasında, iki kez kusur incelemesi yapılıp, bu inceleme sonucu elde edilen raporlarla, davalı işveren yönünden iş müfettişi tarafından tespit edilene oranla daha yüksek kusur oranı tespit edilmiş olmasına karşın, anılan davanın taraflarının iş müfettişi raporundaki kusur oranının uygulanması konusundaki anlaşmaları eldeki davada da bağlayıcı kabul edilerek sonuca varılmıştır.
    Kurumun tazmin talebi, halefiyet ilkesine dayanmayıp, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına dönüştüğünden; sigortalı veya haksahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davalarında elde edilen raporlarla belirlenmiş olan kusur oranları, rücu davasında bağlayıcı bulunmamakta; işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden 506 sayılı Yasanın 26. maddesine uygun inceleme içermesi halinde, güçlü delil olarak kabul edilebilmektedir. Ancak, Kurumun taraf olmadığı haksahibi tazminat davasında tarafların anlaşmasına dayalı kusur oranlarının ise rücuan tazminat davası üzerinde herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesine dayalı davada, iş kazasının oluşumuna etken kusur oranlarının saptanması amacıyla inceleme yapılması zorunlu olup; inceleme kapsamında, ihlal edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüyle aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip, kusur aidiyet ve oranları gerekçeleriyle ortaya konulmalı; haksahibi davasında taraf olmayan ve hakkında Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2000/635 E. Sayılı dosyası üzerinden kamu davası açılmış olan K.... M.... yönünden de, sunulan kanıtlar ve konuya ilişkin mevzuat çerçevesinde inceleme yapılarak sonuca varılmalıdır. Borçlar Kanunu'nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakiminin ceza kararıyla kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğu gözetilerek, anılan davalı hakkındaki ceza yargılamasının sonucu da araştırılarak, tazmin sorumluluğu açısından dikkate alınmalıdır.
    Mahkemece, davalıların tazmin sorumluluğuna dayanak kusur oranları yönünden, yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yöntemince inceleme yapılmaksızın hüküm kurulması;
    3- İş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlıolmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş; Anayasa'nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanması zorunlu olup; iptal kararının Resmi Gazetede yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkileri bulunmadığından; 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında;
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerinin açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmının tespiti ile sonucuna göre karar verilmesinde yasal zorunluluk bulunduğu yönü de gözetilmeksizin, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 10.06.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/18049 E., 2008/13519 K.
    KANUNLARIN GERİYE YÜRÜMESİ
    RÜCU DAVASI
    SAVUNMA HAKKI
    TEBLİGAT
    "ÖZET"
    DAVALI TARAFIN DOSYADA TESPİT EDİLEBİLEN ADRESİNE TEBLİGAT YAPILMADAN, DAVALIYA KENDİNİ SAVUNMA OLANAĞI TANINMADAN, YARGILAMA SÜRDÜRÜLEMEZ. 5510 SAYILI YASA 'NIN 21. MADDESİYLE YENİDEN GETİRİLEN "SİGORTALI VEYA HAK SAHİPLERİNİN İŞVERENDEN İSTEYEBİLECEKLERİ TUTARLARLA SINIRLI" TAZMİN HÜKMÜ, 5510 SAYILI YASA'NIN YÜRÜRLÜĞÜ ÖNCESİNDE GERÇEKLEŞEN İŞ KAZALARINDAN KAYNAKLANAN RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARINDA UYGULANMAZ.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, İlamında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve teftik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Sigorta müfettişi tarafından yapılan incelemeye ilişkin rapor ekindeki dilekçe ile hizmet sözleşmesi içeriğinde, davalı şirket adresi olarak MB... Mah., 0... A... Cad., No: 9 Yazıbaşı-Torbalı" bilgisine yer verilip, sigorta müfettişi tarafından yapılan kayıt incelemesi de bu adreste gerçekleştiği halde; dava dilekçesi ve kararın bu adrese tebliği için herhangi bir işlem yapılmaksızın, ticaret sicilindeki adrese Tebligat Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca tebliğle yetinilip, davalıya kanıtlarını sunma olanağı tanınmayıp savunma hakkı kısıtlanarak yargılamanın sürdürülmüş olması,
    2- Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca. Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken,
    Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Ga-zete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasa'nın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, *îş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykın bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene Ödettirilir." düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak İçin, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunlann geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref GÖzübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 t, 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasa'nrrr21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasa'nın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi, rücuan tazmine ilişkin işbu düzenlemenin; yasanın yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği hukuksal gerçeği de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde gözönünde bulundurulmalıdır.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukanda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/5128 E., 2008/4888 K.
    DEVİR ÖNCESİ SORUMLULUK
    İŞYERİNİN DEVRİ
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine , dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.ÇB ile karşı taraf adına Av.ZÖ geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi ET tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddine.
    2-Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. Samsun İşletme Müdürlüğü'nde çalışan sigortalının, 07.01.2004 tarihinde geçirdiği iş kazası nedeniyle yapılan harcama ve ödemeler ile bağlanan gelirlerin, işyerini devralan davalı şirketten tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, davalı vekilinin husumet itirazlarına değer verilmeyerek, kısmen kabule karar verilmiştir.
    506 sayılı Yasanın 82. maddesi sigortalıların çalıştırıldığı işyerinin devir veya intikali halinde, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından, aynı zamanda yeni işverenin de müteselsilen sorumluluğunu öngörmüş olup; Borçlar Kanunu'nun 179. maddesi de, bir mameleki veya bir işletmeyi aktif ve pasifleriyle birlikte devralan kimsenin, bunu alacaklılara ihbar veya gazetelerde ilan ettiği tarihten itibaren onlara karşı mamelekin veya işletmenin borçlarından mesul olacağını, iki yıl süreyle evvelki borçlunun da devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olacağını öngörmektedir.
    T.C Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile C... İnşaat Makine Madencilik Petrolcülük Turizm Nakliyat Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında, K.... Bakır İşletmeleri A.Ş.'ye ait Samsun İşletmesi'nin, , "varlık olarak" satış ve devrine ilişkin, 12.04.2004 tarihli sözleşme içeriğinde; anılan işletmenin varlık satışının, işletmeye ait arazi ile, arazi üzerindeki yer altı ve yer üstü düzenleri, "binalar, tesis makine ve teçhizat, cihazlar, taşıtlar, demirbaşlar ile benzeri maddi duran varlıklardan müteşekkil olarak, fiili teslim tarihindeki durumuyla" KBİ tarafından alıcıya devrini kapsadığı belirtilmiştir. İşletmenin faaliyetleriyle ilgili olarak, fiili teslim tarihi öncesinde doğmuş borçların da KBİ'ye aidiyeti satış ve devir sözleşmesinde ayrıca hüküm altına alınmıştır.
    İşletmenin varlık satışı yoluyla devri işlemi, Kurumun rücu alacağına ilişkin borcu da kapsayacak biçimde işletmenin tüm hak ve borçları ile birlikte, yukarıda sıralanan yasal hükümlere uygun bir devir işlemi olarak gerçekleşmediğinden; varlık satışı öncesi gerçekleşen iş kazası nedeniyle bağlanan gelirler ile harcama ve ödemelerin tazmini amacıyla davalı Şirkete husumet yöneltilemeyeceği yönü gözetilmeksizin, davalının tazminle sorumluluğuna karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davalıya iadesine ve davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine, 29/04/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/23939 E., 2008/2495 K.
    EKSİK İNCELEME VE ARAŞTIRMA
    SÜREKLİ İŞGÖREMEZLİK ORANI
    "İçtihat Metni"
    İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26.02.2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.İH ile karşı taraf adına Av. TŞ geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukat ve şirket sahibinin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hâkimi ET tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin tüm, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davalı işveren Avukatının, davaya yanıtlarını içeren dilekçesi ile yargılamanın sonraki aşamalarında, sigortalının Kurum tarafından belirlenen sürekli işgöremezlik oranına itirazda bulunarak, sigortalının şifa bulduğunu dile getirdiği gözetilerek; 506 sayılı Yasanın 109. maddesinde öngörülen prosedür doğrultusunda inceleme yapılarak, öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'ndan rapor alınması, anılan kurul tarafından verilen raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkı bulunduğundan,itirazı halinde, Adli Tıp Kurumu veya tıp fakültelerinin konuya ilişkin anabilim dalı uzmanlarından oluşturulan kurullardan rapor alınmak suretiyle, uğradığı iş kazasına bağlı olarak sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranının kesin biçimde belirlenmesi; meslekte kazanma güç kaybı oranı konusunda değişikliğin ortaya çıkması durumunda, 506 sayılı Yasanın 96. maddesinin dördüncü fıkrasındaki düzenleme de gözetilerek, bu değişikliğin dava konusu peşin sermaye değerli gelir üzerinde etkisinin bulunup bulunmayacağı yönünden inceleme yapılması gereği gözetilmeksizin, eksik inceleme ve araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davalı Avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 26/02/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/4896 E., 2008/2365 K.
    TAZMİNAT MİKTARININ TAYİNİ
    TAZMİNATIN TENKİSİ
    "İçtihat Metni"
    Davacı, trafik kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi N.... Ş..... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, trafik kazası sonucu vefat eden sigortalının haksahiplerine Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalıdan rücuan tahsili istemine ilişkin olup, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden, sigortalının olay sırasında araçtan atlayarak ölüm olayına kusurlu hareketi ile sebep olduğu ve Adli Tıp raporu ile belirlenen %25 sigortalı kusurunun müterafik kusur olarak dikkate alınması, bunun üzerine davalının %75 kusuru üzerinden sorumlu olduğu miktarın belirlenmesi, ayrıca, mahkemece kabul edilen hatır taşımacılığının %75 kusura uygulanması suretiyle, Borçlar Kanununun 43-44. maddeleri gereğince rücu alacağından (=iç tavandan) uygun bir miktarda hakkaniyet indirimi yapılarak bulunacak miktara hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.
    Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucunda yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 25.02.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/12848 E., 2008/6953 K.
    HALAFİYET
    KAZANILMIŞ HAK
    KAZANILMIŞ HAKKIN İSTİSNASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK DURUMUNA DÜŞEN SİGORTALININ DURUMU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasının yapılan yargılamasında düzenlenen kusur raporunda, iş kazasının meydana gelmesinde %100 oranında kaçınılmazlık veya kötü rastlantının etken olduğunun belirlendiği, risk kuramı(nazariyesi = teorisi)na dayanılarak davalının %70 oranında sorumluluğu benimsenip istemin hüküm altına alındığı ve kararın kesinleştiği, inceleme konusu işbu rücu davasına bakan mahkemece kusur incelemesi yaptırılmaksızın, yukarıda anılan rapora dayanılarak ve davacı Kurumun, sigortalının halefi konumunda bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesindeki "halefiyet" ilkesi uyarınca, kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken; Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.2006 gün, 2003/10 Esas ve 2006/106 Karar sayılı kararı ile anılan maddenin birinci fıkrasında yer alan "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere" ibarelerinin Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. Anayasa'nın 153 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeye göre; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, iptal kararının resmi gazete'de yayımlandığı 21.03.2007 tarihinden sonra; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76 ncı maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile keenlemyekun (yok hükmünde) olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulü doğal olup, bu yönde bir uygulama yapılmasına cevaz yoktur (İBBGK.'nun 09.05.1960 gün, 1960/21-9 sayılı kararı; YHGK.'nun 21.01.2004 gün, 10-44/19 sayılı, 07.04.2004 gün, 214/19 sayılı; 2004/448-461 sayılı kararları). Gerçekten de, usulü kazanılmış hak gereğince uygulanması gereken bir kanun hükmü, sonradan (karar kesinleşmeden önce) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse, artık usulü kazanılmış hakka göre değil; aksine, usulü kazanılmış hakkın istisnası olarak, iptal kararından sonra oluşan yeni hukuki duruma göre karar verilmesi gereği vardır (Kuru, S.4784).
    Şu hale göre; 26 ncı maddede sayılan koşullarda kurumu, sigortalının ardılı (halefi) olarak kabul eden anılan maddenin birinci fıkrasındaki itiraz konusu kuralın iptalinden sonra; bu madde uyarınca açılan davalarda artık halefiyet ilkesine dayanılamayacağının, kurumun rücu hakkının hukuki temelinin, yasadan doğan, sigortalı veya hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "basit rücu" hakkına dönüşmüş olmasının kabulüyle; bu aşamadan sonra, zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle, sigortalı veya hak sahiplerine kurum tarafından bağlanan gelirin (başladığı tarihteki) ilk peşin sermaye değerinin, tazmin sorumlularının (işverenin) kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Nitekim bu yönler, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesine de yansımış ve "Kanuna uymayan eylem nedeniyle hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini kuruma ödeyen, böylece olayla bağlantısı (ilişkisi) kesilen işverenin; kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla getirilen katsayılarla, sigortalıya önceden bağlanan gelirlerde sonradan yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu tutularak sürekli dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir ve böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırılık oluşturur." görüşü belirtilerek; gelirlerdeki artışların tazmin sorumlularından (işverenlerden) istenemeyeceği kesin bir anlatımla ortaya konmuştur.
    Anayasa Mahkemesi kararlarının, konuyu açıklayıcı özelliği itibarıyla her kesimi ve bu arada mahkemeleri, gerekçeleriyle de bağlayıcı olduğu hususu gözetildiğinde; iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan bu yeni hukuki durum itibarıyla konuya uygulama açısından açıklık getirmek gerekirse; öncelikle, kurumun rücu hakkının hukuksal temelinin "halefiyet" yerine "kanundan doğan (basit) rücu hakkı" na dayandığının kabul edilmesiyle birlikte; artık ilk peşin değerli gelirlerin (bağlandığı tarih itibarıyla) her bir hak sahibi yönünden tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gereği vardır. Bu durumda açıklıkla söyleyebiliriz ki, ilk peşin sermaye değerli gelirlerdeki artışların istenemeyeceğinde kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Hemen belirtmek gerekirse, artık; 506 sayılı yasa uyarınca açılan rücuan tazminat davalarına ilişkin olarak süregelen uygulamada olduğu üzere maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmediği gibi; anılan kanunun 10 uncu maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda ise, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan prensiplerde temel farklı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ancak, bu madde uygulamasında da, tavan zarar hesabı yerine, kurumun sigortalıya başlangıçta bağladığı ilk peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmasında herhangi bir tereddüt olmamalıdır. Ayrıca yapılan tüm hesaplama uygulamalarında; tazmin sorumlusunun, sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödeme ve ibranın da kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır.
    Öte yandan, kurumun bundan böyle "halef" sıfatını taşımadığı, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına sahip olduğu gözetilerek; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporunun, rücu davasında bağlayıcı olmayıp, güçlü delil niteliğinde sayılması gerekir. Ancak, bu aşamada ilave edelim ki, kesinleşen önceki rücu davalarında hüküm altına alınan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiği, şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların karar altına alınacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmadığı da göz ardı edilmemelidir. Bu çevrede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise; fiili ödemenin mevcudiyeti halinde kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; ilk peşin sermaye değerli gelir ile fiili ödeme miktarı karşılaştırılmalı ve hangisi düşük ise anılan tutar esas alınıp kusur uygulanmalıdır.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/1. maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2.fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, inceleme konusu 26/1. maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olmakla; zaman aşımının, süregelen eski uygulamalar gibi, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125. maddesine göre belirlenmesi gerektiğinde; ayrıca, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişiler yönünden ise, Borçlar Kanunun 60 ıncı maddesinde öngörülen haksız fiil zaman aşımına tabi olduğunda tereddüt yoktur. Bu arada zaman aşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada bu tür davalarda uygulanması gereken zaman aşımının düzenlenmediği düşünüldüğünde genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128 inci maddesinde, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamandan başlayacağı belirtilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet olgusunun onay tarihinde gerçekleşeceği açıktır. O halde, 26 ncı maddeye ilişkin davalarda zamanaşımı, giderler yönünden sarf ve ödeme, gelirler için ise ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinden başlatılmalıdır. Faiz başlangıcının da, aynı şekilde, ilk peşin değerli gelire ait tahsisin onay tarihi olduğunda kuşku yoktur.
    Bu açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasında alınan kusur raporunun, işbu dava yönünden bağlayıcı olmayıp, yalnızca, "güçlü delil" niteliğinde kabulü gerekmekte olup, nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 16.04.2008 gün ve 2008/10-334 Esas, 2008/327 Karar numaralı ilamında da aynı yaklaşım benimsenmiştir. Şu durumda ve özellikle iş kazasının meydana gelmesinde kaçınılmazlık unsurunun %100 oranında etken olmadığı dikkate alınarak; iş güvenliği ve işçi sağlığı konularında uzman bilirkişilerden oluşacak kuruldan, 506 Sayılı Kanunun 26., 4857 sayılı Kanunun 77., İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2 vd. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş, ilgililerin kusur oran ve aidiyetlerini belirten rapor alınmalı, daha sonra Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan hukuki durum gözetilerek, sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değeri ile sosyal yardım zammı toplamının açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmı belirlenmeli ve giderlerle birlikte dava konusu tüm rücu alacağı hakkında elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.
    Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/12623 E., 2008/14040 K.
    İŞ KAZASI
    RÜCUAN TAZMİNAT
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava konusu gelirlerin bağlanması ve ödeme yapılmasına neden olan iş kazası, davalı A.. A..'a ait bina inşaatının dış sıva işini 01.04.1996 tarihli adi yazılı sözleşme ile üstlenen M.. İ..'nun, kaza sonucu ölen F.. ve diğer davalı B.. ile birlikte birinci kat balkon bölümü sıvasını yaparken, üzerinde bulundukları kalasın kırılması sonucu, altı metre yükseklikten zemine düşme biçiminde gerçekleşmiştir.
    Olay nedeniyle açılan kamu davası sanıklarından M... i..'nun taşeron olarak işgüvenliği önlemlerini almadaki ihmali, 4/8 oranında kusurlu bulunarak mahkumiyeti yoluna gidilmesine neden olmuş; işveren A.. A.. 2/8, birlikte çalışan diğer işçi B.. İ.. ise 1/8 kusur oranı gözetilerek mahkum olmuştur.
    Hukuk hakiminin kesinleşen ceza kararına konu maddi olgularla bağlı bulunması yasal gereğine karşın, hükme dayanak bilirkişi raporunda, salt ceza davasında mahkum olduğu gerekçesinden hareketle M.. İ...'nun % 1 oranında kusurlu kabul edilmesi; sıva işini yüklenen M.. İ..'nun, bu işin yürütümü sırasında işçi sağlığı ve işgüvenliği konusunda alınması gereken önlemler konusundaki kurallara aykırı eyleminin önemi ve olay üzerindeki etki oranıyla uyumlu bulunmadığı gibi; inşaat mühendisi tarafından düzenlenen rapor, iş kazasının gerçekleştiği iş kolu ile konuya ilişkin işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden yargısal denetime elverir ayrıntılı irdeleme içermemektedir.
    Dosyadaki kanıtlar, kesinleşen ceza kararına konu maddi olgular, tarafların itiraz ve beyanları ile konuya ilişkin işçi sağlığı ve işgüvenliği kuralları gözetilerek düzenlenmiş çelişkiden uzak bilirkişi raporunun, dosya içeriğindeki bilgiler ışığında değerlendirilmesiyle sonuca varılması gereği gözetilmeksizin, yetersiz bilirkişi raporundaki kusur oranlarının esas alınmış olması;
    2-Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması; ayrıca tazminine hükmedilen miktarın yanlış yazılması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasanın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir." Düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 t., 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasanın 21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi; rücuan tazmine ilişkin düzenlemenin, yasanın yürürlüğü öncesinde olup bitmiş olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği yönü de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde göz önünde bulundurulmalıdır.
    O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalılara iadesine, 04.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/14097 E., 2008/12560 K.
    BASİT RÜCU
    İŞ KAZASI
    İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan tahsili davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı K... Mak.San.ve Tic.A.Ş.'ce duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 14/10/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü duruşmalı temyiz eden davalı adına Av.Mustafa Balyaz ile karşı taraf adına Av.T.. Ş... geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle, işverenin, 16.09.2002 tarihinde oluşan iş kazasını yasal yönteme uygun olarak Kuruma bildirmediği gibi, sigortalının iş kazası nedeniyle hastaneye müracaatına esas belgeyi de kaza sonrası düzenlememiş bulunması karşısında, 506 sayılı Yasanın 15 ve 27. maddelerindeki düzenlemeler de gözetildiğinde, işverenin sorumluluk sınırlarının tespitinde yasaya aykırılık bulunmamasına; Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan, sigortalı ya da hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "Basit Rücu" hakkına dönüşmüş olması nedeniyle tazmin sorumlusunun, sigortalıya ya da haksahiplerine yapmış olduğu, her türlü ödemenin kurumun rücu alacağından düşülmesine olanak bulunmamasına; davanın açıldığı tarihteki mevzuat ve içtihatlara uygun olarak açılan davanın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı gereğince kısmen reddinde, tarafların sorumluluğu bulunmadığından; davacı Kurumun davada haksız çıkan taraf olarak nitelenip vekalet ücretiyle sorumluluğuna hükmedilmesine olanak bulunmadığı yönündeki yaklaşımın da usul ve yasaya uygun bulunmasına göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usûl ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, davacı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davalıya; davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, aşağıda yazılı temyiz harcının davalıdan alınmasına, 14.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/14768 E., 2008/12562 K.
    İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ
    İŞKAZASI SONUCU ÖLÜM
    İŞVERENİN SORUMLULUĞU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi ve davalılar avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 14/10/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalılılar adlarına Av.S... E.. Li..u ve davalı asil Yusuf Erkan ile karşı taraf adına Av.T.. Ş.. geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    Çelik borudan yapılan iskele üzerine konulan konsol ve panolarla oluşturulan ek iskele üzerinde dış cephe sıvası yapmakta olan sigortalının, bulunduğu kısımdan düşerek ölmesi biçiminde gerçekleşen işkazası nedeniyle, haksahiplerine bağlanan gelirler ile yapılan ödemelerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine yönelik davanın yargılaması sürecinde, inşaat mühendisi bilirkişilerden oluşturulan kuruldan alınan rapordaki kusura ilişkin tespitlerden hareketle sonuca varılmıştır. Ancak, hükme dayanak alınan kusur raporundaki değerlendirmeler, emniyet kemeri temini, iskelenin standartlara uygunluğu, kazalıya yapılan uyarılar ile kazalının iskele konusunda işverene ilettiği belirtilen şikâyetlerle; kazanın oluşumuna etken kural ihlalleri ve bu kuralların taraflara yüklediği yükümlülükler yönünden, dava konusu somut olaya ilişkin ayrıntılı irdeleme içermemektedir.
    Maddi olguyu tespit hâkime ait bir görev olduğundan, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyaranca davalıların sorumluluğuna esas kusur oranının belirlenmesinde, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının gerçekleşme biçiminin dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmesi zorunludur.
    Olay nedeniyle yapılan hazırlık soruşturması ile sigorta müfettişi tarafından yapılan inceleme sırasında beyanı alının tanıklar, iskelenin güvenli olmadığı ve emniyet kemeri sağlanması gerektiği yönünde yapılan uyarıların işveren ile işyeri yetkililerince dikkate alınmadığını belirtmişler; iş müfettişi tarafından yapılan inceleme sonucunda düzenlenen raporda ise, "sıva işlerini taahhüt edip alacak kadar tecrübeli ve inşaattaki sıvacı ekibinin başı olmasına, iskeleyi ve konsol iskeleyi kendisi kurmasına, emniyet kemeri verilmesine ve konsol iskele kurarken ikaz edilmesine rağmen, konsol iskelede gerekli bağlantıları yaparak sağlamlaştırmayan, platform olarak kullandığı çelik panoları iskeleye ve biribirine bağlamayan, verilen emniyet kemerini kullanmayan, bu kısmın sıvasının yapılmaması belirtilmesine rağmen dinlemeyen ve yeni iş bağlantısı için acele eden kazalı işçi… % 80" oranında kusurlu bulunmuştur.
    Şirket müdürü ile inşaat fenni sorumlusunun yargılandığı ceza yargılaması sürecinde alınarak, ceza kararına dayanak yapılan bilirkişi raporunda, "işyerinde taşeron pozisyonunda ekipbaşı olarak çalışmasına, sıvacı ekibinin ona bağlı olmasına, işyerindeki çelik boru iskeleyi fenni sorumlunun direktifleri ve gözetimi altında kurmasına rağmen konsol iskeleyi işveren ve işyerinin teknik sorumlusuna danışmadan kendi inisiyatifine göre kurması ve salınım yapmaması için çapraz bağlantı gibi herhangi bir tedbir almaması, iskele üzerine koyduğu panoyu sabitlemeden üzerine çıkması ve işyerinin teknik sorumlusuna kurduğu iskele hususunda bilgi vermemesi, emniyet kemeri verilmesine rağmen 7. kat seviyesinde sıva işine başlamasından dolayı kazalı Sayet Demir'in olayda büyük ölçüde… 6/8 oranında kusurlu" olduğu belirtilmiştir.
    Eldeki davanın yargılaması sürecinde düzenlenen hükme dayanak bilirkişi raporunda ise, konuya ilişkin iş güvenliği kuralları sıralanıp, deneyimli usta olan kazalının,"yapmakta olduğu işin ve çalışmakta olduğu işyerinin tehlikelerini bilerek daha dikkatli davranmamak, iskele kurulumunda gerekli özene göstermemek, kişisel koruyucu eşyalar talep etmemek ve/veya kullanmamak ve kendi emniyetini gözetmemekle," işkazasının oluşumunda % 40 oranında kusurlu bulunmuştur.
    İş müfettişi tarafından düzenlenen rapor ve ceza yargılaması sürecinde elde edilen rapordaki sigortalının ağırlıklı kusurlu kabulüne ilişkin yaklaşım ile bu yaklaşımın dayanağı olgular, eldeki dosyanın yargılaması sürecinde düzenlenen rapor içeriğinde irdelenmemiş; emniyet kemeri teslimiyle iş kazasının gerçekleştiği koşullar konusundaki ifade çelişkileri üzerinde durulmamış, soyut kuralların olaydaki ihlal koşulları ve dayanakları ortaya konulmamıştır.
    Kazanın gerçekleştiği iş koluyla, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uzman bilirkişi kurulundan, sıralanan maddi ve hukuku olgular ile kesinleşen ceza kararıyla bağlayıcı hale gelen maddi olgular ışığında, önceki raporlardaki yaklaşımlardan ayrılma gerekçelerini ortaya koyan yargısal denetime elverişli çelişkiden uzak bir rapor alınması ve bu raporun, tarafların itirazları ve dosya kapsamına göre değerlendirilmesiyle bir sonuca varılması gereği gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O hâlde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, davacı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davalılara, davalılar avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istem halinde davalılara iadesine, 14.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/6955 E., 2006/8081 K.
    RÜCU EDİLECEK KİŞİLERİN SORUMLULUKLARI
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan Y…
    … Finansal Kiralama A.Ş. Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, 23.09.1998 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine davacı Kurumca ölüm sigortası kolundan bağlanan aylığın ilk peşin değerinin 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi hükmüne göre davalılardan rücuan tahsili istemine ilişkin olup; mahkemece, sürücü Bekir'in olaydaki kusuru nedeniyle davalı mirasçıların ve malik sıfatıyla diğer davalı Finansal Kiralama A.Ş.'nin sorumluluklarına karar verilmiştir.
    Bu yönde; 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi hükmü kapsamında rücu edilecek kişilerin sorumlulukları öncelikle 3. kişinin suç sayılan hareketi ile yasada belirtilen sosyal sigorta yardımlarının yapılmasını gerektiren bir halin doğması ve sigortalı yada haksahiplerine bu yardımların yapılması koşuluna bağlanmıştır.
    Dava konusu olayda; sürücü Bekir'in 8/8 kusuru ile neden olduğu trafik kazasında Bağ-Kur sigortalısı vefat etmiş ve sigortalının hak sahiplerine Bağ-Kur'ca ölüm sigortasından aylık bağlanmıştır.
    Ne var ki; davalı Y…
    … Finansal Kiralama A.Ş.'nin rücu alacağından sorumluluğuna dayanak kılınan 1479 sayılı Kanunun 63. maddesinin 3396 sayılı Kanunla değiştirilen 2. fıkrasında yer alan "... araç maliklerine..." ibaresi; Anayasa Mahkemesinin 27.03.2000 tarih ve 2001/343 Esas 2002/41 karar sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararı 13.11.2002 gün ve 24935 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
    Bu durumda araç malikinin 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi kapsamında Kurumun rücu alacağından sorumluluğu ancak anılan yasanın öngördüğü "diğer sorumlular" kavramı kapsamında 2918 sayılı Kanunun 3. maddesi hükmünde öngörülen tanım çevresinde işleten sıfatına haiz bulunması; bir başka anlatımla trafik sicilinde adına kayıtlı bulunan araç üzerindeki fiili hakimiyeti ile, aracı tehlikesi kendisine ait olmak üzere, kendi nam ve hesabına işletiyor olması halinde mümkündür.
    Somut olayda kazaya karışan 34 GZG 62 plakalı aracın Beyoğlu 19.Noterliğinin 04.08.1997 tarih ve 36519 yevmiye numaralı Finansal Kiralama Sözleşmesi ile dava dışı Selahattin Aydın'a kiralandığı sözleşme gereği aracın mülkiyeti davalı şirkete ait olmakla birlikte, kiralama tarihinden itibaren dört yıl süre ile kiracının bakım, gözetiminde işletilmesine ve zilyetliğine bırakıldığı anlaşılmaktadır.3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunun 9 ve 17. maddelerine göre aracın mülkiyeti Finansal Kiralama Şirketine ait geçici 13. maddeye göre kiracı, kira sözleşmesi süresince Finansal Kiralama konusu malın zilyeti olup, sözleşmenin amacına uygun her türlü faydayı elde etme hakkına sahiptir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.01.2001 tarih ve 2000/10-1789 Esas 2001/6 karar sayılı kararında da benimsenen ilkeler doğrultusunda araç işleten sıfatına da haiz olmayan davalı şirketin rücu alacağından sorumlu olamayacağı dikkate alınmadan, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O hâlde, davalı Yapı Kredi Finansal Kiralama A.Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek halinde davalılardan Y…… Finansal Kiralama A.Ş'ye iadesine, 05.06.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/347 E., 2006/1966 K.
    GERÇEK ZARARIN TESPİTİ
    İŞ GÖREMEZLİK TAZMİNATI
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    ELDEKİ DAVA YÖNÜNDEN TÜM UNSURLARIYLA BAĞLAYICI NİTELİKTE BİR KESİN HÜKÜMDEN SÖZ ETME OLANAĞI BULUNMADIĞINDAN, SİGORTALI TARAFINDAN AÇILAN TAZMİNAT DAVASINDA BELİRLENEN GERÇEK ZARAR TAVAN DEĞERİNİN, KAÇINILMAZLIĞIN VE PASİF DÖNEMİN HESABA KATILMASINDAN KAYNAKLANAN KISIMLARININ TAVAN DEĞERDEN DIŞLANMASI SONUCUNDA ELDE EDİLEN MİKTARDAN, ANILAN DAVADA HÜKMEDİLEN MADDİ TAZMİNAT MİKTARININ MAHSUBUYLA ELDE EDİLECEK SONUÇ UYARINCA YAPILACAK TAVAN KONTROLÜNE GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, meslek hastalığı sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Meslek hastalığı sonucu % 15 oranında sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan ödemelerin, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine ilişkin davada; sigortalı tara-fınan açılan tazminat davasında elde edilmiş olan ve % 15 sürekli işgöremezlik oranına karşın pasif dönemin de tavan zarar hesabına katılması ile meslek hastalığının oluşumunda etken görülen kaçınılmazlığın bir kısmının da, tehlike sorumluluğu ilkesi gereğince işverene yüklenmesi suretiyle belirlenmiş olan gerçek zarar tavan değerinden, anılan davada mahsup edilmiş olan Kurum tahsisleri, halefiyet ilkesi ve kesin hüküm gerekçesiyle Kurum yönünden gerçek zarar tavanı kabul edilerek sonuca varılmıştır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki yasal düzenlemeden kaynaklanan, kendine özgü halefiyet ilkesine dayalı davada, Kurumun tazmin sorumlusundan isteyebileceği rücu alacağı miktarı, sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı ile sınırlı olduğundan; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları hakkında açılmış olan tazminat davasındaki incelemenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine uygun bulunması halinde, Kurum tarafından açılan rücuan tazminat davasında da bağlayıcı olarak kabul edilmesi gereği, anılan ilkenin doğal sonucudur. Ancak, davada geçerli olan halefiyet, temelinde rücu hakkı bulunan bir halefiyet hali olup, genel halefiyet ilkesinde olduğu gibi alacaklıya ait hakkın intikali değil, rücu hakkı sahibinin şahsında doğan, alacaklının hakkından bağımsız bir hak niteliğindedir. Yasa bu hak yönünden "...sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı..." oranında bir sınırlama getirmiştir. Bu ilke ışığında bakıldığında, sigortalı veya hak sahiplerince açılmış maddi tazminat davalarının kesin hüküm veya halefiyet gereğince mutlak bir bağlayıcılığından söz etme olanağı bulunmamakta, 506 sayılı Yasanın 26. maddesine egemen ilkelerle uyumluluk oranında esas alınabilme söz konusu olmaktadır. Aksi düşüncenin kabulü, zamanaşımı başlangıcıyla, haksahibi dosyasındaki kabul, feragat, ibra gibi Kurum alacağını ortadan kaldırıcı işlemler için de aynı yaklaşımla sonuca varılması gereğini ortaya çıkarır ki, bu durumda anılan yasal düzenlemenin uygulanabilirliği olanaksızlasın Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında bakıldığında mahkemenin halefiyet ve kesin hüküm gerekçelerinden hareketle vardığı sonucun kabulüne olanak bulunmadığı gibi; davanın yasal dayanağını oluşturan ve iş kazası ve meslek hastalığının oluşumuna, "...kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi..." ile etkide bulunan işveren yönünden madde içeriğinde sıralanan nedenlerle ve kusura dayalı sorumluluk ilkesi temelinde sorumluluk gereğine yönelik düzenleme içeren 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesine eklenen, "İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır." Cümlesinin, maddede sayılan kusurlu davranışları nedeniyle tazminle sorumlulukları yoluna gidilen işverenlerin, iş kazasının oluşumunda etkili olan kaçınılmazlıktan da sorumlu tutulmaları gereğini öngörür şekilde yorumlanmasının, buna bağlı olarak objektif sorumluluğa olanak tanımayan madde hükmü karşısında işverenin kaçınılmazlık etkeninden kaynaklanan bölümden kısmen de olsa sorumluluğunun kabulü, yasal düzenlemeye egemen ilkeyle bağdaştırılamaz.
    Tazminat hukuku alanında cismani zarar; tedavi giderleri, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararlar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar olarak ortaya çıkmakta; kişinin beden ve fikir gücünün kazanç getirecek şekilde kullanılması olarak tanımlanan çalışma gücünün kayıp veya azalması halinde, bu kayıp veya azalmadan kaynaklanan zarar, tazminat hukuku ilkeleri uyarınca, geleceğe ilişkin varsayıma dayalı bir hesaplamayla belirlenebilmektedir. Kuşkusuz çalışma gücündeki azalma oranı, zarar tespiti yönünden gözetilecek unsurların başında gelmekteir. Zira, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararın hesabı, çalışma yaşamı süresiyle sınırlı olarak yapılabilecektir. "Kazanç kayıplarının belirlenmesinde, işçinin aktif olduğu iş görebilme dönemi dikkate alınır. Bu dönemi takip eden pasif dönem içinde gerçekleşecek zararların ise mahrum kalınan yaşlılık aylıklarından oluştuğu varsayılır. Aynı düşünce İsviçre'de de kabul edilmiş ve Federal Mahkeme bir kararında, aktif süre sona erdikten sonra yaşlılık aylığı dışında yeni kazançlar da elde edilebileceği iddialarını dikkate almayarak, bunları kazanç kaybı olarak değerlendirmemiştir." (Dr. Levent Akın, İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat, Yetkin Yayınları, Ankara 2001, sh. 119). Kişinin daha fazla efor sarf ederek çalışma yaşımını sürdürebildiği ve bu çalışmasına dayalı olarak pasif yaşam dönemini güvence altına alabildiği durumlarda, kişinin pasif yaşam süresi için bir kazanç kaybından ve kazanma gücü kaybına dayalı zararından da söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Yasa koyucunun konuya ışık tutan bir yaklaşımını, 506 sayılı Yasanın 53. maddesinde bulma olanağı mevcut olup, anılan maddede çalışma gücünün farklı nedenlere bağlı olarak % 60 veya 2/3 oranında yitirilmesi, çalışma yaşamından tümüyle çekilme yasal varsayımı içeren malul sayılmanın gerekçesi olarak kabul edilmiş, aynı Yasanın 58. maddesinde, çalışmaya başlamak maluliyet aylığının kesilme nedenleri arasında yer almıştır.
    Kurumun rücu davasına egemen ilkeler, iş kazası sonucu sürekli işgöre-mezlik halinde, sigortalı için yapılan harcama ve ödemeler yanında, münhasıran meslekte kazanma güç kaybı oranına bağlı zararın tazmin gereği gözetildiğinde, bu miktarın belirlenmesinde sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranındaki yoğunluk dikkate alınarak, zararlandırıcı sigorta olayı tarihindeki bakiye ömrüne göre aktif dönem ile pasif dönem hesabı yapılabilir. Sigortalının, iş kazası sonucunda meslekte kazanma gücünü 2/3'ün altında bir oranla yitirmesi halinde ise; aktif dönemdeki çalışmayla ileride yaşlılık aylığına hak kazanma üstün olasılık içinde bulunduğundan, böylesi durumlarda, pasif dönemin gerçek zarar tavan hesabından dışlanması yerleşik içtihatların gereğidir.
    Sıralanan maddi ve hukuki olgular gözetildiğinde, eldeki dava yönünden tüm unsurlarıyla bağlayıcı nitelikte bir kesin hükümden söz etme olanağı bulunmadığından, sigortalı tarafından açılan tazminat davasında belirlenen gerçek zarar tavan değerinin, kaçınılmazlığın ve pasif dönemin hesaba katıl-: masından kaynaklanan kısımlarının tavan değerden dışlanması sonucunda elde edilen miktardan, anılan davada hükmedilen maddi tazminat miktarının mahsubuyla elde edilecek sonuç uyarınca yapılacak tavan kontrolü sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçelerle, işvereni kaçınılmazlık ve pasif dönem zararından da sorumlu tutar şekilde belirlenmiş olan tavan değerin esas alınması suretiyle sonuca gidilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.02.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/8078 E., 2006/14899 K.
    İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; işe girişi süresinde Kuruma bildirilmediği ileri sürülen sigortalı işçi R…
    …..'in 13.02.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %88 oranında meslekte kazanma güç kaybına uğraması üzerine Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının 506 Sayılı Kanunun 10 ve 26. maddeleri uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş ise de yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmaya elverişli değildir.
    Davalı işveren, sigortalının %88 olarak belirlenen meslekte kazanma güç kaybına itiraz ettiğinden, malûliyet oranının, 506 sayılı Kanunun 109. maddesinde öngörülen prosedür ve 28.06.1976 gün ve 1976/6-4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanan ilkeler doğrultusunda inceleme yapılarak belirlenmesi gerektiğinden öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Kurulundan rapor alınması, anılan Kurul tarafından verilecek raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkının bulunduğu gözetilerek, itirazı halinde Adli Tıp Kurumu veya Tıp Fakültelerinin konu ile ilgili anabilim dalı uzmanlarından oluşturulacak kurullardan rapor alınmak suretiyle sigortalının gerçek meslekte kazanma güç kaybı oranının belirlenmesi gerekir.
    Sigortalının bizzat muayenesinin gerekmesi durumunda; sigortalının ilgili Kuruma sevki için her türlü muayene ve tedavi ücreti ile şehirlerarası ve şehir içi ulaşım, konaklama giderleri ve harcırahının davalı işveren tarafından mahkeme veznesine önceden yatırılması gerektiği olgusunun mahkemece gözetilmesi gerekir.
    Belirlenen meslekte kazanma güç kaybı oranının %66 ve daha fazla olması durumunda sigortalının maddi zararı hesaplanırken, pasif döneme ilişkin zararın da hesaba katılmasının gözetilmesi gerektiği hukuksal gerçeği göz önünde tutulmalıdır.
    Davacı Kurum, 506 Sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca istemde bulunduğu halde sigortalının işe girişinin süresinde Kuruma bildirilip bildirilmediği yöntemince araştırılmamıştır.
    Davalı işverenin 506 Sayılı Kanunun 10. maddesine göre sorumluluğu; kusursuzluk ilkesine dayanır.Zararlandırıcı sigorta olayında işverenin hiç kusuru olmasa bile, şayet sigortalının işe girişi süresinde Kuruma bildirilmemişse Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarından 10.maddeye göre sorumlu tutulması gerekir.Hakkaniyet indirimi yapılırken sigortalının müterafik kusuru oranında indirim yapılması halinde, 26. maddeye dayanılarak açılan dava sonucunda verilecek karar ile, 10. maddeye dayanılarak açılan dava sonucunda verilecek karar arasında herhangi bir fark kalmayacağından hakkaniyet indiriminin, sigortalının müterafik kusurundan az olması gerekir.
    Mahkemece yapılacak iş;öncelikle sigortalının yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda yapılacak inceleme sonucuna göre meslekte kazanma güç kaybı oranı gerçeğe uygun olarak belirlendikten, sigortalının meslekte kazanma güç kaybının %66 ve daha fazla olması halinde pasif dönem içinde maddi zarar hesabı yapıldıktan, ayrıca, davalı işverenin 506 Sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca sorumlu tutulması gerektiğinin tespiti halinde işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek hesaplanacak maddi tazminat miktarından, zararlandırıcı sigorta olayında; sigortalının %30, davalı işverenin %70 oranında kusurlu olduğu da dikkate alınarak, Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca sigortalının kusurunun %50sinden az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılarak gerçek zarar tavanı belirlendikten sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 74. maddesindeki taleple bağlılık ilkesi de dikkate alınarak tavan aşılmamak suretiyle rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine, 20.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/6710 E., 2006/12268 K.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan B…
    … N…
    … Tekstil AŞ Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Bu tür rücu davalarının halefiyet esasına dayanması nedeniyle sigortalı veya hak sahipleri tarafından açılmış bulunan tazminat davaları sonucunda verilecek karar, iş bu rücu davasının sonucunu etkileyebileceğinden, sözü edilen tazminat dava dosyası celbedilmeden ve sonucu araştırılmadan hüküm kurulması isabetsiz bulunmuştur.Kuşkusuz, 506 sayılı Kanunun 26/1. maddesi kapsamında, işverenin Kuruma karşı sorumluluğu ancak; kasti veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketinin varlığı halinde mümkün olup, davalı işveren şirket yönünden, anılan maddede, sayılı ve sınırlı biçimde öngörülen sorumluluk koşullarının gerçekleşmemesi, başka bir anlatımla, zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde işverene kusur atfedilememesi halinde ise, davalının münhasıran kazaya karışan ve kusurlu sürücünün kullandığı aracın işleteni sıfatıyla Kurumun rücu alacağından, kusursuz sorumluluğu bulunmamaktadır.
    2-Davalı cevap dilekçesiyle sigortalının maluliyetine itiraz etmiş olup; 506 sayılı yasanın 109.maddesinde, "sigortalıların sürekli işgöremezlik, malullük ve erken yaşlanma hallerinin tespitinde, kurum sağlık tesisleri sağlık kurullarınca verilecek raporlarda belirtilen hastalık ve arızaların esas tutulacağı, kurumca verilen karara ilgililer tarafından itiraz edilmesi halinde Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacağı" hükmüne yer verilmiştir. Her ne kadar maddede, ilgilinin öncelikle, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kuruluna başvurması gerektiği belirtilmiş ise de, ilgilinin Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kuruluna başvurmadan doğrudan mahkemeye uyuşmazlığı getirme veya görülmekte olan davada sürekli işgöremezlik oranına itiraz etme hakkına sahip olduğu ve itiraz üzerine sürekli işgöremezlik oranının saptanması gerektiği yerleşmiş Yargıtay kararları ile benimsenmiştir.
    Ne var ki, bu itirazın elle tutulur verilere dayandırılması gerekmektedir. Somut verilere dayanmayan, salt maluliyet oranına itiraz edildiğinin bildirilmesi, MK'nun 2.maddesinde vurgulanan iyi niyet kurallarına aykırıdır. Mahkemece, bu bağlamda öncelikle aylık/gelir bağlama tablosunun getirtilmesi, kontrol kaydının bulunup bulunmadığı, varsa sürekli işgöremezlik oranının değişip değişmediği, hangi tarihte kesinleştiğinin araştırılması, davalının sürekli işgöremezlik oranına itirazının ve buna ilişkin sunulan delillerinin ciddi görülmesi halinde, 506 sayılı Yasanın 109. maddesinde öngörülen prosedür doğrultusunda inceleme yapılarak, sigortalının tedavisine ilişkin hastanedeki dosyaların tüm içerikleriyle getirtilip, konu hakkında öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'ndan itiraz doğrultusunda rapor alınması, anılan kurul tarafından verilen raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkının bulunduğu gözetilerek, itirazı halinde Adli Tıp Kurumu veya tıp fakültelerinin konuya ilişkin anabilim dalı uzmanlarından oluşturulan kurullardan rapor alınmak suretiyle, uğradığı iş kazasına bağlı olarak sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranının kesin biçimde belirlenmesi, meslekte kazanma güç kaybı oranı konusunda ortaya çıkacak değişikliğin kesinleşmiş ise, gerçek zarar tavanına yansıtılması gereklerinin gözetilmemiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Mahkemece, açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik araştırma ve inceleme ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
    O halde, davalı BOTAŞ N..... Tekstil A.Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan B…
    … N…
    … Tekstil AŞ'ne iadesine, 05.10.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    10. Hukuk Dairesi 2006/12070 E., 2006/11668 K.
    İŞ KAZASI SONUCU İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı Avukatında da duruşma talep edilmesi istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26/09/2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti.
    Duruşma günü davalı asil M…
    ….. geldi. Karşı taraf adına kimse gelmedi. Duruşmaya başlandı.Hazır bulunan davalı asilin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin tüm, davacı Kurum vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin tazminine yönelik davada, 506 sayılı Yasanın 10. maddesi koşullarının gerçekleştiği belirlenerek, gerçek zarar tavan değeri hesabında, konuya ilişkin içtihatlar gereğince sigortalının karşıt kusurunun bir kısmının da işveren kusuruna eklenmesi suretiyle sonuca varılması yönteminin kabulü yerinde bulunmakla birlikte, gerçek zarar tavan değerinin tespitinde gözetilen kusur oranının, davalının tazminle sorumlu olduğu peşin değerli gelir ile ödeme miktarlarına da uygulanması gereği gözetilmeksizin, eldeki davaya konu gelir ve ödemelerin yalnızca işverenin kusur oranıyla sınırlı kısmının tazminine hükmedilerek, 10. maddeye dayalı sorumluluk sınırlarının iç tavan tespiti yönünden göz ardı edilmiş olması; ayrıca, sigortalının müfettiş raporu ve diğer belgelerle belirlenmiş olan kaza tarihindeki fiili ücretinin, aynı tarihte geçerli asgari ücrete oranının tespitiyle, sigortalının sürekli işgöremezlik tarihi sonrasındaki asgari ücretlerin belirlenen orantı dahilinde fazlasını elde edeceği yaklaşımıyla tavan hesabı yapılması gerekirken, sigortalının 10.11.2002 olan kaza tarihindeki ücretinin, sürekli işgöremezlik durumuna girdiği 10.5.2003 tarihindeki asgari ücretle karşılaştırılmasından ortaya çıkan orana göre hesap yaparak sonuca varan yetersiz bilirkişi raporu dayanak alınarak sonuca varılması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26/09/2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2005/1666 E., 2005/4544 K.
    İŞ KAZASI SONUCU TAZMİNAT
    KAÇINILMAZLIK
    RÜCU DAVASI
    ÖZET
    506 SAYILI YASANIN 26. MADDESİNE DAYANAN RÜCU DAVALARINDA KUSURUN BELİRLENMESİNDE, ÖNCELİKLE ZARARLAN-DIRICI SİGORTA OLAYININ NE ŞEKİLDE OLUŞTUĞU DOSYA İÇERİĞİNDEKİ TÜM DELİLLER TAKDİR OLUNARAK, VARSA ÇELİŞKİ GİDERİLEREK BELİRLENMELİ SONRA KUSUR ORAN VE AİDİYETİ KONUSUNDA BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNE GİDİLMELİDİR. KUSUR SAPTANIRKEN, İŞGÜVENLİĞİ MEVZUATINA GÖRE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLERİN ALINIP ALINMADIĞI ARAŞTIRILMALI VE KAÇINILMAZLIĞIN OLAYIN MEYDANA GELDİĞİ ZAMAN GEÇERLİ BİLİMSEL VE TEKNİK KURALLAR GEREĞİNCE ALINACAK TÜM ÖNLEMLERE RAĞMEN ZARARIN KISMEN YA DA TAMAMEN MEYDANA GELMESİ DURUMU OLDUĞU DA GÖZ ÖNÜNDE TUTULMALIDIR.
    İçtihat Metni
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; iş kazası sonucu ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine Kurumca yapılan Sosyal Sigorta Yardımlarının 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre davalı işverenden tahsili istemine ilişkindir. Mahkeme, kusur yönünden davali işveren ile 3. kişi Ahmet arasında görülüp sonuçlanan Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2002/4 esas sayılı dava dosyasında hükme dayanak kılınan ve işvereni %70 kusurlu Ahmet'i kusursuz sayan kusur raporunu, tazminat yönünden ise, hak sahipliği dosyası ile beiirenen gerçek zarar tavanlarını esas alarak talep gibi ve yazılı şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Dosya kapsamına göre; hak sahipleri tarafından Zonguldak Dördüncü iş Mahkemesinin 2000/411 esasında açılan tazminat davasının sadece işverene yöneltilip yargılama aşamasında ise davanın 3. kişi ve usta Ahmet'e ihbar edildiği, 4.9.2000 tarihli kusur raporunda işverene % 30, Ahmet'e % 10, ölen sigortalıya % 10 kusur izafe edilip ayrıca % 50 oranında kaçınılmazlık öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
    Mahkemece; kaçınılmazlık oranının % 60' ı ile istihdam eden sıfatından dolayı 3. kişi Ahmet'in % 10 kusuru işverene yüklenerek işverenin % 70 kusurlu sayıldığı, söz konusu işveren kusurunun 22.6.2001 tarihli hesap raporuyla % 100 kusura göre belirlenen hak sahiplerinin gerçek zarar tavanlarına uygulanarak ve Sosyal Sigortalar Kurumu tahsislerinin mahsubu ile bakiye karşılanmayan maddi zararların tamamıyla ayrıca manevi tazminatın tahsiline hükmedildiği, hükmün Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 6.11.2001 tat ıh 2001/6983-7451 sayılı kararı ile Borçlar Kanunu'nun 43. maddesine göre gerçek zarar tavanlarından %20 oranında hakkaniyet indirimi yapılarak düzeltilerek onandığı, bu defa işveren tarafından Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2002/4 esasında 3. kişi Ahmet aleyhine dava açılarak kesinleşen tazminat dosyası nedeniyle yapılan ödemelerin % 10'nun 3. kişiden tahsilinin talep edildiği, hükme esas alınan kusur raporunda işverenin % 70 ölenin % 10 kusurlu sayılıp % 20 oranında da kaçınılmazlık öngörüldüğü, davanın reddine ilişkin hükmün Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 1.12.2003 tarih 2003/8170-19771 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği, zararlandırıcı sigorta olayının ise 14.2.2000 tarihinde 3. kişi Ahmet nezaretinde yapılan kazı çalışmaları sırasında "arın patlamasına" bağlı tavan göçüğü nedeniyle meydana geldiği ve ekipte bulunan sigortalının ölümüyle sonuçlandığı anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesi olup, davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür. 506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde mahkemece, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve bu kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir. Başka ifade ile mahkemece bilirkişi raporuna esas alınacak maddi olgu kusur durumuna etkili tüm deliller toplanıp, çelişki varsa bu da giderilmek suretiyle açık bir şekilde saptanmalı, sonra kusur oran ve aidiyeti konusunda bilirkişi incelemesine gidilmelidir. Bundan başka, bu tür davalarda; bilirkişi kurulunun kusur durumunu saptarken iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerekeceğini, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığını ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığının anılan mevzuat hükümleri ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerinde yer almasa dahi işverenin olay tarihinde yürürlükte bulunan 1475 sayılı Kanunun 73. maddesi kapsamında işyerinde çalışan sigortalıların sağlığını ve işgüvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları ve araçları noksansız bulundurmak yükümlülüğü ile kaçınılmazlığın olayın meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak tüm önlemlere rağmen zararın kısmen yada tüm olarak meydana gelmesi durumu olduğu da gözönünde tutularak belirlemelerinde zorunluluk vardır.
    Somut olayda, yukarıdaki ilke ve esaslar çerçevesinde irdelendiğinde; Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2000/411 esas sayılı tazminat davasına dayanak kılınan 4.9.2000 tarihli kusur raporu 506 sayılı Yasanın 26. maddesi koşullarına uygun olarak düzenlenmediği, işveren ile 3. kişi arasında aynı mahkemenin 2002/4 esasında görülen alacak davasına dayanak yapılan kusur raporu ise davacı kurumun söz konu davada taraf olmaması nedeniyle temyize konu eldeki davada tarafları bağlamaz.
    Mahkemece yapılacak iş; yukarda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile işkolunda uzman bilirkişi heyetinden kusur oran ve aidiyeti yönünden yeniden kusur raporu almak, denetlendikten ve varsa çelişkiler giderildikten sonra teselsüle dayanılmadığı ve kaçınılmazlıktan işverenin sorumlu tutulamayacağı olguları da gözetilerek, tespit edilen işveren kusurunu hak sahipliği dosyasında %100 kusura göre belirlenen gerçek zarar tavanlarına uygulamak suretiyle işverenin sorumlu olacağı tavan tazminat tutarlarını belirleyip sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 26.4.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2005/3277 E., 2005/6043 K.
    MESLEK HASTALIĞI SONUCU İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATINDAN SORUMLULUĞU
    İçtihat Metni
    Davacı, meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Meslek hastalığına dayalı rücu davalarında teselsül hükümlerine dayanılamayacağının ve işbu davanın gelirlerdeki artışa ilişkin ikinci rücu davası niteliğinde bulunması nedeniyle ilk rücu davasıyla ilgili meydana gelen kesin hükmün söz konusu olamayacağının göz ardı edilerek, davalıların rücu alacağından sorumluluklarının kusur paylarına göre belirlenmesi gerekirken, Mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu müteselsil sorumluluk ilkesinin hükme esas alınması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Ne var ki bu aykırılığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.
    S O N U Ç :
    Gerekçeli kararın hüküm bölümünün silinerek yerine;
    " 1- Davanın kabulüne,
    2- Hak sahiplerine bağlanan gelirler nedeniyle uğranılan zarardan 138.000.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 133.992.898 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kuruma verilmesine, rücu alacağına gelirlerin onay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine,
    3- 492 sayılı Harçlar Kanunu gereğince belirlenen karar ve ilam harcı olan 7.500.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 7.250.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak Hazineye gelir kaydına,
    4- Davacı taraf kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri gereğince belirlenen avukatlık ücreti olan 155.000.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 145.000.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kuruma verilmesine,
    5- Yargılama gideri olan 6.500.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 6.000.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kurama geri verilmesine," sözcüklerinin yazılmasına ve hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edenlerden davalılardan alınmasına, 02.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2005/400 E., 2005/3302 K.
    İŞVERENİN SORUMLULUĞU
    RÜCUAN TAZMİNAT
    ÖZET
    ÎŞ KAZASI SONUCU SÜREKLİ İŞ GÖREMEZ DURUMUNA GİREN SİGORTALIYA YAPILAN ÖDEMELERİN RÜCUAN TAZMİNİNDE İŞVERENİN SORUMLULUĞU KUSURA DAYALI SORUMLULUKTUR. SİGORTALININ AÇTIĞI İLK DAVADA BELİRLENEN GERÇEK ZARAR TAVAN DEĞERİNDEN, SİGORTALININ AÇTIĞI DAVALAR SONUCU LEHİNE HÜKMEDİLEN TAZMİNAT MİKTARLARININ MAHSUBU İLE YAPILACAK TAVAN KONTROLÜNE GÖRE SONUCA VARILMALIDIR.
    İçtihat Metni
    Trafik iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davalılardan llhami ve P.... Tekstil A.Ş. avuka-tınca istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, tetkik hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-İşveren tarafından yapılan anlaşma gereğince, P... Tekstil AŞ işçilerinin işyerine getirilip götürülmesi işini üstlenen SS 52 numaralı K.............S..........Motorlu Taşıyıcılar Koop. Üyesi olup olay günü kendisine ait araçla servis hizmeti vermekte olan İlhami yönetimindeki aracın, sollama sırasında önünde giden Başar yönetimindeki araca çarpmasıyla gerçekleşen trafik iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin tazminine yönelik davanın yargılaması sürecinde düzenlenerek hükme dayanak kılınan kusur tespitine ilişkin raporda, kazanın gerçekleşmesinde llhami'nin % 75, Başar'ın ise % 25 oranındaki kusurlu davranışlarıyla etkide bulunduğu, işverenin ise kusursuz olduğu tespitine yer verilmiş, mahkemece işverenin de tazminle sorumluluğuna hükmedilmiştir.
    İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya, Kurum tarafından bağlanan gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin rücuan tazminine yönelik davada İşverenin sorumluluğunun hukuksal dayanağı, 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesi olup, "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa,..." tazminle sorumluluğa olanak veren yasal düzenleme, kusura dayalı sorumluluk halini düzenlemektedir. Sigortalı veya hak sahiplerince işveren aleyhine açılan davalarda, iş kazasının gerçekleşmesinde işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına aykırı kusurlu davranışı tespit edilmediği halde, tehlike sorumluluğu ilkesinden hareketle işverenin tazminle sorumlu kılınmış olmasının, 506 sayılı Yasanın 26. maddesine dayalı dava yönünden tazmin yükümlülüğü doğuran kesin hüküm olarak kabulüne olanak yoktur. Sigortalı tarafından açılan tazminat davası ve eldeki davanın yargılaması sürecinde yapılan incelemeler sonucu düzenlenen raporlarda işverene yüklenebilecek kusur bulunmadığı sonucuna varılmış olmasına karşın, kusursuz işveren hakkındaki davanın reddi gereğinin gözetilmemiş olması,
    2-Sigortalı tarafından açılan Edirne İş Mahkemesi'nin 2000/63 E., 2001/333 K. sayılı davasının yargılama sürecinde, kusur ve gerçek zarar tavan tespitine ilişkin bilirkişi incelemesi yapılarak hükme dayanak kılındığı, anılan dosyada sigortalının gerçek zarar tavan değerinin 7.034.760.958 TL olarak belirlendiği ve istemle bağlı kurulan hükmün Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesince onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır. Sigortalının ilk davada belirlenen ve sigorta tahsisleriyle karşılanmayan fazlaya ilişkin zararının tazminine yönelik aynı mahkemenin 2002/341 E., 2003/99 K. sayılı davasında, sigortalının karşılanmayan zararının halen mevcut olup olmadığının belirlenebilmesi amacıyla, ilk dava kararının kesinleşmesinden sonra yürürlüğe giren ücret artışlarını da gözetmek suretiyle yapılan hesap sonucu belirlenmiş olan 12.239.446.605 TL gerçek zarar tavan değerinin, halefiyet ilkesine dayalı, sigortalı tarafından istenebilecek miktarla sınırlı tazmin hakkı bulunan Kurum yönünden esas alınmasına olanak bulunmadığının, ikinci dosyadaki hesaplamanın, sigortalının ilk davada belirlenen karşılanmamış zararının, ilk davadaki miktarla sınırlı olarak halen mevcut olup olmadığının tespitine yönelik bir inceleme olup, yeni zarar tavanı ne kadar yüksek çıkarsa çıksın sigortalının ilk davada tespit edilen karşılanmamış zararından fazlasını istemesine olanak vermeyen bir karşılaştırma incelemesidir.
    Mahkemece, sigortalı tarafından açılan ilk davada belirlenen gerçek zarar tavan değerinden, sigortalının açtığı davalar sonucu lehine hükmedilen maddi tazminat miktarlarının mahsubu yöntemiyle yapılacak tavan kontrolüne göre sonuca varılması gereğinin gözetilmemesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, kararı temyiz eden davalı vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, 29.03.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10.Hukuk Dairesi
    Esas Karar
    2005/3277 2005/6043
    ÖZET
    Meslek hastalığına dayalı rücu davalarında teselsül hükümlerine dayanılamayacağının ve işbu davanın gelirlerdeki artışa ilişkin ikinci rücu davası niteliğinde bulunması nedeniyle ilk rücu davasıyla ilgili meydana gelen kesin hükmün söz konusu olamayacağının göz ardı edilmesi doğru değildir.
    Y A R G I T A Y İ L Â M I
    Mahkemesi: Mengen Asliye Hukuk Hakimliği(İş)
    Davacı, meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Meslek hastalığına dayalı rücu davalarında teselsül hükümlerine dayanılamayacağının ve işbu davanın gelirlerdeki artışa ilişkin ikinci rücu davası niteliğinde bulunması nedeniyle ilk rücu davasıyla ilgili meydana gelen kesin hükmün söz konusu olamayacağının göz ardı edilerek, davalıların rücu alacağından sorumluluklarının kusur paylarına göre belirlenmesi gerekirken, Mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu müteselsil sorumluluk ilkesinin hükme esas alınması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Ne var ki bu aykırılığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.
    S O N U Ç : Gerekçeli kararın hüküm bölümünün silinerek yerine;
    1- Davanın kabulüne,
    2- Hak sahiplerine bağlanan gelirler nedeniyle uğranılan zarardan 138.000.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 133.992.898 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kuruma verilmesine, rücu alacağına gelirlerin onay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine,
    3- 492 sayılı Harçlar Kanunu gereğince belirlenen karar ve ilam harcı olan 7.500.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 7.250.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak Hazineye gelir kaydına,
    4- Davacı taraf kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri gereğince belirlenen avukatlık ücreti olan 155.000.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 145.000.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kuruma verilmesine,
    5- Yargılama gideri olan 6.500.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 6.000.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kurama geri verilmesine,
    sözcüklerinin yazılmasına ve hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edenlerden davalılardan alınmasına, 02.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2004/11885 E., 2005/1388 K.
    İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATI
    MESLEK HASTALIĞI SONUCU İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATINDAN SORUMLULUĞU
    USULİ KAZANILMIŞ HAK
    İçtihat Metni
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, bozmaya uyarak ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı ve davalılardan Y Tic.A.Ş. Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin tüm, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    Dava; 18.05.1995 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu vefat eden sigortalı işçi Ahmet'in hak sahiplerine Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının 506 sayılı Kanunun 26. maddesi uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, hak sahiplerinin maddi zararlarının SSK tahsisleri ile karşılandığı anlaşılan 1996/982 sayılı hak sahibi dosyasında %85 kusura göre maddi zarar hesabını içeren, 02.10.2000 günlü hesap raporu işbu davada hükme dayanak alınarak verilen ilk kararın taraflarca temyiz edilmesi üzerine, kararın Dairemizce salt kusura ilişkin olarak bozulmasına karar verilmiş olmasına; temyiz edilmeksizin kesinleşen sözü edilen İstanbul 7.İş Mahkemesinin anılan 1996/982 sayılı hak sahibi dosyasında hükme dayanak yapılan 11.09.1999-14.02.2000 günlü kusur raporları yanında, Dairemiz bozma ilamına uyulmak suretiyle, görülmekte olan bu dosyada alınan 20.07.2003 günlü kusur raporuna göre'de aynı şekilde, zararlandırıcı sigorta olayında sigortalının %15, davalı işveren Y A.Ş.'nin %70, Şantiye şefi Yılmaz'ın %10, kalfa Alaaddin'ın %5 oranında kusurlu olduğunun kabul edildiğinin anlaşılmasına ve bu bağlamda özellikle uyulan bozma ilamında hesabın unsurlarının bozma kapsamı dışında kalmış ve kesinleşmiş bulunmasına göre, ilk hükme dayanak yapılan 02.10.2000 günlü hesap raporunda hak sahibi baba Mahmut için belirlenen 2.665.416.000 lira, anne Sündüz için belirlenen 2.969.181.0000 lira maddi zarar (tavan) miktarları esas alınarak hüküm kurulması gerekirken, bozma ilamının kapsamına göre; hesabın unsurları yönünden davalı işveren lehine oluşan usuli kazanılmış hak olgusu gözetilmeksizin; gerekmediği halde sonradan yürürlüğe giren asgari ücret artışları yansıtılarak düzenlenen 13.03.2004 günlü hesap raporunun hükme dayanak yapılması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davalı işveren Y A.Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, 17.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E : 1999/6175 K : 1999/8022 T : 9.11.1999
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDETİLMESI
    KUSUR TESBİTİ
    ÖZET
    Tazmin sorumluluğu için kusurlu davranış ile sonuç arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gereklidir. Bu hususta Adli Tıp Kurumu ve gerektiğinde konunun uzmanı bilirkişi kurulundan alınacak raporlar ve yargıcın objektif muhakemesiyle, nedenin bu sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığı yönünde yapılacak değerlendirmeyle bir sonuca varılması; müterafık illiyet ve müterafik kusurun saptanması gerekir.
    [506 s. SSK. m. 26]
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün,davacı ve davalılardan Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    İşkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirlerle yapılan ödemelerin, 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesi uyarınca davalılardan tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, yazılı gerekçelerle Seyit hakkındaki davanın reddine, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü hakkındaki davanın ise kabulüne karar verilmiştir.
    Dava konusu gelirlerin bağlanıp ödemelerin yapılmasına neden olan iş
    kazası, işletmenin koyunculuk şubesinde çoban olarak çalışan sigortalının, 1.1.1988 günü at arabasıyla 150-200 metreuzaklıktaki sundurmadan yonca getirmek için görevlendirildiği sırada, sundurma yakınında merdiven bulunmasına karşın, basamak biçiminde dizilmiş otlara basarak, dört metre yükseklikteki kirişe bağlanmış birisine tutunarak üstteki otları aşağı atarken dengesini yitirip aşağı düşmesi ve bu arada başını at arabasının demir somunlarından birine çarpması biçiminde gerçekleşmiş, kazalının ilk tedavisi M.... hastanesinde görevli doktor Seyit tarafından yapılmış, saçlı deride çivi batması tanısıyla pansumanı yapılıp, tetanoz aşısı uygulanarak yatış işlemi yapılmadan gönderilmiş, sonradan gelişen rahatsızlıklar üzerine hastaneye yatırılmışsa da, Adli Tıp Kurumu raporu içeriğine göre "künt kafa travmasına bağlı kafa tası kırığından menşeini alan menjitis sonucu öldüğü" belirlenmiştir.
    Davacı Kurum, gerekli işgüvenliği önlemlerini almayan işveren ile uygun tedaviyi zamanında yapmayan Seyit'in 506 sayılı Yasa'nın 26.maddesi uyarınca sorumluluklarının gerektiğini iddia etmiş mahkemece, ilk tedaviyi yapan doktor konumundaki Seyit'in kusursuzluğu gerekçesiyle hakkındaki davanın reddine, yargılama süresinde alınan özellikle son iki kusur raporu içeriğinden hareketle işveren Kurum'un % 70 oranında kusurla sorumluluğuna hükmedilmiştir.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesi uyarınca Sosyal Sigortalar Kurumu'nun ödettirme hakkının doğumu, işkazasının işveren veya üçüncü kişinin belirli nitelikteki eylem ve davranışlarının sonucu olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle tazmin sorumluluğu için kusurlu davranış ile sonuç arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gereklidir. Olay nedeniyle Cumhuriyet Savcılığınca yürütülen hazırlık soruşturması sırasında öğretim üyelerinden oluşan bilirkişiler kurulundan alınan 5.8.1988 tarihli rapor içeriğinde de belirtildiği gibi, kazalının hastaneye ilk başvurusunda gerekli tedavisine başlansa ölümünün engellenip engellenemeyeceği konusunda bir inceleme ve bilgi bulunmadığı gibi, buna bağlı olarak, işverenin istifleme, işgüvenliği eğitimi ve denetim konularındaki eksikliklerinin de bu sonucu doğurmadaki uygun nedenselliği açıklığa kavuşturulmamıştır.
    Açıklanan maddi ve hukuksal gerekçeler ışığında, uygun nedensellik bağını ortaya koyacak uzmanı bilirkişilerden oluşturulacak kuruldan alınacak raporlar ve yargıcın objektif muhakemesiyle nedenin bu sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığı yönünde yapılacak değerlendirmeyle bir sonuca varılması, müterafik illiyet ve müterafik kusurun saptanması durumunda işveren yönünden belirlenen kusur oranının yeniden değerlendirilmesi ve devlet
    memuru olan Seyit hakkında Anayasa'nın 129. maddesi uygulanması zorunluluğu gözetilmeden, eksik inceleme ve araştırmayla sonuca varılmış olması usül ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 9.11.1999 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu
    Y A R G I T A Y K A R A R I
    S A Y I
    Esas Karar
    1998/10-798 1998/809
    Taraflar arasındaki "rücuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.9.1997 gün ve 1997/614 E-1997/685 K.sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.4.1998 gün ve 1998/2840-2980 sayılı ilamı ile; (...İş kazası geçiren sigortalının aktif yaş sınırı 60 yaştır. Mahkemece 60 yaşa kadar hesap yapılması gerekirken emekli olduğu tarihteki yaş sınırı ile sınırlı tutulmuş olması usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
    HUKUK GENEL KURULU KARARI
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 11.11.1998 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    UYUŞMAZLIK: Yerel mahkeme ile Yargıtay Yüksek 10.Hukuk Dairesinin çoğunluğu tarafından bozma ilamında belirtildiği üzere, işkazası sonucu %20 malül kalan 1.1.1947 doğumlu sigortalının olay tarihi olan 19.2.1990 tarihinden yaşlılık aylığı talebinde bulunduğu 30.11.1993 tarihine kadar fiilen işinde çalıştıktan sonra kendisine yaşlılık aylığı bağlandıktan ve hiç bir işte çalışmadığı halde 30.11.1993 tarihinden genel olarak aktif devre (fiilen çalışması mümkün olan devre) olarak kabul edilen 60 yaşına kadar maddi zarar hesabı yapılıp yapılamıyacağına ilişkindir.
    Konunun hukuki yönden değerlendirilmesi ve tartışılması:
    İşkazası nedeniyle önümüze gelen dava 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasası'nın 26. maddesine göre açılan rücu davasıdır. Bu dava ile Sosyal Sigortalar Kurumu, sigortalıya bağladığı gelirlerin peşin sermaye değerini işçi sağlığı ve işgüvenliği kurallarına aykırı hareket eden (İş Kanunu 1475/73) ve kusurlu olan işveren davalı şirketten istemektedir. Kurumun işverenden isteyeceği azami miktar, işçinin işverenden isteyebileceği azami miktarla sınırlıdır. Kurum bu davayı halef (arda) olarak açmaktadır. Bu davalarda zararın mevcudiyetinin temel gerekçesi, malül kalan sigortalının eski işini yaparken kazadan önce sarf ettiği efora nazaran (çalışma gücünün bir kısmını yitirdiği için) daha fazla efor sarf edeceği ve emsallerine göre daha fazla yıpranacağı karinesi veya çalışma gücünün bir kısmını kaybettiği için bazı becerilerinde eksiklikler olması sebebiyle çalışmaya devam ederse daha az ücret alacağı düşüncesine dayanır. Her iki halde de çalışmaya devam şartı vardır. Çalışmasına devam eden kimsenin de ülkenin ekonomik ve sosyal şartlarına göre 60 yaşına kadar çalışabileceği karine olarak (farz edilerek) kabul olunur. Zarar hesabı 60 yaşına kadar yapılabilir. Dairemizin uygulamaları da böyledir. Ancak önümüze gelen davada sigortalı işkazasının olduğu 19.2.1990 tarihinden yaşlılık aylığı talebinde bulunduğu 30.11.1993 tarihine kadar eski işinde çalışmış ve bu tarihde emekli olarak evinde istirahate çekilmiştir. İşte çalışması yoktur. İşte çalışma karinesinin aksi sabit olunur. İşte çalışmayan kimsenin fazla efor sarfettiğinden bahsedilemez. Çalışmayan kimsenin, kısmi malüliyeti sebebiyle daha az ücret alacağından da keza bahsedilemez. Gerçek varken faraziyeye gidilemez. Çalışmayan kimseye çalışan işçi gibi tazminat ödenmesine karar verilemez. Bunun iş hukukunun temel prensipleriyle bağdaştırılması da mümkün değildir. Nitekim yerel mahkemece, iş kazasının olduğu 19.2.1990 tarihinden yaşlılık aylığı talebinde bulunulduğu 30.11.1993 tarihine kadar işçi çalıştığı için zarar hesabı yapılmış, bu tarihten sonra işçi emekli olup hiçbir işte çalışmadığı için zarar hesabı yapılmamıştır. Yaşlılık aylığına hak kazanan ve çalışmak istemiyen kişiye, sen mutlaka çalışacaksın denemez. Bu konuda emredici hükümler yasalarda yoktur. Çalışılmıyan devrede ise, bir zarardan bahsedilemez. Sosyal Sigortalar Kurumu ise bağladığı gelirleri ödemeye devam edecektir. Zira, Kurum, bu gelirleri ödemeyi işkazası nedeniyle yıllarca aldığı primler karşılığı ödemek zorundadır. Ancak işçi bilahare destek primi (506 S.K.63) ödeyerek çalışmaya başlarsa işte çalışmaya başladığı tarihten ileriye dönük (60 yaşına kadar) zarar hesabı yapılabilir. Fakat hiçbir zaman çalışılmıyan süreler için bir zarar hesabı söz konusu olamaz. Gerçekler ve kurallar böyle olduğu halde yerel mahkeme kararının onanması gerekirken yüksek özel dairenin çoğunluğunun bozma ilamı doğrultusundaki genel kurul çoğunluğunun bozma kararına katılmıyorum. Saygılarımla. 11.11.1998
    Şemsettin Abik
    10.Hukuk Dairesi Üyesi

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/6459 K. 1995/7216 T. 21.9.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT (Koşulları)
    ÖZET
    506 sayılı Yasanın 87. maddesinde de düzenlenen sorumluluğa dayalı rücuan tazminat davasında, söz konusu sorumluluğun belirgin olarak tespiti için işveren firma ile yüklenici taşeron firma arasındaki sözleşmenin niteliğinin ve iş kazasının oluş biçiminin açıklığa kavuşturulması gerekir. (506 s. SSK. m. 87)
    Davacı, işkazasında yaralanan sigortalı işçiler için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan B....... Yağ ve Sabun A.Ş. avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Dava; 1.10.1991 tarihinde meydana gelen işkazasında yaralanan sigortalı işçiler Kadir ve Selahattin için yapılan harcamalar üzerine uğranılan 11.615.156 lira Kurum zararının rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, davalı B........ Yağ ve Sabun Sanayi A.Ş.'nin sorumluluğu, 506 sayılı Kanunun 87. maddesine dayandırılmıştır. Bu sorumluluğun belirgin olarak tesbiti için, diğer davalılarla ve özellikle aracı kabul edilen davalı Kenan ile B........ A.Ş. arasındaki sözleşmelerin niteliklerinin ve işkazasının oluş biçiminin açıklığa kavuşturulması gerekir.
    Edremit'te kurulu bulunan P...... Yağ Fabrikası, davalı İbrahim tarafından satın alındıktan sonra, tesisin rafine ünitesi 18.9.1991 tarihli sözleşme ile İbrahim tarafından "sökülmüş ve kamyon üzerinde teslim" kaydıyla B....... A.Ş.'ne satılmıştır.
    B......... A.Ş. ile İzmir'de buhar kazanları ve montaj işi yapan davalı Kenan arasında da, İzmir'e nakledilecek bu ünitenin B............ A.Ş.'ne ait Zeytinyağı Fabrikasına montajını içeren bir sözleşme yapılmıştır.
    Davalı Kenan, montajın kolaylıkla yapılabilmesi için yanında çalışan işçilerden Kadir ve Selahattin'i sözkonusu ünitenin P...... Fabrikası'ndaki kurulu halini görmeleri için Edremit'teki bu fabrikaya göndermiştir.
    Davalı İbrahim ve işçileri, rafine ünitesini sökmekte iken, bir pompanın sökümünde zorlukla karşılaşmışlar ve bunun üzerine fabrikada incelemede bulunan Kenan'ın işçilerinden yardım istemişlerdir. Pompanın oksijen kaynağı ile kesilmesi sırasında, çalışma mahallinde toplanan parlayıcı-yanıcı gazın alev alması sonucu bu işçiler yaralanmışlardır.
    Burada gözönünde tutulması gereken husus; Kenan'ın, rafine ünitesinin sökülmesi işiyle hiçbir ilgisinin bulunmamasıdır. Kazalı işçiler Kenan tarafından görevlendirilmişler ise de, bu işçilerin görevleri, ünitenin kurulu halinin tesbitinden ibaret olup, kendi işverenlerinin direktifi dışında, İbrahim ve işçilerinin yardım talebi üzerine söküm işine girişmişlerdir. Ancak, söküm işi tamamen İbrahim'in yüklenimindedir. Bu nedenle iş kazasının oluşumundan davalı Kenan ve buna bağlı olarak B........ A.Ş.'nin sorumlu tutulması mümkün değildir. Zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinden davalı İbrahim ile kazalı işçiler birlikte sorumludurlar.
    Bu durumda mahkemece yapılacak iş; işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman bilirkişiler kurulundan davalı İbrahim ve kazalı işçilerin kusur oranlarını gösterir rapor alarak, sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.
    Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalı B....... A.Ş.'nin temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 21.9.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E : 1999/2899 K : 1999/2977 T : 3.5.1999
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDETİLMESİ
    POLİÇE ARAŞTIRMASI
    ÖZET
    "Trafik Kaza Tutanağı"nda belirtilen araç sigortacısının bilgi yetersizliği gibi nedenlerle poliçenin bulunmadığını bildirmesi ile yetinilmeyip; Türkiye Sigorta ve Reasurans Sirketleri Birliği'nden bu konuda araştırma yapılması istenmelidir.
    (Karayolları Trafik Garanti Fonu Yönetmeliği m. 5/2)
    Davacı, trafik işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davalılardan İ... Sigorta A.Ş. yönünden davanın reddine, diğer davalı yönünden isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı ve davalılardan Muhammet'in Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    Davacı Kurum, meydana gelen trafik işkazasında vefat eden sigortalının haksahiplerine bağladığı gelirler uğradığı zararların tahsilini davalı sürücü ve araç sigortacısı İ.... Sigorta A.Ş. den talep etmekte olup, mahkemece, İ... Sigorta A.Ş. yönünden "poliçe tesbit edilemediği için" davanın reddine karar verilmiştir.
    Meydana gelen trafik kazası nedeniyle zabıta tarafından düzenlenen Trafik Kaza Tutanağında, olaya neden olan ....EF 252 plakalı otobüsün I.... Sigorta A.Ş. ne zorunlu mali mesuliyet sigortası ile sigortalandığının belirtilmiş olduğu, yapılan yazışmalarda I.... Sigorta A.Ş nin bilgi yetersizliği gibi nedenlerle poliçenin bulunmadığı bildirilmiştir.
    3.5.1997 tarihli resmi gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Karayolları Trafik Garanti Fonu Yönetmeliği 5/2. maddeyle bu tür durumlarda poliçe araştırmasının Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliğince v şekilde yapılacağının belirtilmiş olması karşısında mahkemece söz konusu Birlikten bu konuda araştırma yapılmasını istemesi varılacak sonuç uyarınca hüküm kurulması gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile hüküm kurulması usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 3.5.1999 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E : 1999/6143 K : 1999/6171 T : 28.9.1999
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDETİLMESİ - GERÇEK ZARAR
    İŞGÖREMEZLİK ORANININ BELİRLENMESİ
    ÖZET
    Dosyadaki belgeler ve tarafların kanıtları toplanıp incelenerek davada uygulama önceliği bulunan yasa maddesinin koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği belirlenmelidir.
    Sigortalının sürekli işgöremezlik oranının kesin olarak belirlenmesi amacıyla öngörülen kontrol kaydı sonucu araştırılmalı, davalının sigortalıda oluşan meslekte kazanma güç kaybı oranına itirazları doğrultusunda 506 sayılı Yasanın 109 maddesinde öngörülen prosedür işletilerek ilgili kurullardan rapor alınmalıdır.
    (506 s. SSK. m. 10, 26, 109)
    Davacı, işkazasında malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır. Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelir ile yapılan ödemelerin 506 sayılı Yasa'nın 10. ve 26. maddeleri uyarınca tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda yazılı gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.
    1- Dava dilekçesinde 506 sayılı Yasa'nın 10. ve 26. maddelerine da- yanılmış olup, mahkemece 10. maddenin koşullarının oluşup oluşmadığı hususunda herhangibir inceleme ve araştırma yapılmamış, ancak hükmedilen miktar itibariyle 10. maddeye göre belirlenmiş olan gerçek zarar tavanı esas alınmıştır. Oysaki, dosya içeriğinde yer olan 24.4..1995 tarihli Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişi raporunda, 506 sayılı Yasa'nın 10. maddesinin uygulanmasına yer olmadığı belirtilmiş, davalı vekili de çalışmalara ilişkin dönem bordrolarını sunmuştur. Sunulan belgeler ve tarafların göstereceği diğer kanıtlar da toplanmak suretiyle davada uygulama önceliği bulunan 506 sayılı Yasa'nın 10. maddesinin koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği yöntemince incelenip sonucuna göre davanın yasal dayanağının belirlenmesi gereğinin gözetilmemesi,
    2- Dava konusu gelirlerin bağlanmasına ve ödemelerin yapılmasına neden olan işkazası olayında tarafların kusur oranlarının belirlenmesi amacıyla yapılan kusur bilirkişisi incelemesi sonucu düzenlenen rapor, 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesi çerçevesinde düzenlenmiş, işgüvenliği ve işçi sağlığı konusundaki mevzuat hükümlerinin ayrıntılı irdelenmesini içerir bir rapor ol- maktan uzaktır. Mahkemece konunun uzmanlarından oluşturulacak bilirkişi kurulundan tarafların itirazları ve yukarıda belirtilen ilkeler ışığında düzenlenecek rapor alınması gereği üzerinde durulmamış olması,
    3- Sigortalıya gelir bağlama kararında, sigortalının sürekli işgöremezlik oranının kesin olarak belirlenmesi amacıyla öngörülmüş olan 20.4.1997 tarihli kontrol kaydı sonucu araştırılmadığı gibi, davalının sigortalıda oluşan meslekte kazanma güç kaybı oranına itirazları doğrultusunda 506 sayılı Yasa'nın 109. maddesinde öngörülen prosedürün işletilmesi ve buna da itiraz halinde Adli Tıp Kurum Meclisinden, Tıp Fakülteleri Kürsü Konseyleri veya Sağlık Kurullarından rapor alınması gereğinin gözetilmemiş olması,
    4- Karara dayanak yapılan 4.2.1999 tarihli hesap raporunda, sigortalının kaza tarihi itibariyle almakta olduğu ücretin kaza tarihinde geçerli olan asgari ücretle karşılaştırılıp orantılanmasında hataya düşülmesi,
    Usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, taraflar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul
    edilmeli ve karar bozulmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1996/2331 K. 1996/2352 T. 21.3.1996
    RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARI
    BİLİRKİŞİ HEYETİNİN OLUŞUMU
    HASTANENİN KUSURLU OLMASI
    RAPORLARIN DENETLENMESİ
    ÖZET
    Sosyal Sigortalar Kurumu'nca açılan rücuan tazminat davalarında, yaralanan sigortalının ölümünde, hastanenin de kusuru varsa, mahkemece tıpta uzman bilirkişi, işgüvenliği uzmanı bilirkişi ve hukukçu bilirkişiden oluşacak heyetten, tarafların kusur oranlarını belirleyen rapor alınmalı, buna göre tavan tazminat raporu, tahsis tavan hesap raporu denetlenerek ve istek gözönünde tutularak karar verilmelidir.
    (506 s. SSK. m. 26/2) (1086 s. HUMK. m. 240, 275)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Davacı Sosyal Sigortalar Kurumu, zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle 506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanarak rücu davası açmıştır.
    Dosya içeriğine göre, olayın davalı TCDD. İşletmesi'ne ait Mersin Liman sahasında, 9.10.1988 günü saat 8.30 sıralarında, forkliftin tamir edilmesi sırasında yerden yüksekliği 15 cm olan bıçağın sigortalı Ahmet'in ayağına düşmesi sonucu sol ayak küçük parmağının ezilmek suretiyle yaralandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ............ Hastanesi'ne kaldırıldığı, yapılan ameliyatla küçük parmağının kesildiği, 17.10.1988 tarihinde tetenoz teşhisinden vefat ettiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Birinci İhtisas Kurulu'nun 21.5.1993 tarih, 11956/930507-243 karar no:510 sayılı raporlarına göre de, ölümün tetenoz hastalığından ileri geldiği, ölüme neden olan tetenoz hastalığı ayağındaki yaradan menşeini aldığı, yaralanmaması halinde tetenoz ve ölümün olmayacağı, bu nedenle ölüm ile yaralanma arasında illiyet rabıtası bulunduğu, zamanında gerekli önlemin alınması halinde kurtulmanın mümkün olduğunun belirlendiği anlaşılmaktadır. İşyerinde olayın oluşuna ilişkin kusur raporu alınmışsa da ölüm olayının meydana gelmesinde Sosyal Sigortalar Hastanesi'nin de kusuru olduğu, dosya içeriğinden ve Adli Tıp Kurulu raporundan açıkça anlaşıldığından tarafların ve Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi'nin kusurlarının uzman bilirkişilerce belirlenmesi gerekir. Bu konuda mahkemece yapılacak iş, tıpta uzman olan bir bilirkişi, iş güvenliği uzmanı bir bilirkişi ve bir de hukukçu olan üç kişilik bir bilirkişi heyetinden kusur raporu almak, denetlemek, kusur raporuna göre keza tavan tazminat raporu almak, denetlemek, kusur raporu tahsis tavan hesap raporu ve istek gözönünde tutulmak suretiyle karar vermekten ibarettir.
    Bu itibarla, mahkemece yukarıda belirtilen maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, bu yönleri amaçlayan davalı vekilinin temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 21.3.1996 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1996/8162 K. 1996/7766 T. 30.9.1996
    BİLDİRİLMEYEN SİGORTALININ KAZA GEÇİRMESİ
    GERÇEK ZARAR TAVANI
    PEŞİN SERMAYE DEĞERİNİN TAHSİLİ
    ÖZET
    Bildirilmeyen sigortalının iş kazasına maruz kalması halinde, işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davalarında da, kazalının gerçek zarar tavanının gözetilmesi ve davalıların bu limit dahilinde sorumlu tutulmaları gerektiğinden, peşin sermaye değeri önceki davalarda tahsil edilmişse, Kurum'un yeniden dava açma hakkı yoktur.
    (506 s. SSK. m. 10, 19, 20, 21, 22, 26/1-2)
    Davacı, işkazasında malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum'un temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davalıların temyizine gelince;
    Davacı, 19.2.1996 tarihli işkazası sonucunda sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalı Cavit'e bağlanan peşin sermaye değerli gelirlerde oluşan artışın 5.000.000.- TL.'lık bölümünün, 506 sayılı Yasanın 10. maddesi uyarınca davalılardan müşterek ve müteselsil olarak tahsilini istemiş, mahkemece yazılı gerekçelerle davanın kabulü yönünde hüküm kurulmuştur.
    Sigortalının geçirdiği işkazası nedeniyle, bu dava öncesinde kesinleşen dosyalar mevcut olup, bunlardan Tavşanlı Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi'nin 1986/503 E., 1988/761 K. sayılı dosyası kazalı sigortalı tarafından, davalı Ömer aleyhine açılmış maddi tazminat istemini içerir dava olup, yapılan tavan incelemesi sonucu belirlenen peşin sermaye değerinin Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan tahsisleriyle karşılanmış olması nedeniyle redle sonuçlanmıştır. Ayrıca, aynı mahkemenin 1989/139 E., 1993/311 E., 1995/70 E. sayılı dava dosyalarında da, davacı Kurum tarafından 506 sayılı Yasanın 10. maddesine dayalı olarak davalılar aleyhine açılan ve kabulle sonuçlanan dava dosyaları mevcuttur.
    Mevcut davaya konu istem her ne kadar 506 sayılı Yasanın 10. maddesine dayanmakta ise de, 10. maddeye dayalı davalarda da kazalının gerçek zarar tavanının gözetilmesi ve davalıların bu limit dahilinde sorumlulukları yönüne gidilmesi, Dairemizin yerleşik görüşüdür. Sigortalının açmış olduğu 1986/503 E. sayılı dosyada, 3/8 davalı kusuruna göre belirlenen 5.168.294.- TL.'lık peşin sermaye değerinin, indirimsiz hali dahi 13.782.119.- TL. olup, önceki rücuan tazminat davalarında hükmedilenler toplamı ise 77.152.660.- TL.'na ulaşmakta ve bu haliyle sigortalının uğradığı işkazası nedeniyle oluşan kazanç kaybı Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından fazlasıyla tahsil edilmiş bulunmaktadır. Bu gerçekler karşısında, bu dosya içeriğinde yeniden hesap bilirkişi incelemesi yaptırılması ve karar gerekçesinde; "...10. maddede düzenlenen durum sigortasız işçi çalıştıran işverenleri bir anlamda cezalandırmak amacı gütmüş olması sebebiyle tavanın uygulanması hak ve nesafet kurallarına uygun değildir. Herşeye rağmen tavanın uygulanması gerektiği sonucuna varılsa dahi geçmişe yönelik tavan hesabı yapılması adaletsiz sonuçlar doğuracaktır. Son açılan davada tavan hesabı yapılarak bundan sonraki ödemelerin bu tavanı aşamayacağı düşüncesi ileri sürülmesi halinde de, bilirkişi Av. (A.E.)'nin 29.3.1996 tarihli hesap raporunda belirlenen tavan miktarını aşamadığı anlaşılmaktadır" yolunda tereddütlü bir yaklaşım gösterilmesi ve buna dayalı olarak da sigortalının açtığı tazminat dosyasında belirlenen peşin sermaye değerinin önceki davalarda tahsil edildiğinden davanın reddi gerekirken, kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 30.9.1996 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1996/7490 K. 1996/7515 T. 24.9.1996
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI
    BİLİRKİŞİLERİN NİTELİKLERİ
    MAHKUMİYET KARARININ BAĞLAYICILIĞI
    ÖZET
    Sosyal Sigortalar Kurumu'nun açtığı rücu alacağı davalarında, Kurum'un taraf olmadığı alacak davasında alınan rapor bağlayıcı değildir.
    Kusur incelemesi yapacak bilirkişilerin, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uzman olmaları gerekir.
    Hukuk hakimi, ceza mahkemesinde hükme esas alınan ve kesinleşen maddi olgularla bağlıdır.
    (506 s. SSK. m. 26) (818 s. BK. m. 53) (1086 s. HUMK. m. 275)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum'un aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi uyarınca zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde, işveren ve üçüncü kişilerin sorumlulukları, anılan maddede öngörülen ilkeler doğrultusunda saptanacak kusurlar oranında söz konusudur. Bu yönün ise konuda uzman kişilere yöntemince yaptırılacak inceleme sonucunda saptanacağı açıktır.
    Diğer taraftan, kazalı sigortalının hak sahiplerinin davalıları aleyhine daha önce açmış bulunduğu maddi, manevi tazminat istemini içeren davada alınan ve eldeki bu davada da hükme dayanak kılınarak hüküm kurulmuş bulunan kusur bilirkişisi raporunda, davalı Hakan'a herhangi bir kusur izafe edilmemiş ve davalı Hakan'ı 1/8 oranında kusurlu bulan ve hak sahibi dosyasından önce açılıp sonuçlanmış bulunan ceza dosyasında alınan kusur raporu irdelenmemiştir. Böyle olunca da, sigortalının halefi durumunda bulunan davacı Kurum'un taraf olmadığı bir davada alınan kusur raporunun, bu davada onun bakımından bağlayıcı bir nitelik taşımadığı ve hükme esas alınamayacağı da tartışmasızdır.
    Öbür yandan, davalı Hakan aynı olay nedeniyle Ceza Mahkemesince 1/8 oranında kusurlu görülerek hüküm giymiş ve hüküm de kesinleşmiştir. Bu durumda, Borçlar Kanununun 53 üncü maddesi hükümleri gereğince Hukuk Hakimi, Ceza Mahkemesince hükme esas alınan ve kesinleşen maddi olgularla-sadece kusur oranı hariç- bağlıdır. Dairemizin ve Yargıtay'ın yerleşmiş görüş ve uygulamaları da bu doğrultudadır.
    Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular nazara alınarak, işçi sağlığı ve işgüvenliği mevzuatının öngördüğü konularda uzman kişilerden oluşturulacak yeni bir bilirkişi kurulu aracılığı ile yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda yaptırılacak kusur incelemesi sonucu davalı Hakan'ın bir miktar kusurlu kabul edilerek, kusuru oranında rücu alacağından sorumlu tutulması gerekirken, eksin inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hakkındaki davanın reddine karar verilmiş bulunması usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum'un bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 24.9.1996 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/10298 K. 1995/10634 T. 12.12.1995
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI (Tavanın belirlenmesi)
    ÖZET
    Rücuan alacak davalarında tavan belirlenirken, günlük net ücretin tesbitinde, tediye bordroları ve müfettiş raporuna rağmen, tanık anlatımına öncelik verilmesi ve bilinmeyen dönemde artırım ve iskontolama işlemleri yapılırken matematiksel ilkelere aykırı biçimde yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1,2; 68/4,6)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik h‰kimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle hak sahipleri tarafından işveren Yaşar aleyhine açılan tazminat davasında verilen hükmün kesinleşmemiş bulunmasına göre, tarafların aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine.
    2- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde; zararın tesbiti aşamasında, sigortalı Duran'ın sigorta olayının vukuu tarihindeki günlük kazancının gelir bağlama kağıtlarında brüt 1.000.- TL. olarak öngörülmesi ve bu saptamanın 14.5.1985 tarihli sigorta müfettişi raporu içeriğine göre ücret tediye bordrolarına dayandırılması karşısında, bu ücret esas alınarak o dönemde yürürlükteki asgari ücrete nazaran fazlalık oranının belirlenmesi gerekirken tanık anlatımına üstünlük tanınarak sigortalının kaza tarihindeki ücretinin günlük net 4.000.- TL. olarak alınması, giderek aktif dönem zararının yılda 360 gün üzerinden belirlenmesi gerekirken aksini kabule götüren somut deliller bulunmamasına rağmen bu sürenin 6 ay olarak kabulü isabetsizdir.
    3- Hak sahibi erkek çocuk Bayram 20.10.1975 doğumlu olup, destekten yararlanma süresinin fiili durumu araştırılarak orta yada yüksek öğrenimde bulunup bulunmamasına göre belirlenmesi gerekirken bu sürenin fiili duruma aykırı biçimde 18 yaşla sınırlı tutulması yerinde değildir.
    4- Tavanın belirlenmesinde bilinmeyen dönemde aratırım ve iskontolama işleminin yapılmasında, matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1995 yılından itibaren yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    5- Hak sahibi kız çocuk Zübeyde'nin gelirinin evlenmesi nedeniyle 29.3.1993 tarihinde kesilmesi karşısında, iç tavanında bu haksahibine yapılan fiili ödemeye göre belirlenmesi gerekirken aksinin kabulüyle yazılı biçimde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.12.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/10298 K. 1995/10634 T. 12.12.1995
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI (Tavanın belirlenmesi)
    ÖZET
    Rücuan alacak davalarında tavan belirlenirken, günlük net ücretin tesbitinde, tediye bordroları ve müfettiş raporuna rağmen, tanık anlatımına öncelik verilmesi ve bilinmeyen dönemde artırım ve iskontolama işlemleri yapılırken matematiksel ilkelere aykırı biçimde yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1,2; 68/4,6)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik h‰kimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle hak sahipleri tarafından işveren Yaşar aleyhine açılan tazminat davasında verilen hükmün kesinleşmemiş bulunmasına göre, tarafların aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine.
    2- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde; zararın tesbiti aşamasında, sigortalı Duran'ın sigorta olayının vukuu tarihindeki günlük kazancının gelir bağlama kağıtlarında brüt 1.000.- TL. olarak öngörülmesi ve bu saptamanın 14.5.1985 tarihli sigorta müfettişi raporu içeriğine göre ücret tediye bordrolarına dayandırılması karşısında, bu ücret esas alınarak o dönemde yürürlükteki asgari ücrete nazaran fazlalık oranının belirlenmesi gerekirken tanık anlatımına üstünlük tanınarak sigortalının kaza tarihindeki ücretinin günlük net 4.000.- TL. olarak alınması, giderek aktif dönem zararının yılda 360 gün üzerinden belirlenmesi gerekirken aksini kabule götüren somut deliller bulunmamasına rağmen bu sürenin 6 ay olarak kabulü isabetsizdir.
    3- Hak sahibi erkek çocuk Bayram 20.10.1975 doğumlu olup, destekten yararlanma süresinin fiili durumu araştırılarak orta yada yüksek öğrenimde bulunup bulunmamasına göre belirlenmesi gerekirken bu sürenin fiili duruma aykırı biçimde 18 yaşla sınırlı tutulması yerinde değildir.
    4- Tavanın belirlenmesinde bilinmeyen dönemde arttırım ve iskontolama işleminin yapılmasında, matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1995 yılından itibaren yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    5- Hak sahibi kız çocuk Zübeyde'nin gelirinin evlenmesi nedeniyle 29.3.1993 tarihinde kesilmesi karşısında, iç tavanında bu haksahibine yapılan fiili ödemeye göre belirlenmesi gerekirken aksinin kabulüyle yazılı biçimde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.12.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/2698 K. 1995/2906 T. 23.3.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARI
    KAÇINILMAZLIK OLGUSU
    BASKIN DERECEDE KUSUR
    KAZIDA İKSA ZORUNLULUĞU
    ÖZET
    Hafriyat, ekskavatörle de yapılsa, 150 cm.den daha derin ve Şevsiz yapılan kazılarda, toprağın çökmemesi için, iksa yapılması zorunludur.
    İşçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatının gerektirdiği tüm önlemleri almayan işveren ve işveren temsilcisi, toprak altında kalan işçinin, asfiksi sonucu ölümünden baskın derecede kusurlu oldukları halde, tarafların kusur oranlarının bilinmesinde zaruret bulunan, rücuan tazminat davasında; kaçınılmazlık olgusuna yer veren bilirkişi raporuna itibar edilmemelidir.
    Tarafların kusur oranının uzman bilirkişilerce saptanması gerekir.
    (506 s. SSK. m. 26/1, 2)
    Davacı işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayadığı gerektirici nedenlere göre, davacı Kurum'un aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağını oluşturulan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi uyarınca zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde işveren ve üçüncü kişilerin sorumlulukları ancak anılan maddede öngörülen ilkeler doğrultusunda saptanacak kusurlar oranında söz konusudur. Bu yönün ise, konuda uzman kişilere o çevrede yaptırılacak bir inceleme sonucu belirleneceği açıktır.
    Diğer taraftan, davada hükme dayanak alınan kusur bilirkişisi raporunda davalı işveren şirket ile onun temsilcisi durumunda bulunan davalı Ergün'ün birlikte %50 oranında, üçüncü kişi durumundaki davalı İbrahim'in %25 oranında ve kazada ölen sigortalı Salih'in ise %15 oranında kusurlu bulundukları ve %10 oranında da kaçınılmazlık olgusunun varolduğu öngörülmüş bulunmaktadır.
    Dosya içeriğinde yer alan bilgi ve belgelerle, olayın belirlenen oluş tarzına nazaran, olay günü davalı işveren şirket tarafından yapımı üstlenilen kanalizasyon künklerinin döşenmesi amacıyla yapılan kanal kazası sırasında, bir metre eninde, üç metre boyunda ve ikibuçuk metre derinliğindeki kazılmış kanala, künk döşemek ve yerleştirmek üzere inen sigortalı Salih'in aniden göçen toprak altında havasız kalma suretiyle asfiksi sonucu öldüğü ve iş kazasının oluş şeklinin bundan ibaret bulunduğu anlaşılmaktadır.
    Öbür yandan, kanalda hafriyatın ekskavatör aracılığı ile gerçekleştirildiği, yine kazının, yukarıdan aşağıya doğru ve toprağın dayanıklığı ve kazının derinliği ile orantılı biçimde bir şev yapılmak suretiyle değilde, aksine dik olarak yapıldığı, yine yapı işleri tüzüğü hükümlerine göre 150 cm.'den daha derin ve şevsiz yapılan kazılarda iksa yapılması zorunlu olduğu halde bunun da yapılmadığı, işin niteliği itibariyle işveren tarafından işçi sağlığı ve işgüvenliği mevzuatının öngördüğü tüm önlemlerin alınması ve alınan bu önlemlerin devamlı olarak bir teknik sorumlu marifetiyle izlenmesi kazılan her bölümün periyodik biçimde her gün en az bir defa kontrol edilmesi gerektiği halde bunlara uyulmadığı saptanmış bulunmaktadır.
    Böyle olunca da sözü edilen önlemlerin alınmaması ve hele hele iksa yapılmamış bulunması halinde, kazı yerindeki toprağın çökeceği gerçek ve tabidir. Bu halde olayda herhangi bir şekilde kaçınılmazlığın kabul edilemeyeceği ve hatta düşünülemeyeceği açıktır. Ayrıca iksa ve şev yapmayan, sayılan önlemleri almayan ve uygulamaya koymayan işveren de baskın kusurunun bulunduğu, böylece işverene izafe idelen %50 oranındaki kusurun derecesinde ve dağılımında isabet bulunmadığı da tartışmasızdır.
    Mahkemece, öncelikle açıklanan maddi ve hukuki olgular doğrultusunda davalı işveren şirket ile onun temsilcisi durumundaki davalı Ergün'ün zararlandırıcı sigorta olayında gerçek kusur durumlarının ve oranının ne olduğu uzman kişilerden oluşturulacak yeni bir bilirkişi kurulu incelemesi ile saptanmalı ve oluşacak sonuca göre karar verilmelidir. Bu doğrultuda bir saptamayı içermeyen ve davalılar işveren şirket ile temsilcisini baskın oranda kusurlu saymayan ve olayda kabulü mümkün görülmeyen kaçınılmazlık olgusuna yer veren bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı şekilde hüküm tesis edilmiş bulunması usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum'un bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 23.3.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu
    E. 1994/10-774 K. 1995/45 T. 08.02.1995
    ÖZET
    Dava, iş kazasında ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan SSK. zararının rücuan ödetilmesi istemine ilişkindir. "Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine açılabilir.
    Somut olayda uyuşmazlık, giderim davasının doğrudan ekip şefi Salih'e yöneltilip yönetilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Öyleyse davalının statüsü tam olarak araştırılmalı, memursa; dava husumet yönünden reddedilmeli, işçi ise; işin esasına girilerek hüküm kurulmalıdır.
    Taraflar arasındaki "rücuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Sivaslı Asliye Hukuk (iş) Mahkemesi)nce davanın TEK için kabulüne dair verilen l.ll.l99l gün ve l990/42-1991/205 sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin 18.5.1993 gün ve l991/15970 , 1993/5459 sayılı ilamıyla; (...Davalılardan TEK görevlisi Salih, sigortalının ölümüyle sonuçlanan zararlandırıcı sigorta olayının oluşmasında kusurlu görülerek ceza mahkemesince cezalandırılmış ve karar kesinleşmiş bulunmaktadır. Adı geçen davalı hakkında 506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanılarak Kurum'ca açılan tazminat davası ise Anayasanın 129/5. maddesi hükmünden sözedilerek reddedilmiştir. Anılan Anayasa maddesi, gerçekten kamu görevlilerinin yetki ve görevlerini yerine getirirken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ancak idare aleyhine açılabileceğini öngörmektedir. Giderek 657 sayılı Kanunun 13. maddesine 2670 sayılı Kanunla şu hüküm getirilmiştir: "Kişiler, Kamu Hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan ötürü bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar, hemen belirtmek gerekir ki, davacı Sosyal Sigortalar Kurumu anılan hükümde geçen kişi kavramı kapsamına girmez. Zira, Kurum temel haklardan olan sosyal güvenlik hakkını sağlayan Devlet Kurumudur (4972 sayılı Kanun m. 1). Bu nedenle, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13. maddesinin davada uygulanması sözkonusu olamaz. Anayasanın yukarıda yazılı ve geniş içerikli hükmünün doğrudan uygulanması da mümkün değildir. Çünkü, Anayasanın 177/e maddesinde, ancak, mevcut veya kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden Kanun yapılması veya mevcut Kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması kabul edilmiştir. "Sözü geçen 129. maddede yeni bir kurum, kuruluş ya da kurul getirilmemiştir. Başka bir anlatımla 129. madde, doğrudan uygulanacak anayasa hükümlerinden değildir. Mahkeme, anayasa hükmüne oranla, Kanun hükmünü daha dar bulsa dahi, yine Kanun hükmünü uygulamak, şayet bu hükmü Anayasa'ya aykırı görüyorsa, iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmak durumundadır. Bundan başka, 506 sayılı Kanunun 26. maddesi rücu hakkını kısıtlayıcı özel bir hüküm taşımaktadır. Gerçekten anılan maddeye 24.10.1993 günlü, 2934 sayılı Kanunla eklenen son fıkra hükmüne göre, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kasdı ve kusuru bulunup da, aynı iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının haksahiplerine Kurum'ca rücu edilemez. Anılan özel hüküm dışında Kurum'un rücu hakkına başkaca engel bulunmadığını kabul etmek gerekir. Açıklanan maddi ve hukuksal olgular gözetilmeksizin davalı Salih hakkında davanın yazılı gerekçelerle reddi usul ve kanuna aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz eden : 1- Davalı TEK vekili
    2- Davacı SSK vekili
    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    1- Davalılardan TEK vekilince, direnme kararının 23.3.1994 tarihinde yüzüne karşı verilmesine karşın, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8. maddesinde öngörülen 8 günlük yasal süre geçirildikten sonra 10.8.1994 gününde temyiz başvurusunda bulunulmuştur.
    O itibarla, davalı TEK vekilinin temyiz istemi bu nedenle reddedilmelidir.
    2- Diğer Davalı SSK Genel Müdürlüğü vekilince temyiz itirazlarına gelince;
    Dava, iş kazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan SSK zararının, rücuan ödetilmesi istemine ilişkindir. 5.7.1988 olay günü, Yayalar Köyünün trafo direği üzerinde bulunan seksiyonerin ark yapmasını gidermek için davalı (ekip şefi Salih), üçüncü kişi Selçuk ve (haksahipleri için harcama yapılan) Nazmi, Pınarbaşı Köyünde bulunan hatbaşı seksiyonerini açtıktan sonra direk Selçuk'u nöbetçi bırakıp ark yapan Yayalar Köyü'ndeki trafonun bulunduğu yere gitmişler ve Nazmi direğe çıkmıştır. Akımın kesilmiş ve direk altına Selçuk'un bırakılmış olmasına rağmen bu direkteki (R) fazına ait çember telinin kopup seksiyoner bıçağına düşmesi sonucu Nazmi, gerilim altında kalarak ölmüştür. Bu kaza nedeni ile açılan kamu davasında davalı ekip şefi Salih belli ölçüde kusurlu bulunarak tecziyesine karar verilmiştir.
    Somut olayda da Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, giderim davasının doğrudan davalı Salih'e yöneltilip yöneltilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Anayasa'nın 129/5. maddesi "memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekilde ve şartlara uygun olarak ancak İdare aleyhine açılabilir" hükmünü taşımaktadır. "Yetkilerini kullanırken" deyimi, uygulamada "görevlerini yaparken" biçiminde de yorumlanmaktadır. O nedenle kişi, görevi gereği kendisine tanınan yetkileri, hırs, kin ve garezine araç yaparsa başka bir söyleyişle kötülük kasdıyla davranışta bulunursa, hakkındaki davanın husumet yönünden reddini isteyemez. Maddenin getiriliş amacı, kötüniyeti kollamak olmadığından mahkemece de görevinden dolayı (Re'sen) husumet yönünden dava reddilemez. Somut olay, özetlendiği biçimde gerçekleştiğine göre anılan kuralın uygulama yeri yoktur. (eğer davalı memursa gene dava husumet gözetilerek) redle sonuçlanacaktır.
    Sorun, davalının "işçi" niteliği taşıması halidir, çünkü maddede "diğer kamu görevlileri'nden söz edilmektedir. "Diğer kamu görevlileri" deyimi, Anayasada bir terim olarak yer almıştır. 68. maddede açıkca (yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan "diğer kamu görevlileri") biçimindeki sözcük dizisiyle terim tanımlanmış ve buna özdeş olarak 76. maddede tanım yenilenmiştir. Bir bütünlük gösteren 129. maddenin son parağrafı, "Memurlar ve (diğer kamu görevlileri) hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idare merciinin iznine bağlıdır" biçimindedir. Öyleyse "diğer kamu görevlileri" kovuşturma bakımından idari izine bağlıdır. Öte yandan, 129. maddeyle bağlantılı 128. maddede "memurların ve (diğer kamu görevlilerinin) nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir" denilmektedir. İşçilerin "atanmaları değil bireysel ya da toplu iş sözleşmeleri ile işe alınmaları söz konusudur. "Diğer kamu görevlilerinden" amacın, seçimle göreve gelenler ve bu arada TRT Yüksek Kurulu Başkanı, Üniversite Rektörü, Senato üyesi gibi kişiler olduğu yargısal kararlarla belirlenmiştir. Bakan da bunlardandır. "İstisna" anılanlar için söz konusudur. Memurlar ve diğer kamu görevlileri arasında, en azından "yetki" ve "aylık" konusunda benzerlik vardır; dolayısıyla, işçiler diğer kamu görevlileri kümesinin dışında yer alırlar.
    Konuya ilişkin bu genel açıklamalar ışığında yeniden önümüzdeki olaya baktığımızda, davalı ekip şefinin seçimle göreve gelenler gibi diğer kamu görevlisi olmadığı belirgindir. İşçiler de bu kapsama girmediğine göre, onun memur veya işçi olup olmadığı açık değildir. Bu durumda, sağlıklı ve hukuksal bir çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle davalının statüsü tam olarak araştırılmalıdır. Memursa, hakkında dava husumet yönünden reddedilmeli; işçiyse, işin esasına girilerek hüküm kurulmalıdır.
    Bu husus düşünülmeksizin önceki kararda direnilmesi doğru değildir. O halde usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
    Sonuç :
    1- Birinci bentte gösterilen nedenle TEK temyiz isteminin süre aşımı nedeniyle (Reddine), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, .2.1995 gününde oybirliğiyle,
    2- İkinci bentte gösterilen sebeplerden dolayı davacı SSK'nun temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının HUMK.nun 429. maddesi gereğince açıklanan nedenden ötürü (Bozulmasına), ilk toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 8.2.1995 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    Dava Türkiye Elektrik Kurumu'nun işyerinde iş kazası geçirip ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan gelirin peşin değeri Sosyal Sigortalar Kurumu'nca davalı Türkiye Elektrik Kurumu ile bu Kurum'un ekip şefi Salih'ten rücuan istenmektedir. Gerek "TEK"'in gerekse Salih'in iş kazasının oluşmasında kusurlu davranışları uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, Anayasa'nın 129. maddesinin 5. fıkrası karşısında Kurum, uğradığı zararı doğrudan Salih'ten isteyebilecek mi? Yoksa bağlı bulunduğu "TEK İdaresi'nden isteyecek, bilahare "TEK ödediği tazminatı ekip Şefi Salih'e rücu mu edecektir? Bundan başka 506 sayılı Yasanın 26. maddesi ortada iken olaya Anayasa'nın 129/5. maddesi öncelikle uygulanabilecek midir? Bilindiği gibi 26. madde hiç bir ayırım yapılmaksızın zararlandırıcı Sosyal Sigorta olayında kasdi suç sayılır eylemi, işçilerin sağlığı ve işgüvenliği mevzuatına aykırı eylemi bulunan kim olursa olsun Kurum'un rücu alacağı isteminden sorumlu tutulacağını hükme bağlamıştır. Gerek bu maddede gerekse 506 sayılı Yasanın diğer maddelerinde memurlara ve diğer Kamu görevlilerine rücu davası açılmayacağı, davanın ancak İdare aleyhine açılabileceğine ilişkin her hangi bir hüküm mevcut değildir.
    Normlar hiyerarşisinde önce Anayasa, sonra sıra ile Kanun, Tüzük ve Yönetmelik hükümlerinin uygulanacağı hukukun evrensel kurallarındandır. O itibarla çoğunluğun 26. maddede Anayasa'nın 129/5. maddesine koşut bir hükmün bulunması bile uyuşmazlık konusu bu olayda öncelikle Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yolunda beliren görüşüne katılıyorum. Ne ki 129/5. maddede yer alan "diğer kamu görevlileri" sözcüklerinin işçileri içermediği şeklinde beliren görüşüne katılmıyorum.
    Anılan maddenin 5. fıkrasında aynen; "memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları kendilerine rücu edilmek kaydıyla kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak İdare aleyhine açılabilir" hükmünün yer aldığı görülmektedir. Maddeye göre, kişi memur ise zarar gören kişi tarafından İdare varken memur aleyhine dava açılamayacağı açıktır. Hukuk Genel Kurulu görüşlerinde Anayasa'nın ilgili maddesinde yer alan "diğer kamu görevlileri" sözcüklerinin kimleri kapsadığı, özellikle işçileri amaçlayıp amaçlamadığı tartışılmış, işçileri amaçlamadığı sonucuna varılmıştır. Olayda "TEK"'in personeli olan davalı Salih'in işçi mi, yoksa memur mu olduğu belli olmadığından mahkemece gereken araştırma ve inceleme yapıldıktan sonra memur olduğu anlaşıldığında, davanın şimdiki gibi reddine, işçi olduğu ortaya çıktığında ise hakkındaki davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği görüşü benimsenmiştir. Oysa Salih, kamu işi gördüğünden işçi statüsüne sahip olsa bile hiç bir araştırmaya gerek kalmaksızın hakkında ilgili anayasa hükmü uygulanmalı ve aleyhindeki dava reddedilmelidir. Nitekim mahkeme de aynı görüşten hareketle isteğin reddi yolunda karar vermiştir.
    Anayasanın 128. maddesi, "Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili hükümler" başlığını taşımakla beraber, maddede: "Devletin Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve diğer Kamu Tüzel Kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları Kamu hizmetlerinin gerektiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer Kamu görevlileri eliyle yürütülür" hükmüne yer verilmiştir.
    Görülüyor ki, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin ve diğer Kamu Tüzel Kişilerinin Kamu hizmetinin Genel İdare Hukuku esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları Anayasa'nın amir hükümlerindendir. "233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede" Türkiye Elektrik Kurumu, Kamu İktisadi Teşebbüsleri arasında sayılmıştır. Bu teşebbüsün ise Kamu hizmeti gördüğü 128. maddenin açık hükmü gereğidir. Kuşkusuz Kamu hizmeti, İdarenin ajanları tarafından yerine getirilir. Bu ajanların 129/5. maddede yer alan "diğer Kamu görevlisi" sayılması gerektiği söz götürmez. Davalı Salih, bir "KİT" görevlisi olduğuna göre diğer Kamu görevlisi sayılması gerektiği yadsınamaz.
    Esasında diğer Kamu görevlisinin kim olduğunun belirlenmesinin kıstası kişinin niteliği değil yapılan görevin niteliği önem taşır. Şayet yapılan iş Kamusal nitelikte ise o işi yapan kişi de Kamu görevlisi olur.
    Anayasa'nın 129/5. maddesinin memurların ve Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlarından doğan tazminat davalarının kendilerine karşı değil, İdare aleyhine açılması gerektiği ilkesinin getirilmesindeki asıl amaç Kamu görevlisini dava tahdidi altında tutmamak, görevlerini korkusuzca yapmalarını sağlamak içindir. Aksi taktirde görevli kişi Kamu hizmetini yürütmekte iken çekingen davranacak kendini güven içinde hissetmeyecektir. Burada zarar görenin durumu da zafiyete uğramamakta, ödeme gücü Yüksek İdareden alacağını tahsil edebilmektedir. Hal böyle olunca yani Kamu görevini yürüten iki kişiden birisini memur statüsünde çalıştığı için dava tahdidinden korumak işçi statüsüne sahipdir diye böyle bir teminattan yoksun kılmak ne 129/5. maddenin sözüne, ne özüne, ne de İdare Hukukuyla Kamu Hukukunun temel ilkelerine uyar.
    Kamu görevinin işçiler eliyle yürütülmesi durumunda işçiler 128. maddenin birinci cümlesinin açık ifadesi nedeniyle diğer kamu görevlisi sayılmalıdır (bknz: Prof. Dr. Sait Güran, Anayasa Yargısı, l984, Sahife: 197-200).
    Keza (Danıştay 5. Daire, Esas No: 986/992, Karar No: 987/1787). 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun l3. maddesinde, l29/5. maddeye koşul şöyle bir hüküm getirilmiştir. "Kişisel Kamu Hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan ötürü bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar." Görüldüğü gibi maddede bilinçli olarak memur sözcüğü değil personel sözcüğü kullanılmıştır. Personel kavramının ise hem memurları, hem sözleşmelileri hem de işçileri kapsadığı konusunda kuşku duyulmamalıdır. Böylece "diğer kamu görevlisi"nin maddede kim olduğu tanımlanırken çoğunluğun kabul ettiği gibi daraltıcı bir yoruma değil genişletici yoruma değer verilmelidir.
    Öyleki umulmayan hal ve mücbir sebep nedeniyle İdare personel atamaya vakit bulamadan herhangi bir kişi tarafından kendiliğinden İdarenin amacına uygun olarak Kamu görevi yerine getirilirken üçüncü kişilere zarar verilmiş ise İdare bu zararı tazminle sorumludur.
    Sonuç : Açıklanan bu nedenlerle davalı Salih'in yapılacak araştırma ve inceleme sonucunda memur statüsünde çalıştığı saptandığı takdirde, hakkındaki davanın reddedilmesi; işçi statüsünde çalıştığı belirlendiği takdirde, kabul edilmesi gerektiği biçiminde ortaya çıkan çoğunluk görüşüne katılamıyorum. İşçi olması sonucu değiştirmez. Hiç bir araştırmaya gerek kalmaksızın davanın pasif husumet ehliyetsizliği nedeniyle reddine ilişkin kararın onanması oyundayım.
    Resule ASLANKÖYLÜ
    10.Hukuk Dairesi üyesi
    KARŞI OY YAZISI
    Bir Kamu İktisadi Teşebbüsü olan TEK İdaresi'nin işyerinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalı yönünden yapılan giderlerin; Kurum'ca rücuan kusurlu ekipbaşından 506 sayılı Yasa'nın 26/2. maddesi gereğince tahsiline ilişkin davada, Anayasa'nın 129/5. maddesinden esinlenerek, davalı ekipbaşı hakkında, memur olduğu takdirde, doğrudan dava açılamayacağı ve öncelikle bu davanın TEK idaresi aleyhine açılması gerekeceği yönündeki sayın çoğunluk görüşüne aşağıda açıklanan nedenlerle katılmak mümkün olmamıştır.
    1- BİR İŞ KAZASINA İLİŞKİN UYUŞMAZLIKTA İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU KURALLARININ UYGULANMA ZORUNLULUĞU VARDIR.
    Gerçekten, dava konusu olay; tamamen 506 sayılı Yasa'nın 11/A-(a) bendine uygun bir iş kazasına ilişkindir. Davacı, Sosyal Sigortalar sigortalısı bu iş kazası sonucu ölmüş ve geride kalanlar yönünden Kurum'ca yapılan harcamalar bu dava ile istenmektedir. İş kazalarında işveren ve çalıştırdıklarının sorumluluğu gereği İş Kanunu ve gerekse Sosyal Siortalar Kanununda ayrı ayrı ve açıkca belirlenmiş; İş Kanunu'nun 73 ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 26. maddesinin l ve 2. fıkralarında bu tür sorumluluğun kapsam, nitelik ve sınırları yönünden düzenleme yapılmıştır. Bu nedenle, olayda kendine özgü bu kurallar uygulanmalıdır.
    Sayın çoğunluğun kabul ettiği biçimde bu alanda, İdare Hukuku İlkelerine gidilemez ve işverenin memuru olup olmadığına bakılarak İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku uyuşmazlıkları çözümlenemez.
    Bilindiği gibi sanayi devrimi ve bunu takiben oluşan yeni koşullar, işçi işveren ilişkisini ön plana çıkarmış, sonuçta kendine özgü kural ve sistemleri içeren İş Hukuku ve bunu tamamlayan Sosyal Güvenlik Hukuku oluşmuştur. İş hayatının son derece riskli ve doğrudan insan sağlık ve yaşamına ilişkin sonuçlar doğurması nedeniyle işverene ve emri altında ilkelere anılan hukuk sistemlerinde doğrudan önemli yüküm ve sorumluluklar yüklenmiş, çalışmalarıyla değer yaratan işçi ve sigortalıların beden bütünlüklerinin ve yaşamlarının korunması amaçlanmıştır. Çünkü, Anayasal sistemde, en kutsal ve korunması gereken varlık insan canı ve sağlığıdır. İster işveren, ister işveren vekili veya onun emrindekiler bu alanda doğrudan işçi veya onun halefi Sosyal Sigortalar Kurumu'nca karşı sorumlu tutulmuşlardır.
    İşte bu sorumluluk çercevesinde, gerçek veya tüzel kişiler özel veya kamu kuruluşları arasında bir fark veya ayrım yapılmamış, hepsi aynı oranda ve aynı kurallara tabi kılınmışlardır. Ne Anayasa kurallarında, ne 1475 sayılı İş Yasası'nda, ne de 506 sayılı Sosyal Sigotalar Yasası'nda, işveren olarak işçi çalıştıran Devlet Kuruluşları yönünden imtiyazlı veya farklı uygulama kabul edilmemiş, özel veya Kamu işyerlerinde çalışan işçiler ile özel veya Kamu işverenleri veya vekilleri ve diğer ilgilileri aynı katagori veya sistem içerisinde düşünülmüştür. Çünkü, iş hayatı ve onu düzenleyen kurallar, tamamen kendine özgü ve değişik hukukun dalına ilişkindirler. Bu hukuk sisteminde, hukuksal ilişki, iş akdi veya hizmet akdi olarak adlandırılan bir akitle ortaya çıkar ve buna bağlı olarak her iki tarafın yüküm ve sorumlulukları Kanun ve düzenleyici işlemlerle belirlenir. Bunun sonucu; iş uyuşmazlıklarında kendine özgü yargılama sistemi kabul edilmiş ve buna bağlıda özel mahkemeler kurulmuştur. Bir işkazasında, işçi veya yasal halefi olarak Sosyal Sigortalar Kurumu'na karşı kimlerin hangi koşullarda sorumlu olduğu yasada ayrıntılı olarak düzenlenmiş ve uygulanacak kurallar 506 sayılı Yasa'nın 26/l ve 2. maddesinde gösterilmiştir.
    Sayın çoğunluğun görüşü ile, İş Hukuku ve buna bağlı Sosyal Sigortalar Hukukunun temel sistemi tersine çevrilmiş, işveren vekili veya personeli durumundaki kişinin sorumluluğu yönünden İdare Hukuku kuralları ön plana çıkarılmış, kısaca iş Hukuku kuralları yerine ikame edilmiştir. Memur kavramı, İş Hukukuna tamamen yabancı bir kavramdır. İşçi veya onun halefi olan Kurum karşısında, İdare Hukukunun memur veya Kamu görevlisi değil, işveren veya onun vekili veya personeli vardır. Taraflar eşit düzeydedir. İlişki karşılıklı serbest idare ile kurulmuştur. Akit ile bağlantı oluşmuştur. İşçi-işveren ilişkisinde, İdare Hukukunun kendine özgü kuralları değil, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukunun ilke ve esasları uygulanır. Bu nedenle sayın çoğunluğun görüşü, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Kurallarıyla bağdaşmamaktadır.
    II: ANAYASANIN 129/5. MADDESİNİN İŞ HUKUKUNDA VE İŞ KAZASINA İLİŞKİN OLAYDA UYGULANMA OLANAĞI YOKTUR.
    Sayın çoğunluk, açıkça Anayasanın, 129/5. maddesinden esinlenerek 506 sayılı Yasa'nın 26/2. maddesinde yeni bir uygulama yaratmak istemiş ve işkazasında kusurlu üçüncü kişinin İş Hukuku çevresindeki niteliğini bir kenara bırakarak, Kamu tüzel kişisi ile olan ilişkisini ön plana çıkarmıştır. Bu tür bir kabul ise, iki önemli sorunu birlikte getirmiştir.
    a) İdare Hukuku çerçevesinde öngörülen bir kural ilgili olmadığı halde İş Hukuku alanına ithal edilmiştir.
    b) Anayasanın bir kuralı, doğrudan uygulanarak, Hukuk sisteminde mevcut bir kural yok kabul edilmiştir.
    Bu iki sonuç, Anayasal Sistem içerisinde kabul edilir nitelikte değildir. Gerçekten, anayasal Sistemimize göre,Devlet veya daha teknik anlamda, İdare; Merkezi idare olarak nitelendirdiğimiz; Bakanlıklar ve bunların uzantısı taşra örgütü, yerel yönetimler olarak; Belediyeler, il Özel İdareleri ve Köy İdareleri ile ekonomik, ticari ve bilimsel Kamu Kurum ve Kuruluşlarından oluşmaktadır. Belirtilen bu kamu tüzel kişilerin faaliyetleri ise, kimi durumlarda tamamen, kimi durumlarda kısmen; genel idare esaslarına göre yürütülen süreklilik ve devamlılık arz eden Kamu Hizmetleri, kimi durumlarda, üretim veya pazarlamaya yönelik hizmetler, kimi durumlarda ise, tamamen Özel Hukuk alanındaki kira, borç alıp verme işine yönelik olarak ortaya çıkar.
    Bu faaliyet veya işlemlerin tabi olacağı hukuk rejimi ise ilgili oldukları hukuk dalına göre belirlenir.
    İdarenin, tek yanlı Kamusal veya üstün güç ve yetkisine dayalı ve Genel İdare esaslarına göre ortaya koyduğu işlem ve faaliyetler, İdare Hukuku alanına girer ve bu çerçevede ortaya çıkar. İdari işlem olarak tanımladığımız bu tasarruf veya faaliyetleri; idari kararlar, imtiyaz mukaveleleri, idarenin düzenleyici tasarrufları ve planlama işlemleri olarak belirleyebiliriz. Bu işlemler, tamamen Genel İdare esasları dediğimiz ilkeler çerçevesinde oluşur ve uygulamaya konulur. Bu işlemlerdeki ortak özellikleri, İdarenin tek yanlı karar alabilmesi, kamu güç ve otoritesini kullanması, kararlarını doğrudan yerine getirebilmesi, önceden izin almaması, hiyerarşik kuralların uygulanması gibi niteliklerle tanımlayabiliriz. Bu işlemlerin hukuksal denetimi de gene kendine özgün kurallara göre, özel oluşturulan yargı makamlarınca yerine getirilir. Vergi işlemleri vergi tarh ve tahakkuku, kamu alacaklarının takibi, kolluk faaliyetleri, imar mevzuatının uygulanması, ruhsat verme, iptal etme, atama işlemleri, düzenleyici işlemler, (genelge, yönetmelik, tüzük gibi) eğitimle ilgili işlemler; İdarenin bu alanda yaptığı kimi tasarruflar olarak ortaya çıkar.
    İşte Anayasanın 129/5. maddesinde öngörülen kural, idarenin Genel İdare esaslarına göre görevlerini yerine getiren, memur ve diğer kamu görevlileri yönünden kabul edilmiştir.
    Nitekim, anayasamız 128. maddesinde açıkca, Devletin Kamu İktisadi teşebbüsleri ve diğer Kamu kişilerinin Genel İdare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları Kamu görevlileri eliyle görüleceğini belirttikten sonra 129/5. maddesinde memurlar ve diğer Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlarından doğan tazminatlarla ilgili bir düzenlemeye yer vermiş ve bu tazminatların, kendilerine rücu edilmek koşuluyla; Kanunda gösterilen şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine açılacağını hüküm altına almıştır. Anayasa'nın bu kuralı, zorunlu olarak, ilgili 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na intikal ettirilmiş ve adı geçen Kanunun l3. maddesi buna ilişkin esasları belirlemiştir.
    Şu duruma göre, Anayasa'nın 129/5. maddesiyle getirilen düzenleme, tamamen İdare Hukuku ilkeleri çerçevesinde düşünülmüş; tek yanlı, Kamu güç ve yetkilerini kullanan İdare, ajan'ın yaptığı tasarruflara yönelik olarak kabul edilmiştir. Örneğin; İmar yasasıyla ilgili bir işlem yapan Kamu ajanına veya kolluk yetkisini kullanan bir amire, atama işlemini yerine getirmeyen Kamu görevlisine, yürütmeyi durdurma kararını uygulamayan bir genel müdür ve ilgili memura karşı, yetkilerini kullanmaları nedeniyle, açılacak tazminat davaları anılan madde kapsamındadır. Aynı şekilde, bir kamu tüzel kişisi olan KİT'in memur veya Kamu görevlilerinin idare ile olan ilişkileri bu çerçevede düşünülür ve bu kişilerin, atanmaları, görevden alınmaları, disiplin suçları ve buna benzer işlemlerde İdare Hukuku ilkeleri uygulanır ve bunun sonucu yetkililer hakkında kusurlarına ilişkin davalar önce idareye açılır. Ayrıca bir KİT yetkilisinin İdare Hukuku çerçevesinde Kamu güç ve yetkisini kullandığı örneğin kamulaştırmaya ilişkin bir işlemde üçüncü kişilerle ilişkisi bu çerçeve içindedir ve bunları uygulayan memur ve Kamu görevlililerine karşı açılacak kusurlarına ilişkin davalar öncelikle idareye yöneltilir.
    Buna karşın yukarıda denildiği gibi bir mal veya hizmet üretmek gibi fonksiyonları üstlenen kamu tüzel kişileri, ekonomik veya ticari hüviyete büründükleri veya işveren sıfatını aldıkları ve bu yöne ilişkin faaliyette bulunduklarında, İdare Hukukunun katı ve kendine özgü sisteminden uzaklaşır ve ilgili oldukları faaliyetlerin tabi olduğu hukuksal rejim devreye girer. Bir tüccar gibi, mal satan Kamu kuruluş ve yetkilerinin idari güç ve otorite ile hareket etmeleri veya zor kullanmaları nasıl mümkün değilse, iş akdi çerçevesinde; işveren, işçi ilişkisi içerisinde işçisine İdari Hukuk ilkelerini uygulayamaz. İdare, burada artık işverendedir. Memur veya Kamu görevlileri ise; işveren vekili ve sorumlularıdır. Her türlü sorun ve uyuşmazlıklarda, İş Hukukunun kuralları artık egemendir. Toplu iş sözleşmesi, Sendikalar Yasası, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları Kamu hukuku kuralları olarak öncelikle uygulanmak zorundadır. Hiyerarşik sistem değil, iş yasalarının amir hükümleri ve işverene veya yetkilerine yüklenen görevler sözkonusudur. Kamu güç ve yetkisi, sağlamaya yönelik görev ve yükümlülüklere bırakmıştır. Bu sistemde, İdare Hukukunun ne yeri, ne de uygulanması mümkündür. Aksinin kabülünde, ne İş Hukuku ve onun kendine özgü kuralları ne de işçi güvenliğinden söz edilebilir.
    Yer altında 300 metre derinlikte bir kömür ocağında kazmacı olarak çalışan bir işçiye, hangi Kamu görevlisi veya memuru hangi kamu gücünü kullanacaktır? veya bir yüksek fırındaki ateşçi ile ilgili İdarenin hangi üstün gücü sözkonusu olacaktır? Çoğaltacağımız bu örnekler gibi tüm işyerlerinde, işçilere karşı işverenlerin kamusal otorite veya üstünlükleri olamaz. Sadece ve sadece; İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukunun, işveren veya vekillerine doğrudan yüklediği görev ve sorumlulukları, buna karşı işçilerin de; iş akdi çerçevesinde çalışma yükümlülükleri vardır. Bu nedenle; bir iş kazası ve sorumluları, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku hükümlerine göre çözümlenir ve sonuca ulaştırılır.
    İşte, sayın çoğunluğun kabul ettiği ve İdare Hukukuna özgü bir kuralın İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukuna uygulanması ile, ayrı hukuki rejimler yönünden telafisi mümkün olmayan değişik bir durum ortaya çıkmıştır.
    III- BİR MAHKEME SONRADAN YÜRÜRLÜĞE GİREN BİR ANAYASA KURALINI, YÜRÜRLÜKTEKİ YASA KURALI YERİNE DOĞRUDAN UYGULAYAMAZ.
    Öte yandan, sayın çoğunluğun kabul ettiği görüşün önemli bir sonucu da Anayasa Hukuku açısından ortaya çıkmıştır. Sayın çoğunluk 506 sayılı Yasanın 26/2. maddesini ihmal ederek doğrudan, Anayasa'nın 129/5. maddesini uygulamıştır. Bir üst mahkeme olarak, Yargıtay'ın böyle bir yetkisi var mıdır?
    Gerçekten; anayasa sistemimizde bir mahkemenin, Anayasa'ya aykırı gördüğü bir yasa kuralı karşısında görev ve yetkileri son derece açık bir şekilde belirlenmiştir. Anayasa'nın 152 ve 2949 sayılı anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 28. maddelerine göre; bir mahkemenin bir yasa kuralını Anayasa'ya aykırı görmesi halinde, sorunu, "itiraz yoluyla" Anayasa Mahkemesi'ne götürme yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin konuya ilişkin kararını belli bir süre beklemek ve bu süre içerisinde Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırılık sorununu çözümlemezse, yürürlükteki Kanun hükümlerini uygulayarak eldeki davasını çözmek zorunluluğu vardır. Buna göre mahkemenin; artık mevcut olan veya Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmemiş veya Yasama Organınca yürürlükten kaldırılmamış veya değiştirilmemiş bir yasa kuralını yok kabul etmek veya ihmal etmek ve sonuçta yasa kuralı yerine bir anayasa kuralı doğrudan ikame etmek gibi bir yetkisi bulunmamaktadır. Böyle bir yetkinin tanınması, Yargı sistemimizde kaos yaratması bir yana Anayasanın kabul ettiği Anayasal Yargı sistemine ters düşer, Zira, bir yasa kuralını iptal etmek ve Anayasa'ya uygunluk denetim yetkisi sadece Anayasa Mahkemesi'ne tanınmıştır.
    Öte yandan; Anayasa Mahkemesi bir anayasa kuralının kendinden önceki bir yasa kuralının yerine doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı sorununa değişik nedenlerle ve sadece kendi statüsü açısından yaklaşmış ve şu sonuca varmıştır. "anayasa hükümleri, ister ana çizelgeleriyle ilkeleri kısaca, ister bütün ayrıntılarıyla bazı konuları tam olarak belirlenmiş olsun etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar, üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. Hiç bir Kanunun hiç bir hükmü bu kurallara aykırı olamaz. Ancak uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanunun bazı hallerde önceki Kanunun aykırı hükümlerini dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırışı gibi Temel Hukuk Kurallarının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren Kanun hükmünü doğrudan doğruya kaldırarak ve onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da yasama yoluyla yahut iptal müessesinin işletimiyle olur (E. l963/205, K. l963/123, 22.5.1963 AMKD., sayı: 2, s. 20; E.1963/106, K.l963/270, K:T. ll.ll.l963 AMKD., sayı:l, s.468).
    Gene, Anayasa Mahkemesi daha sonraki bir kararında, Anayasa Mahkemesi'nin denetim yetkisi dışında bırakılarak Kanunların ihmal edilerek doğrudan doğruya anayasa kuralının uygulanmasının mümkün olmadığını belirtmiştir (E. l984/1, K. 1984/1 K.T. 28.91984). Bu görüş çerçevesinde, bir mahkemenin bir Anayasa kuralını, yürürlükteki kural yerine doğrudan uygulaması geçerli sayılabilir mi?
    Esasen Anayasal ilke ve kurallar, temelde soyut ve genel niteliktedir. Kimi konuların ayrıntılarıyla düzenlenmiş olmaları da sonucu değiştirmez ve bu kuralların mahkemelerce, doğrudan konulara ilişkin kurallar yerine ikame edilerek uygulamalarını gerektirmez. Ne zaman ki, bu ilke ve kurallar ilgili konulara göre yasalara intikal eder ve yasa kurallarına dönüşür, bu takdirde doğrudan uygulama imkanına kavuşurlar. Şu duruma göre, yukarda açıklandığı üzere İdare Hukuku esaslarına ilişkin bir kuralın Sosyal Güvenlik Hukuku alanında yer alan ve doğrudan uyuşmazlığa uygulanması zorunlu 506 sayılı Yasanın 26/2. maddesi yerine ikame edilerek, doğrudan uygulanması Anayasal açıdan mümkün değildir.
    SONUÇ : Belirtilen nedenlerle sayın çoğunluk kararına katılmak mümkün olmamıştır.
    Orhan YALÇINKAYA Erdoğan AKTEKİN Utkan ARASLI
    21.Hukuk Dairesi 10.Hukuk Daire 21.Hukuk Dairesi
    Başkanı Üyesi Üyesi

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1994/6665 K. 1994/16922 T. 27.9.1994
    RÜCUAN TAZMİNAT
    BİLİRKİŞİ HEYETİNİN SEÇİMİ
    İLGİLİLERİN KUSUR ORANLARI
    FAİZİN BAŞLANGIÇ TARİHİ
    ÖZET
    Sigortalıya yapılan harcamalar sebebiyle, Kurum zararının rücuan ödetilmesi davalarında; bilirkişi heyeti, işçi sağlığı ve iş güveliği konularında uzman bilirkişilerden oluşturulmalıdır.
    Bu heyet, işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatı çerçevesinde düzenleyeceği raporda; işçinin, işveren veya işverenlerin, olay bina inşaatında meydana gelmişse, inşaat ruhsatı verilmemesi gerekirken verilmiş olması halinde ilgili Belediye'nin kusur oranlarını tek tek belirlemelidir.
    Tavanı teşkil edecek miktarda davalının kusur oranı nazara alınmalı; faiz başlangıç tarihlerinde de infazda tereddüte düşülmeyecek şekilde açıklık olmalıdır.
    (506 s. SSK. m. 26/2)
    İş kazası sonucu malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedelerle gerçekleşen 25.504.454 liranın davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi ve davalı avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine dosya incelenerek, işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının redi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesidir. Bu madde gereğince davalı işverinin rücu alacağından sorumluluğu maddede öngörülen yasal koşulların varlığı halinde mümkündür. Hükme esas kılınan 27.6.1993 tarihli kusur raporunda, zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda davalı işverene % 80, sigortalıya % 20 oranında kusur verilmiştir. Davalının sıhhi tesisat malzemeleri satışı ve işçiliği işyeri işvereni olduğu, olay günü bir inşaatta sıhhi tesisat işi yapıldığı sırada bina içinde dönmeyen 6.5 m. uzunluğundaki borunun binanın ön tarafındaki balkona çıkarılıp mengeneye bağlanacak kısmı çevrilmek istenirken balkonun 1.5-2 m. yakınından geçen elektrik teline borunun çok yaklaşması ile ceryan atlaması sonucu zararlandırıcı sigorta olayının vuku bulduğu davalının bina inşaatı işyeri işvereni olmayıp sıhhi tesisat işyeri işvereni bulunduğu dosya içeriğindeki delillerden anlaşılmaktadır. Bu durumda, bina inşaatı sahibine de enerji hattının geçtiği kısımda tehlikeyi önleyici tedbirler almaması, fen'i sorumlu bulundurmaması ve sigortalıyı ikaz etmemesi nedeniyle münasip oranda kusur verilmelidir. Keza inşaata ruhsat verildiğinin saptanması halinde ilgili belediye de 1.5-2 m. yakınında enerji hattı geçmesine rağmen inşaata ruhsat vermesi nedeniyle kusurlu bulunmalıdır. Öte yandan, dava teselsül esaslarına dayanılmayarak sadece davalı Ahmet'in sigorta olayının vukuunda kusurlu bulunduğu iddiasıyla açıldığından, bina inşaatı sahibi ile belediyeye verilecek kusur oranları sonunda davalının rücu alacağından sorumluluk alanını etkileyecektir.
    Giderek, cezada hazırlık soruşturması sonunda olayın sigortalının kusurundan kaynaklandığından bahisle takipsizlik kararı verildiği gibi 10.11.1987 tarihli sigorta müfettişi raporunda da aynı sonuca varılmıştır. Bu yönde galvanizli boruyu emniyetli arka balkon yerine gerilim hattına yakın ön balkonda çeviren sigortalının kusur oranının % 20'den fazla olması gerekmektedir.
    Mahkemece, belirtilen maddi ve hukuki esaslar gözönünde tutulup işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman bilirkişi heyeti marifetiyle kusur oranı ve aidiyeti yönünde işçi sağlığı ve işgüvenliği mevzuatı çevresinde düzenlenmiş kusur raporu alıp irdelemeden eksik araştırma ve inceleme ile yetersiz rapora dayanılarak hüküm tesisi isabetsizdir. Giderek tavanı teşkil eden miktar da davalının yeniden saptanacak kusur oranına göre belirlenmelidir.
    3- Faiz başlangıç tarihlerinin hüküm fıkrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu m.389 uyarınca infazda tereddüte yer bırakmayacak açıklıkta öngörülmesi gerekirken yazılı biçimde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davacı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının davalıya, davalı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının da davacıya yükletilmesine ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 27.9.1994 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1994/14853 K. 1995/795 T. 31.1.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARI
    TAVANIN BELİRLENMESİ
    "BALTHAZARD FORMÜLÜ"
    KUSUR İNCELEMESİ
    BİLİRKİŞİLERİN NİTELİKLERİ
    SÜREKLİ İŞGÖREMEZLİK
    ÖZET
    Zararlandırıcı sigorta olayı sonunda açılan rücuan tazminat davalarında, ceza davasında kesinleşen maddi olgu gözönünde tutularak, işçi sağlığı ve işgüvenliği uzmanlarından oluşan heyete kusur incelemesi yaptırılmalıdır.
    Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktar belirlenirken, olayın vuku tarihindeki sigortalı kazancı ve ikramiyenin bu aya tekabül eden miktarı esas alınacağından, bu miktar yürürlükteki asgari ücretten fazla ise, önceki asgari ücretler de aynı oranda arttırılmalıdır.
    Sürekli işgöremezlik raporu "Balthazard formülü" uygulanarak verilmişse iç ve dış tavanı teşkil eden miktarlar, davaya konu iş kazası sonucu oluşan, meslekteki kazanma kaybı oranına göre belirlenmelidir.
    Sigortalının halen çalışması durumunda, yaşlılık aylığına hak kazanma üstün olasılığından dolayı, maddi zarara, pasif dönem zararı da katılarak, tavan fazla tesbit edilmemelidir.
    Faiz başlangıç tarihi, infazda tereddüte yer vermeyecek açıklıkta olmalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1-2, 129) (1086 s. HUMK. m. 283)
    İş kazası sonucu malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen 96.274.617 liranın davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalılardan ....... Ltd. Şti. ve Uğur avukatlarınca istenilmesi üzerine; tetkik hakimi tarafından düzelenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesi olup, davalıların rücu alacağından sorumluluğu madde de öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür. Hükme esas kılınan 23.7.1993 tarihli kusur raporunda, zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda işveren vekili Uğur'a % 30, İlhan'a % 30, sigortalıya % 40 oranında kusur verilmiştir. Sözkonusu raporda gerekçesinden farklı olarak davalı işveren şirketin kusuru öngörülmemiştir. Öte yandan, hükme esas kılınan rapor ile ceza davasında davalılardan Uğur ve İlhan'ın mahkumiyetlerine dayanak tutulan rapor ve ana dosyada alınan diğer 23.11.1992 ve 27.4.1993 tarihli raporlar arasında kusur oran ve aidiyeti yönünden çelişki mevcut olup bu çelişki ceza davasında kesinleşen maddi olgu gözönünde tutulmak ve işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman bilirkişi heyeti marifetiyle yeniden kusur incelemesi yaptırılmak suretiyle giderilmelidir. Kabule göre de davalı işverenin işçilerinin kusurundan müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulacağından bahsile rücu alacağı ile yükümlü tutulması isabetsizdir.
    3- Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde zararın tesbit aşamasında sigortalının zararlandırıcı sigorta olayının vuku tarihindeki kazancının işyeri kayıtlarına göre ve ikramiyenin bu aya tekabül eden miktarı da gözetilmek suretiyle belirlenmesi ve yürürlükteki asgari ücretten fazlalığı oranında hüküm tarihinden (9.11.1994) önce yürürlüğe giren tüm asgari ücretlerin de aynı oranda arttırılması gerekirken aksini öngören hesap raporunun hükme dayanak alınması hatalıdır.
    4- Tavanın belirlenmesinde bilinmeyen dönemde arttırıma ve iskontolama işleminin yapılmasında matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1994 yılından itibaren yıllık kazanç kaybı peşin değerinin sabit tutulması keza yerinde değildir.
    5- Davada, sigortalıya 21.10.1988 tarihinde maruz kaldığı işkazası nedeniyle % 67,39 oranındaki meslekte kazanma gücü kaybına göre bağlanan gelirlerin peşin değeri istenmektedir. Sigortalı Hasan 8.10.1984 tarihinde vuku bulan işkazası sonucu % 1, 2, 21.10.1988 tarihinde vuku bulan dava konusu işkazası sonucu % 67 oranında meslekte kazanma gücünü yitirerek sürekli işgöremez duruma girmiş ve Kurum'a sigortalıya gelir bağlanmasında "Balthazard Formülü"nce bu iki güç yitirme oranları birleştirilerek toplam % 67,3 meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre gelir bağlanmıştır. Bu durumda, iç ve dış tavanı teşkil eden miktarların dava konusu 21.10.1988 tarihinde vuku bulan iş kazası sonucu sigortalıda oluşan meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre belirlenmesi gerekirken aksinin kabulü yerinde değildir.
    6- Davalı taraf işkazasına uğrayan sigortalının meslekte kazanma gücü kaybı oranı hakkında Kurum sağlık tesisleri sağlık kurullarından alınmış rapor üzerine yapılmış tesbite itiraz edildiğine göre, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 109. maddesi çevresinde öncelikle Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulu'ndan rapor alınması, ilgililerce buna itiraz edilmesi halinde Tıp Fakültesi Kürsü Konseyleri veya sağlık kurumlarından ya da Adli Tıp Meclisi'nden rapor alınmak suretiyle meslekte kazanma gücü kaybı oranı tesbit edilmesi ve bu raporun Sosyal Sigortalar İşletme Tüzüğü çevresinde düzenlenmesi ve Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulu raporundan farklı sonuçlara varılmışsa bunun nedenlerinin izah edilmesi gerekirken, bu yolda işlem yapılmaması da hatalıdır.
    7- Kabule göre de, tavanı teşkil eden miktarın belirlenmesinde her ne kadar sigortalıda saptanan meslekte kazanma gücü oranı % 67,39 ise de, sigortalının kaza tarihinden sonra ve halen işyerinde çalıştığına dair bordroların davalı tarafça ibraz edilmesi karşısında sigortalının çalışarak ileride yaşlılık aylığına hak kazanması üstün olasılık dahilinde bulunmasına rağmen maddi zarara pasif dönem zararının da katılması suretiyle tavanın fazla tesbiti de isabetsizdir.
    8- Faiz başlangıç tarihlerinin hüküm fıkrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu madde 389 uyarınca infazda tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta belirtilmesi gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, temyiz eden davalıların bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davalılar ........... Ltd. Şti. ve Uğur avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 31.1.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/7651 K. 1995/8372 T. 10.10.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT DAVASI
    KUSUR RAPORU (Olayın oluşuna uygunluğu)
    ÖZET
    Rücuan tazminat davalarının yasal dayanağı, 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesidir.
    Kusur raporunun olayın oluşuna uygun düşmemesi halinde, mahkemece işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi kurulu aracılığıyla yeniden kusur oranı belirlenip sonuca göre karar verilmelidir.
    (506 s. SSK. m. 26/1)
    Davacı, işkazasında malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Kanunun 26/1. maddesidir. Hükme esas kılınan 11.8.1994 tarihli kusur raporunda zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda işveren davalıya % 80, sigortalıya % 20 oranında kusur verilmiştir. Sigortalı İbrahim'in işyerinde dökümhane kısmında yaklaşık bir aydır çalışmakta ise de, önceleri de aynı işyerinde fasılalarla çalıştığı, dökümü yapılan parçaları döküldükleri yerden alarak çapak kısmını el arabası ile götürdüğü, kalıplama makinelerinin altındaki galerilere giden dökümhane tabanında bir merdiven bulunduğu, galeride yapılan boya badana nedeniyle bu boşluğu kapayan kapağın kaldırıldığı ve bir kenarının bu nedenle açık bırakıldığı, sigortalının doldurduğu yerden el arabasıyla geri geri gelip gideceği tarafa dönmek isterken, bir yanı açık bırakılan merdiven girişinden aşağı düştüğü, el arabasına yükleme yapılan yer ile merdiven girişi arasında 3 metre mesafe olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Zararlandırıcı sigorta olayının yukarıda belirtilen subut biçimine göre, bir aydır ve daha öncede fasılalı olarak aynı işyerinde çalışan, boya badana için merdiven boşluğu kapağının açıldığını bilen ve dökümhanede yükleme yapılan yer ile merdiven girişi arasındaki mesafe 3 metre olmasına rağmen mesafeyi ayarlayamayan ve el arabası ile yükleme yerinden geri geri gelerek gideceği yere arabayı döndürmek isteyen sigortalıya tedbirsizlik ve dikkatsizliği nedeniyle verilecek kusur oranı % 20'den fazla, ancak işverenin kusurundan az olmalıdır.
    Mahkemece yapılacak iş, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi heyeti marifetiyle yukarıda öngörülen esas çevresinde yeniden kusur incelemesi yaptırıp irdeleyerek sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
    3- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde, zararın tesbiti aşamasında, sigortalının kaza tarihindeki kazancı 14.10.1991 tarihli müfettiş tutanağına göre 677.905/24, 28.246.- TL. olup buna sigortalıya yıl içinde ödenen ikramiyenin 1/12'sinin eklenerek bulunacak miktara göre o dönemde yürürlükteki asgari ücrete fazlalık nisbetinin saptanması gerekirken eksik inceleme ile hüküm tesisi isabetsizdir. Giderek davacı Kurum'un, işyerinde bağıtlanmış toplu iş sözleşmesinin varlığını iddia etmesi karşısında bu yönde araştırma yapılarak varlığı halinde bilinen dönem kazancının belirlenmesinde toplu iş sözleşmesi hükümleri gözönünde tutulmalıdır.
    4- Sigortalı İbrahim, 1.1.1952 doğumlu olup aktif dönem zararının 60 yaşı ikmal edeceği 1.1.2012 yılına göre belirlenmesi gerekirken, bu süreyi daha uzun tutan hesap raporunun hükmü dayanak kılınması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 10.10.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/1350 K. 1995/3776 T. 18.4.1995
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI
    MADDİ OLGULARIN MAHKEMECE BELİRLENMESİ
    TAVANIN BELİRLENMESİ
    BİLİRKİŞİLERİN NİTELİKLERİ
    ÖZET
    Rücu davalarında, zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde olduğu belirlenirken, mahkeme, maddi olguların saptanmasını bilirkişiye bırakmamalı; kusura etki eden bütün delilleri toplamalı, çelişkileri gidermeli, bundan sonra, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetine inceleme yaptırılmalıdır.
    Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktar belirlenirken, bilinmeyen dönemde arttırım ve iskontolama işleminin yapılmasında, matematiksel işleme aykırı biçimde yıllık kazanç miktarları sabit tutulmamalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1-2)
    İş kazası sonucu malul kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum kazarının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerle isteğin kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi ve davalı avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine; tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Kanunun 26. maddesidir. Bu madde gereğince davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür.
    506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde ise, mahkemece, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve bu kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir. Başka ifade ile mahkeme bilirkişi raporuna esas alınacak maddi olgu, kusur durumuna etkili tüm deliller toplanıp tanık anlatımlarında çelişki varsa bu da giderilmek suretiyle açık bir şekilde saptanmalı, sonra kusur oranı ve aidiyeti konusunda bilirkişi incelemesine gidilmeli, maddi olguların saptanması bilirkişiye bırakılmamalıdır.
    Dava konusu olayda, hükme esas kılınan 15.5.1994 tarihli kusur raporunda maddi olgunun belirlenmesinde, sigortalı ile görgü tanıklarının ilk ifadeleri olduğundan bahisle işgüvenliği müfettişi raporuna ek 17.5.1993 tarihli ifadeler esas alınmıştır. Ne varki, Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişlerince tutulan rapora ek 20.4.1992 tarihli ifadelerde maddi olgu farklı biçimde açıklanmıştır. Bu durumda maddi olgu mahkemece, yukarıda da belirtildiği üzere kusura etki eden tüm deliller toplanıp, mevcut çelişki de giderilmek suretiyle açık bir şekilde belirlenmeli, bundan sonra işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman yeni bir bilirkişi heyeti oluşturularak bu maddi olgu ve deliller bilirkişi heyetine gösterilerek buna göre kusur oran ve aidiyetini tesbit eden rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Giderek maddi olgunun belirlenmesinde, Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişi raporuna ek tutanaklardaki ifadelerin önceki tarihli olması nedeniyle daha taze bilgiye dayandığı ve bu nedenle tercihte bu ifadelere ağırlık verilmesi gereği de gözönünde tutulmalıdır.
    3- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde, bilinmeyen dönemde arttırım ve iskontolama işleminin yapılmasında matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1.11.1994 tarihinden itibaren yıllık kazanç kaybı miktarlarının sabit tutulması yerinde değildir.
    Mahkemece belirtilen maddi ve hukuki esaslar gözönünde tutulmadan eksik araştırma ve incelemede hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davacı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının davalıya, davalı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının da davacıya yükletilmesine ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 18.4.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/10298 K. 1995/10634 T. 12.12.1995
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI (Tavanın belirlenmesi)
    ÖZET
    Rücuan alacak davalarında tavan belirlenirken, günlük net ücretin tesbitinde, tediye bordroları ve müfettiş raporuna rağmen, tanık anlatımına öncelik verilmesi ve bilinmeyen dönemde artırım ve iskontolama işlemleri yapılırken matematiksel ilkelere aykırı biçimde yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1,2; 68/4,6)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik h‰kimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle hak sahipleri tarafından işveren Yaşar aleyhine açılan tazminat davasında verilen hükmün kesinleşmemiş bulunmasına göre, tarafların aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine.
    2- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde; zararın tesbiti aşamasında, sigortalı Duran'ın sigorta olayının vukuu tarihindeki günlük kazancının gelir bağlama kağıtlarında brüt 1.000.- TL. olarak öngörülmesi ve bu saptamanın 14.5.1985 tarihli sigorta müfettişi raporu içeriğine göre ücret tediye bordrolarına dayandırılması karşısında, bu ücret esas alınarak o dönemde yürürlükteki asgari ücrete nazaran fazlalık oranının belirlenmesi gerekirken tanık anlatımına üstünlük tanınarak sigortalının kaza tarihindeki ücretinin günlük net 4.000.- TL. olarak alınması, giderek aktif dönem zararının yılda 360 gün üzerinden belirlenmesi gerekirken aksini kabule götüren somut deliller bulunmamasına rağmen bu sürenin 6 ay olarak kabulü isabetsizdir.
    3- Hak sahibi erkek çocuk Bayram 20.10.1975 doğumlu olup, destekten yararlanma süresinin fiili durumu araştırılarak orta yada yüksek öğrenimde bulunup bulunmamasına göre belirlenmesi gerekirken bu sürenin fiili duruma aykırı biçimde 18 yaşla sınırlı tutulması yerinde değildir.
    4- Tavanın belirlenmesinde bilinmeyen dönemde arttırım ve iskontolama işleminin yapılmasında, matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1995 yılından itibaren yıllık kazanç tutarının sabit tutulması hatalıdır.
    5- Hak sahibi kız çocuk Zübeyde'nin gelirinin evlenmesi nedeniyle 29.3.1993 tarihinde kesilmesi karşısında, iç tavanında bu haksahibine yapılan fiili ödemeye göre belirlenmesi gerekirken aksinin kabulüyle yazılı biçimde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.12.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/1350 K. 1995/3776 T. 18.4.1995
    RÜCU ALACAĞI DAVALARI
    MADDİ OLGULARIN MAHKEMECE BELİRLENMESİ
    TAVANIN BELİRLENMESİ
    BİLİRKİŞİLERİN NİTELİKLERİ
    ÖZET
    Rücu davalarında, zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde olduğu belirlenirken, mahkeme, maddi olguların saptanmasını bilirkişiye bırakmamalı; kusura etki eden bütün delilleri toplamalı, çelişkileri gidermeli, bundan sonra, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetine inceleme yaptırılmalıdır.
    Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktar belirlenirken, bilinmeyen dönemde arıtırım ve iskontolama işleminin yapılmasında, matematiksel işleme aykırı biçimde yıllık kazanç miktarları sabit tutulmamalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1-2)
    İş kazası sonucu malul kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum kazarının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerle isteğin kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi ve davalı avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine; tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Kanunun 26. maddesidir. Bu madde gereğince davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür.
    506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde ise, mahkemece, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve bu kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir. Başka ifade ile mahkeme bilirkişi raporuna esas alınacak maddi olgu, kusur durumuna etkili tüm deliller toplanıp tanık anlatımlarında çelişki varsa bu da giderilmek suretiyle açık bir şekilde saptanmalı, sonra kusur oranı ve aidiyeti konusunda bilirkişi incelemesine gidilmeli, maddi olguların saptanması bilirkişiye bırakılmamalıdır.
    Dava konusu olayda, hükme esas kılınan 15.5.1994 tarihli kusur raporunda maddi olgunun belirlenmesinde, sigortalı ile görgü tanıklarının ilk ifadeleri olduğundan bahisle işgüvenliği müfettişi raporuna ek 17.5.1993 tarihli ifadeler esas alınmıştır. Ne varki, Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişlerince tutulan rapora ek 20.4.1992 tarihli ifadelerde maddi olgu farklı biçimde açıklanmıştır. Bu durumda maddi olgu mahkemece, yukarıda da belirtildiği üzere kusura etki eden tüm deliller toplanıp, mevcut çelişki de giderilmek suretiyle açık bir şekilde belirlenmeli, bundan sonra işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman yeni bir bilirkişi heyeti oluşturularak bu maddi olgu ve deliller bilirkişi heyetine gösterilerek buna göre kusur oran ve aidiyetini tesbit eden rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Giderek maddi olgunun belirlenmesinde, Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişi raporuna ek tutanaklardaki ifadelerin önceki tarihli olması nedeniyle daha taze bilgiye dayandığı ve bu nedenle tercihte bu ifadelere ağırlık verilmesi gereği de gözönünde tutulmalıdır.
    3- Davacı Kurum'un rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde, bilinmeyen dönemde artırım ve iskontolama işleminin yapılmasında matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1.11.1994 tarihinden itibaren yıllık kazanç kaybı miktarlarının sabit tutulması yerinde değildir.
    Mahkemece belirtilen maddi ve hukuki esaslar gözönünde tutulmadan eksik araştırma ve incelemede hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davacı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının davalıya, davalı avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının da davacıya yükletilmesine ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 18.4.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1995/6459 K. 1995/7216 T. 21.9.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT (Koşulları)
    ÖZET
    506 sayılı Yasanın 87. maddesinde de düzenlenen sorumluluğa dayalı rücuan tazminat davasında, söz konusu sorumluluğun belirgin olarak tespiti için işveren firma ile yüklenici taşaron firma arasındaki sözleşmenin niteliğinin ve iş kazasının oluş biçiminin açıklığa kavuşturulması gerekir. (506 s. SSK. m. 87)
    Davacı, işkazasında yaralanan sigortalı işçiler için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan B....... Yağ ve Sabun A.Ş. avukatı taraından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Dava; 1.10.1991 tarihinde meydana gelen işkazasında yaralanan sigortalı işçiler Kadir ve Selahattin için yapılan harcamalar üzerine uğranılan 11.615.156 lira Kurum zararının rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, davalı B........ Yağ ve Sabun Sanayi A.Ş.'nin sorumluluğu, 506 sayılı Kanunun 87. maddesine dayandırılmıştır. Bu sorumluluğun belirgin olarak tesbiti için, diğer davalılarla ve özellikle aracı kabul edilen davalı Kenan ile B........ A.Ş. arasındaki sözleşmelerin niteliklerinin ve işkazasının oluş biçiminin açıklığa kavuşturulması gerekir.
    Edremit'te kurulu bulunan P...... Yağ Fabrikası, davalı İbrahim tarafından satın alındıktan sonra, tesisin rafine ünitesi 18.9.1991 tarihli sözleşme ile İbrahim tarafından "sökülmüş ve kamyon üzerinde teslim" kaydıyla B....... A.Ş.'ne satılmıştır.
    B......... A.Ş. ile İzmir'de buhar kazanları ve montaj işi yapan davalı Kenan arasında da, İzmir'e nakledilecek bu ünitenin B............ A.Ş.'ne ait Zeytinyağı Fabrikasına montajını içeren bir sözleşme yapılmıştır.
    Davalı Kenan, montajın kolaylıkla yapılabilmesi için yanında çalışan işçilerden Kadir ve Selahattin'i sözkonusu ünitenin P...... Fabrikası'ndaki kurulu halini görmeleri için Edremit'teki bu fabrikaya göndermiştir.
    Davalı İbrahim ve işçileri, rafine ünitesini sökmekte iken, bir pompanın sökümünde zorlukla karşılaşmışlar ve bunun üzerine fabrikada incelemede bulunan Kenan'ın işçilerinden yardım istemişlerdir. Pompanın oksijen kaynağı ile kesilmesi sırasında, çalışma mahallinde toplanan parlayıcı-yanıcı gazın alev alması sonucu bu işçiler yaralanmışlardır.
    Burada gözönünde tutulması gereken husus; Kenan'ın, rafine ünitesinin sökülmesi işiyle hiçbir ilgisinin bulunmamasıdır. Kazalı işçiler Kenan tarafından görevlendirilmişler ise de, bu işçilerin görevleri, ünitenin kurulu halinin tesbitinden ibaret olup, kendi işverenlerinin direktifi dışında, İbrahim ve işçilerinin yardım talebi üzerine söküm işine girişmişlerdir. Ancak, söküm işi tamamen İbrahim'in yüklenimindedir. Bu nedenle iş kazasının oluşumundan davalı Kenan ve buna bağlı olarak B........ A.Ş.'nin sorumlu tutulması mümkün değildir. Zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinden davalı İbrahim ile kazalı işçiler birlikte sorumludurlar.
    Bu durumda mahkemece yapılacak iş; işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman bilirkişiler kurulundan davalı İbrahim ve kazalı işçilerin kusur oranlarını gösterir rapor alarak, sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.
    Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalı B....... A.Ş.'nin temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 21.9.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1994/14853 K. 1995/795 T. 31.1.1995
    RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARI
    TAVANIN BELİRLENMESİ
    "BALTHAZARD FORMÜLÜ"
    KUSUR İNCELEMESİ
    BİLİRKİŞİLERİN NİTELİKLERİ
    SÜREKLİ İŞGÖREMEZLİK
    ÖZET
    Zararlandırıcı sigorta olayı sonunda açılan rücuan tazminat davalarında, ceza davasında kesinleşen maddi olgu gözönünde tutularak, işçi sağlığı ve işgüvenliği uzmanlarından oluşan heyete kusur incelemesi yaptırılmalıdır.
    Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktar belirlenirken, olayın vuku tarihindeki sigortalı kazancı ve ikramiyenin bu aya tekabül eden miktarı esas alınacağından, bu miktar yürürlükteki asgari ücretten fazla ise, önceki asgari ücretler de aynı oranda arttırılmalıdır.
    Sürekli işgöremezlik raporu "Balthazard formülü" uygulanarak verilmişse iç ve dış tavanı teşkil eden miktarlar, davaya konu iş kazası sonucu oluşan, meslekteki kazanma kaybı oranına göre belirlenmelidir.
    Sigortalının halen çalışması durumunda, yaşlılık aylığına hak kazanma üstün olasılığından dolayı, maddi zarara, pasif dönem zararı da katılarak, tavan fazla tesbit edilmemelidir.
    Faiz başlangıç tarihi, infazda tereddüte yer vermeyecek açıklıkta olmalıdır.
    (506 s. SSK. m. 19, 20, 21, 22, 26/1-2, 129) (1086 s. HUMK. m. 283)
    İş kazası sonucu malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen 96.274.617 liranın davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalılardan ....... Ltd. Şti. ve Uğur avukatlarınca istenilmesi üzerine; tetkik hakimi tarafından düzelenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesi olup, davalıların rücu alacağından sorumluluğu madde de öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür. Hükme esas kılınan 23.7.1993 tarihli kusur raporunda, zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda işveren vekili Uğur'a % 30, İlhan'a % 30, sigortalıya % 40 oranında kusur verilmiştir. Sözkonusu raporda gerekçesinden farklı olarak davalı işveren şirketin kusuru öngörülmemiştir. Öte yandan, hükme esas kılınan rapor ile ceza davasında davalılardan Uğur ve İlhan'ın mahkumiyetlerine dayanak tutulan rapor ve ana dosyada alınan diğer 23.11.1992 ve 27.4.1993 tarihli raporlar arasında kusur oran ve aidiyeti yönünden çelişki mevcut olup bu çelişki ceza davasında kesinleşen maddi olgu gözönünde tutulmak ve işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman bilirkişi heyeti marifetiyle yeniden kusur incelemesi yaptırılmak suretiyle giderilmelidir. Kabule göre de davalı işverenin işçilerinin kusurundan müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulacağından bahisle rücu alacağı ile yükümlü tutulması isabetsizdir.
    3- Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde zararın tesbit aşamasında sigortalının zararlandırıcı sigorta olayının vuku tarihindeki kazancının işyeri kayıtlarına göre ve ikramiyenin bu aya tekabül eden miktarı da gözetilmek suretiyle belirlenmesi ve yürürlükteki asgari ücretten fazlalığı oranında hüküm tarihinden (9.11.1994) önce yürürlüğe giren tüm asgari ücretlerin de aynı oranda arttırılması gerekirken aksini öngören hesap raporunun hükme dayanak alınması hatalıdır.
    4- Tavanın belirlenmesinde bilinmeyen dönemde arıtırıma ve iskontolama işleminin yapılmasında matematiksel ilkelere aykırı biçimde 1994 yılından itibaren yıllık kazanç kaybı peşin değerinin sabit tutulması keza yerinde değildir.
    5- Davada, sigortalıya 21.10.1988 tarihinde maruz kaldığı işkazası nedeniyle % 67,39 oranındaki meslekte kazanma gücü kaybına göre bağlanan gelirlerin peşin değeri istenmektedir. Sigortalı Hasan 8.10.1984 tarihinde vuku bulan işkazası sonucu % 1, 2, 21.10.1988 tarihinde vuku bulan dava konusu işkazası sonucu % 67 oranında meslekte kazanma gücünü yitirerek sürekli işgöremez duruma girmiş ve Kurum'a sigortalıya gelir bağlanmasında "Balthazard Formülü"nce bu iki güç yitirme oranları birleştirilerek toplam % 67,3 meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre gelir bağlanmıştır. Bu durumda, iç ve dış tavanı teşkil eden miktarların dava konusu 21.10.1988 tarihinde vuku bulan iş kazası sonucu sigortalıda oluşan meslekte kazanma gücü kaybı oranına göre belirlenmesi gerekirken aksinin kabulü yerinde değildir.
    6- Davalı taraf işkazasına uğrayan sigortalının meslekte kazanma gücü kaybı oranı hakkında Kurum sağlık tesisleri sağlık kurullarından alınmış rapor üzerine yapılmış tesbite itiraz edildiğine göre, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 109. maddesi çevresinde öncelikle Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulu'ndan rapor alınması, ilgililerce buna itiraz edilmesi halinde Tıp Fakültesi Kürsü Konseyleri veya sağlık kurumlarından ya da Adli Tıp Meclisi'nden rapor alınmak suretiyle meslekte kazanma gücü kaybı oranı tesbit edilmesi ve bu raporun Sosyal Sigortalar İşletme Tüzüğü çevresinde düzenlenmesi ve Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulu raporundan farklı sonuçlara varılmışsa bunun nedenlerinin izah edilmesi gerekirken, bu yolda işlem yapılmaması da hatalıdır.
    7- Kabule göre de, tavanı teşkil eden miktarın belirlenmesinde her ne kadar sigortalıda saptanan meslekte kazanma gücü oranı % 67,39 ise de, sigortalının kaza tarihinden sonra ve halen işyerinde çalıştığına dair bordroların davalı tarafça ibraz edilmesi karşısında sigortalının çalışarak ileride yaşlılık aylığına hak kazanması üstün olasılık dahilinde bulunmasına rağmen maddi zarara pasif dönem zararının da katılması suretiyle tavanın fazla tesbiti de isabetsizdir.
    8- Faiz başlangıç tarihlerinin hüküm fıkrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu madde 389 uyarınca infazda tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta belirtilmesi gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, temyiz eden davalıların bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davalılar ........... Ltd. Şti. ve Uğur avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 31.1.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1994/203 K. 1994/9812 T. 11.5.1994
    RÜCUAN TAZMİNAT
    BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ
    ÖZET
    Rücuan tazminat davalarında, bilirkişilerce farklı raporların verilmesi halinde; raporlar arasındaki kusur oranlarının dağılımına ve nedenlerine ilişkin çelişkilerin giderilmesi için, yeni oluşturulacak bilirkişi heyetinden, yöntemince incelettirilip rapor alınmalıdır.
    (506 s. SSK. m. 26) (1086 s. HUMK. m. 275, 283)
    Davacı, işkazasında malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Mahkemece, 6.4.1993 günlü oturumda, davacı Kurum vekilinin itirazlarına uyularak kusur konusunda alınan 6.8.1992 günlü ikinci raporunda uygun görülmemesi nedeniyle o doğrultuda üçüncü bir bilirkişi incelemesine gidilmiş ve alınan 13.5.1993 günlü üçüncü raporda, evvelce alınan ve birbirleriyle benzerlik arzeden ilk iki rapordan farklı sonuçlara varılmıştır. Buna rağmen, karar yerinde, önceden yeterli bulunmayan ve tarafları % 37.5 oranında kusurlu gören ikinci rapor mahkemece hükme esas alınmıştır. Bu durum karşısında, önceden yeterli görülmeyen ve kabul edilmeyen kusur raporunun sonradan hükme esas tutulmasındaki isabetsizlik ise sözgötürmez.
    Mahkemece yapılacak iş, sonradan alınan ve farklı sonuçlar içeren raporla ilk raporlar arasındaki, kusur oranlarının dağılımına ve nedenlerine ilişkin mevcut çelişkiyi, konuda uzman, kişilerden oluşturulacak yeni bir bilirkişi kurulu aracılığı ile yöntemince incelettirilip, gidermek ve varılacak sonuç uyarınca bir karar vermekten ibarettir.
    Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın, noksan inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 11.5.1994 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1993/5672 K. 1993/11533 T. 26.10.1993
    RÜCU DAVASI (Sigortalının kusuru)
    BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ
    FAİZ
    ANA VE BABAYA AYLIK BAĞLANMASI
    ÖZET
    Sigortalı işçinin; ikaza rağmen terketmediği dekapaj sahasında, görünmeyecek vaziyette taşlar arasına yatarak uyuması üzerine, ikaz eden dışındaki dozer operatörünün döktüğü taşlar altında kalarak ölmesi halinde, kusurlu olduğu tartışmasızdır.
    Bilirkişi incelemesi, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında ehil uzmanlara yaptırılmalıdır.
    Ana ve babaya gelir bağlanması, geçimlerinin sigortalı tarafından sağlanması şartına bağlı olduğundan, aksine iddialar araştırılmalıdır.
    Rücu davalarında faizin başlangıç tarihi; gelirler yönünden onay, masraflar yönünden ödeme günüdür.
    (506 s. SSK. m. 24, 26)
    İşkazası sonucu ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen 11.565.194.40 TL. nin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan B...... Kollektif Şirketi avukatlarınca istenilmesi ve davalı B...... Kollektif Şirketi avukatı tarafından da duruşma talep edilmesi üzerine; tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesidir. Davalılardan Yakup hakkındaki beraatle sonuçlanan ceza davasında, sigortalı Ali olay günü gece 03.00 sularında, dekapaj sahasında yağcı olarak görevli bulunduğu dozerin bozuk olması nedeniyle çalışmadığı halde uykulu vaziyette çalışma sahasında dolaştığı, operatörün ikazına rağmen yatakhaneye gitmeyerek uyumak üzere taşlar arasında görünmeyecek biçimde giderek uyuduğu ve bilahare başka dozer operatörü tarafından dökülen taşlar arasında kalarak öldüğü, sigortalının dozer yağcısı olması nedeniyle uyuduğu yerin pasa dökülen yer olduğunu bilmesi gerekeceği sübuta ermiştir. Hükme esas kılınan 22.6.1992 tarihli kusur raporunda maddi olgu belirtilen biçimde alınmış ne var ki, sigorta olayının vukuunda İşveren B.... İnşaat Nakliye Ticaret ve Sanayi Kollektif Şirketi'ne % 60, dozer operatörü Yaşar'a % 15 sigortalı Ali'ye ise % 25 oranında kusur verilmiştir. Dekapaj sahasındaki çalışmayı bilmesine ve ikaza rağmen gece 03.00 civarında uyumak üzere yatakhaneye gitmeyip dozer operatörleri tarafından görünmesi mümkün olmayacak biçimde taşlar arasında adeta saklanırcasına uyuyan sigortalıya % 25'den, giderek davalıların kusurlarından fazla oranda kusur verilmesi gerekir.
    Mahkemece yapılacak iş, işçi sağlığı ve işgüvenliği konularında uzman ehil bilirkişiler marifetiyle yukarıda belirtilen olgular ile hükmün davalılardan Yaşar tarafından temyiz edilmediği de gözönünde tutularak yeniden kusur incelemesi yaptırıp değerlendirerek sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
    3- 506 sayılı Kanunun 24. maddesi hükmüne göre, sigortalının ölümü halinde anne ve babasına ancak geçimlerinin sigortalı tarafından sağlanması halinde gelir bağlanır. Davalı tarafın 24.10.1991 tarihli dilekçe ile aksini savunması karşısında, 506 sayılı Kanun m. 24'de öngörülen yasal koşulların olayda gerçekleşip gerçekleşmediği yöntemince araştırılmadan hüküm tesisi yerinde değildir.
    4- Rücu davalarında faize gelirler yönünden ayrı ayrı onay, masraflar yönünden ise ödeme tarihlerinden itibaren hükmedilmesi giderek faiz başlangıcı tarihlerinin hüküm fıkrasında infazda tereddüte yer bırakmayacak açıklıkta öngörülmesi gerekirken yazılı biçimde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, temyiz eden tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davacı avukatı yararına takdir edilen 750.000 TL. duruşma avukatlık parasının davalılardan B..... Kollektif Şirketi'ne, davalılardan B...... Kollektif Şirketi avukatı yararına takdir edilen 750.000 lira duruşma avukatlık parasının da davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 26.10.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1993/3986 K. 1994/2095 T. 10.2.1994
    İŞVERENİN ÜÇÜNCÜ KİŞİYE RÜCU DAVASI
    HAK SAHİPLERİ DAVASI
    ÖZET
    Sosyal Sigortalar Kurumu; iş kazası sonucu hayatını kaybeden sigortalı ve hak sahipleri yönünden yapılan giderleri, üçüncü kişi hakkında daha önce açılmış bir dava ve hükmedilmiş tazminat bulunmasa da, rücuan talep hakkına sahiptir.
    Hak sahipleri davasında; tahsis dışında kalan ve tahsisten fazla bulunan miktarlara yönelik indirimler, rücu hakkı dışında nedenlere bağlı olduğundan, Kurum'un hakkını ortadan kaldıramaz.
    (506 s. SSK. m. 26/2)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Davacı Kurum'un, ölen sigortalısı nedeniyle haksahiplerine bağlanan gelirlerin peşin değeri ile, yapılan harcamalar tutarının, kusurlu üçüncü kişiden rücuan alınmasına ilişkin istemi, mahkemece, halefiyet ilkesine dayanılarak haksahibi eş yönünden reddolunmuş, diğer haksahibi çocuk yönünden kısmen hüküm altına alınmıştır.
    Gerçekten davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasasının 26/2. maddesine göre, Kurum işkazası veya meslek hastalığı sonucu zararlandırıcı sigorta olayına uğrayan sigortalı veya haksahipleri yönünden yaptığı giderleri kusurlu üçüncü kişilerden geri isteme hakkına sahip bulunmaktadır. Kurum'un bu rücu hakkı, sözü edilen maddenin 1. fıkrasında öngörülen ve işverenin rücu borcunu düzenleyen koşullardan farklıdır ve birinci fıkradaki rücu alacağı ile bağlantılı olmaksızın,bağımsız olarak Kurum'a talep hakkı vermektedir. Bu davada, Kurum, işkazası sonucu hayatını kaybeden sigortalı ve haksahipleri yönünden yapılan giderleri kusurlu davalı üçüncü kişiden rücuan istemektedir. Davalı hakkında, haksahipleri tarafından daha önce açılmış bir dava olmadığı gibi, keza kurumca açılmış bir rücu davası da bulunmamaktadır. Mahkemenin halefiyet ilkesinden bahisle dayanağı dava haksahiplerince işveren aleyhine açılmış olup bu davada, haksahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tavan hesabı yapılmış sonuçta, işverenin ödeyeceği tazminat tutarı hüküm altına alınmıştır. Haksahipleri davasında, tazminat miktarları saptanırken, Kurum'ca bağlanan gelirler peşin değeri dikkate alınmış, mahkemece bu değerler dışında kalan tazminata hüküm verilmiştir. Öncelikle bu husus açıklanmalıdır ki, davalı durumundaki üçüncü kişi hakkında daha önce açılmış bir dava bulunmadığından ve bu davalı aleyhine de bir tazminat hükmedilmediğinden, kurumun rücu hakkının kullanmasında yasal engel bulunmamaktadır. Kaldı ki, tavan uygulaması da yanlış uygulanmış, Kurum'ca ödenen sürekli işgöremezlik peşin değerleri yönünden bu ödemeler karşılığı Kurum'ca herhangi bir dava ile rücu alacağı hüküm altına alınmadığından kurumun rücu alacağını her zaman isteme hakkı vardır. Haksahiplerinin açtıkları bu davalar, doktrin ve uygulamada açıkça kabul edildiği üzere, Kurum'ca karşılanmayan veya sigorta tahsisleri ile tazmin edilmeyen zararların saptanmasına yöneliktirler. Haksahiplerinin davalarında, tahsis dışında kalan ve tahsisten fazla bulunan miktarlara yönelik indirimler, Kurum'un rücu hakkı dışında bir takım nedenlere bağlı olduğundan, Kurum'un hakkı ortadan kaldırılamaz. Mahkemenin, davalı hakkında, herhangi bir dava olmamasına rağmen, dava ile ilgili olmayan nedenlere bağlı, Kurum'un rücu alacağını reddetmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 10.2.1994 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1993/13378 K. 1994/5740 T. 25.3.1994
    KAÇAK İŞÇİ ÇALIŞTIRILMASI
    TAZMİNATTA TAVAN
    TAZMİNATTA TENKİS
    RÜCU DAVASI
    ÖZET
    Bildirilmeyen sigortalının, sigortalı olarak çalışmaya başladığının işverence; süresi içinde, Kurum'a bildirilmediği dönemde, zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalması, kendisine veya hak sahiplerine ödeme yapılması durumlarında, kusursuz sorumluluğa rağmen, kıyas yoluyla, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uygulanmalıdır.
    Mahkemece yapılacak iş, sigortalının veya hak sahiplerinin, işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını, işverenin kusuru nazara alınmaksızın, yeniden belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere, tarafların kusurlu veya kusursuz durumları nazara alınarak, Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri gözönünde tutularak, rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    (506 s. SSK. m. 10, 26) (818 s. BK. m. 43, 44)
    Davacı, işkazasında malul kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Dava, zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalıya veya haksahiplerine Kurum'ca yapılan sosyal sigorta harcamalarının rücuan ödettirilmesi istemine ilişkindir. Dava konusu olayda, 9 ve 10. maddelerin öngördüğü koşulların oluştuğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, 10. maddeye dayanan rücu davalarında 26. maddesinin öngördüğü "tavanın" uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 9 ve 10. maddeleridir. Anılan 10. maddenin üçüncü fıkrasında, "ancak yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurum'ca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" hükmü yer almıştır. Anılan hükümde yazılı "sorumluluk halleri" sözcükleri, sorumluluğa neden olan maddi olguları hedeflemekte olup, sorumluluğun kapsam ve tutarını içermez. Gerçekten, 10. maddenin yollamada bulunduğu 26. maddenin ilk metninde sorumluluğun kapsamını sınırlayan bir hüküm yer almadığına göre, 10. maddenin sorumluluk kapsamının sınırlanmasının da dışlanmış olduğu düşünülemez. Öte yandan, işverenin kusurlu ve suç sayılır eyleminden dolayı sorumluluğunu düzenliyen 26. maddede 3395 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle, işverenin ödemesi gerektiği rücu tazminatının miktarına sınır getirilmiştir. Başka bir anlatımla, kusurlu veya suç sayılır eylemi ile sigortalıya veya haksahiplerine sosyal sigorta harcamalarının yapılmasına neden olan işverenin ödeyeceği rücu tazminatı miktarı sigortalı veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat miktarı ile sınırlandırılmıştır.
    Hal böyle olunca ve özellikle kusursuz sorumluluğu öngören 10. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında da 26. maddenin öngördüğü tavanın kıyas yoluyla uygulanmasının hak ve nesafet kurallarına uygun olacağı, esasen davanın yasal dayanağını oluşturan 10. maddenin uygulamaya cevaz verdiği, engelleyici hüküm içermediği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş, sigortalının veya haksahiplerinin işverenden isteyebileceği tazminat (tavan) miktarını işverenin kusuru nazara alınmaksızın yeniden belirlemek ve belirlenen tazminat miktarını geçmemek üzere tarafların kusurlu veya kusursuz durumları nazara alınarak Borçlar Kanununun 43, 44. maddeleri gözönünde tutularak rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Başkan Teoman Ozanoğlu'nun muhalefetine karşı Üye Orhan Yalçınkaya, Yılmaz Darendelioğlu, Erdoğan Aktekin ve Şemsettin Abik'in oylarıyla ve oyçokluğuyla 25.3.1994 gününde karar verildi.
    KARŞI OY YAZISI
    506 sayılı Kanun m: 10, işyerinde, sigortalı çalıştırıldığının işveren tarafından süresinde Kurum'a bildirilmemesi halinin, işverene yönelik müeyyidesini düzenlemektedir. İşveren çalıştırdığı sigortalıları, örneği Kurum'ca hazırlanacak bildirgelerle (İşe giriş bildirgesi ile) en geç bir ay içinde, m: 9 uyarınca, Kurum'a bildirecektir. Şayet bildirmez ise, sigortalıyı kaçak çalıştırmış olacaktır. İşte kaçak çalıştırılan bu kişiler, bildirim süresi geçtikten sonra, bir işkazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık risklerinden herhangi birine maruz kalırlarsa, kaçak çalıştırılmalarına, Kurum'a tescilli olmamalarına rağmen, Kurum, kendilerine gerekli sigorta yardımlarını yapacaktır. Ancak, m: 10/3 uyarınca "yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa, bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarını, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirecektir". Oysa; işkazası, meslek hastalığı halinde, Kurum'un harcamaları m: 26 ve hastalık halinde ise m: 39, 41 uyarınca, işverene ve üçüncü kişilere, rücuan ödettirilebilmektedir. Madde 10/3'de ise, Kurum'un karşıladığı risk, işkazası, meslek hastalığı ve hastalık riski olmasına karşın, o maddelerden ayrı, halefiyete dayanmayan, sırf işverene ve onun bildirge vermeme eylemine yönelik, bağımsız bir rücu davası öngörülmüştür. Halefiyete dayanmamaktadır. Çünkü, işveren sigorta olayının meydana gelmesinde, kusursuzluğu nedeniyle, sigortalısına karşı sorumlu olmasa bile, bildirge vermemesi yüzünden, Kurum'a karşı sorumlu olabilmektedir. İşveren, sigorta olayının meydana gelmesinde, ister kusurlu, ister kusursuz olsun, bildirge vermemesi nedeniyle, Kurum'a karşı sorumlu olacaktır. Yani, burada, işverenin bildirge vermeme -kaçak işçi çalıştırma eylemi, bir çeşit medeni ceza ile, kusursuz rücu tazminatı sorumluluğu ile, cezalandırılmaktadır. İşverenin bu eylemi, ayrıca 506 sayılı K. m: 140/b uyarınca, idari para cezası ile dahi müeyyidelendirilmiştir. İşverenin, m: 10/3'e dayanan sorumluluğunun haleflik ilkesi ile ilgisi olmadığı 10. H. Dairesi'nin 7.2.1984 tarih ve 14444/1527 s.; 8.3.1987 T. ve 921/1096 s.; 14.9.1987 T. ve 4220/4215 s.; 24.3.1992 T. ve 2264/3672 s.; 27.3.1990 T. ve 8961/2902 s.; 30.5.1989 T. ve 2781/4811 s.; 6.3.1989 T. ve 187/2054 sayılı kararlarında ve öteki birçok kararında vurgulanmıştır.
    Gerçekten, burada, işyerinde kaçak çalıştırılan işçiye yardım yapma yükümü, Kurum'a, özel bir Kanun maddesiyle yükletilmiştir. İşçi, sigortalı olarak tescilli olmadığı halde, sosyal bir düşünceyle S.S. Kurumu devreye sokulmuş, belli risklerle karşılaşması halinde, ona, yardım etmekle mükellef kılınmıştır. İşçi de, icabında işveren ve işyeri de, tescilli olmadığı ve Kurum'ca bilinmediği ve de işverenden hiç bir prim ve yarar sağlanmadığı halde, sırf ekonomik açıdan güçsüz olan işçi, ortada kalmasın diye, Kurum, yükümlülük altına sokulmuştur. İşveren, sigorta olayının meydana gelmesinde kusursuz da olsa, diğer bir deyimle, m: 26 uyarınca işverene rücu caiz olmasa bile, m: 10'a göre rücu mümkün olacaktır. Madde 26'ya giren hallerde, işveren prim ödediği ve işkazası ve meslek hastalığına karşı işçinin resmi sigortalanması işlemini sağladığı için, kusuru olmayan olaylarda, sorumluluktan kurtulmakta, m: 10'da ise, kaçak çalıştırma, sigortalattırmama eylemi nedeniyle sigorta olayının oluşmasında kusuru olmasa da, Kurum'u yasal yardım yükümlülüğü ile karşı karşıya bıraktığı için, işveren, Kurum'un giderlerini karşılamakla yükümlü tutulmaktadır. Böyle bir sonuç ve ilişkide, ne klasik, nede temelinde rücu hakkı bulunan türden, yasal bir halefiyet söz konusu değildir. Madde 26'da ise, Kanundan doğan ve temelinde rücu hakkını içeren bir halefiyet ilişkisi vardır ve bu nedenle, oradaki işverenin rücu sorumluluğuna, önceleri Yargıtay İçtihatlarıyla ve sonra 3395 sayılı Kanunun bu içtihatları benimsemesi ile, yasal olarak, "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" şeklinde bir tavan sınırı uygulanmıştır. Şu halde, 26. maddede tavan sınırı uygulanması, haleflik ilkesinin gereği ve sonucudur. Madde 10'a dayanan davalar ise, haleflik ilkesine dayanmayıp, kaçak işçi çalıştırmanın medeni cezasını oluşturmakla, böyle bir sınırlamaya tabi tutulmamıştır. O kadarki, 3395 sayılı K. ile 26/1. madde değiştirilerek tavan sınırı konurken, 10/3. maddeye hiç dokunulmamıştır. Yasa koyucunun bu davranışı tamamen bilinçlidir.
    İmdi, m: 10/3'e dayanan tazminat davalarında sorumluluğun sınırı ve kapsamı nedir? Bunu m: 10/3, "Kurum'ca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir" şeklinde belirlemektedir. Demek ki, her ne masraf yapılmışsa veya gelirlerin peşin sermaye değeri ne ise, o, işverenden alınacaktır. 26. maddede ise, aynı şeylerin, yani gider ve gelirlerin peşin değerlerinin, hemen aynı sözcüklerle işverene ödettirileceği yazılı olmakla beraber, "sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olarak" şeklinde bir tavan sınırı getirilmektedir. Bu sınır, 10/3. maddede yoktur. Daha önce halefiyetten hareketle, içtihaden kabul edilen bu tavan sınırını, 3395 sayılı Kanunla 26/1. eklenen yasakoyucu, yukarıda belirtildiği gibi 10/3. maddeye hiç dokunmayarak 10. madde için böyle bir sınırın söz konusu olamayacağını, özellikle ifade etmiş olmaktadır. İsteseydi, m: 10'a da, aynı sınırı koyardı.
    Bu güne kadarki Yargıtay uygulaması da, istisnasız bu görüşler çevresinde şekillenmiş iken, bu davada, yasal düzenlemelerin esprisine, hukuki dayanaklarına ve açık yasa metinlerine aykırı bir tarzda, 10. Hukuk Dairesi çoğunluğu tarafından, 506 sayılı K. m: 10/3'e dayanan davalarda da m: 26'daki tavan sınırının kıyas yoluyla uygulanması gerekeceği kararlaştırılmıştır.
    Bu görüş, yukarda açıklanan nedenlerle, açıkca Kanuna aykırıdır. Öte yandan, burada kıyas ta caiz değildir. Çünkü, her iki maddede yer alan Kurumlar, ilkeler ve çözümler, farklıdır. Madde 10/3'de, kaçak işçi çalıştırmanın etkin müeyyidesi düzenlenmişken, buna işverenin ve işçinin prim ödeyerek sigorta ettirdiği risklere ilişkin rücu davasının kural ve sınırlarını, yaptırımın, güç ve etkinliğini ortadan kaldıracak şekilde, kıyasen uygulamak hukuken mümkün değildir.
    O halde, 506 sayılı K. m: 10/3 uygulamasında, 26. maddeye özgü tavan sınırlaması, kıyasen uygulanamaz.
    Bundan başka, çoğunluk kararı, m: 10/3'deki rücu davalarının kusursuz sorumluluğu öngördüğünü açıkça kabul etmektedir. Bu doğrudur. Fakat kusursuz sorumluluğa dayanan bu davalarda, kusurlu sorumluluk esasına dayanan ve kusur oranı da gözetilerek belirlenen m: 26'daki tavanın, kıyas yoluyla uygulanmasını önermektedir ki bu açık bir çelişkidir. Tavan, kusur durumu nazara alınmaksızın belirlenecek ise, o zaman da ortaya çıkacak tavan-hesap, kıyasen uygulanması kabul edilen 26. maddedeki tavan olmayacaktır ki, bu da ayrı bir çelişkidir. Öte yandan çoğunluğun kararında "kusurlu veya kusursuz durumları gözönünde tutarak rücu alacağına hükmedilmesi önerilmektedir ki, bu da ayrı bir çelişkidir. Zira, burada bir çeşit rücu tazminatı hesabında, kusur durumunun dikkate alınması tavsiye ediliyor. Bu görüş, hem yukardaki çoğunluk tavsiyeleriyle, hem de maddenin yapısındaki kusursuz sorumluluk ilkesiyle, çelişmektedir. Diğer bir deyimle, tam bir kavram kargaşası söz konusudur.
    Çoğunluk kararında, "10. maddenin tavan sınırlaması uygulanmasına cevaz verdiği ve engelleyici bir hüküm içermediğinin" ileri sürülmesi, ayrı bir yanılgıdır. Bir kusursuz sorumluluk halinin, tavanla sınırlanabilmesi için, yasal cevaz hükmünün bulunması gerekir. İlke olarak, kabul edilen bir sorumluluk halinin, sınırlandırılması, açık Kanun hükümleriyle öngörülmelidir. Böyle bir sınır, diğer bir deyimle, yasal cevaz hükmü olmadıkça, engel hüküm yok diye, mahiyeti başka bir sorumluluk düzenine özgü sınırlamalar, kusursuz sorumlulukta, kıyasen uygulanamaz.
    Aslında, burada sorun şudur:
    Madde 10'a dayanan rücu davalarında, koşullar oluşmakla beraber, sigorta olayının meydana gelmesinde, işverenin hiç kusuru yoksa veya belli bir oranda ise, buna karşın sigortalı, üçüncü kişiler kusurlu iseler veya kaçınılmaz etkenlerin olayda payı varsa, bunlar, tazminatın şümulünün tayininde hiç etkili olmayacak mıdır? Dairemizin, giderek Yargıtay'ın uygulamasında, bu haller, genel hüküm niteliğinde olup, bu davalarda da uygulanması gereken, Borçlar Kanunu m: 43 ve 44 çevresinde, tazminatta bir indirim nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu konuda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
    Ne var ki, ekonomide enflasyonist baskıların etkili olduğu dönemlerde, 10. madde çevresinde, Kurum'ca karşılaşılan riskler nedeniyle, özellikle sigortalılara gelir bağlanan hallerde, bu gelirlerde, zaman zaman, Kanun ve Kararnamelerle ayarlamalar ve artışlar yapılmaktadır. Bu işlemler, büyük oranda enflasyonun, gelirlerde meydana getirdiği erimeyi gidermek, kısmen de gelir seviyesini iyileştirmek amacıyla yapılmaktadır. İşte, bu gelir artışları, m: 10/3 çevresinde, işverenden ayrıca istenmektedir. 10. H. Dairesi, giderek Yargıtay uygulamasında, bu artışların zamanaşımı sınırları içerisinde istenebileceği kabul edilmektedir. Bu işler, artış gerçekleştikçe devam ettiğinden, sınır arama eğilimi, bu olgulardan doğmuştur. Gerçekten, sonradan yapılan artışlar için, zamanaşımı sınırları içerisinde, dava açılabilir. Fakat, bu davalar, büyük çapta, devletin, ekonomide istikrarı sağlayamaması ve enflasyonu ortadan kaldıramaması, yada hiç değilse, gelir ve ücretleri eritmeyecek bir orana indirememesi yüzünden açıldığı için, bu risklerin yükünü tümüyle bildirge vermeyen, kaçak işçi çalıştıran işverene çektirmek, adalet ve nesafete ters düşmektedir. İşveren, bildirge vermemek, kaçak işçi çalıştırmakla, işbu medeni cezayı haketmekle beraber, enflasyonun oluşması ve sürmesinde bir kusuru olmadığından, artışlara ilişkin rücu davalarında, tazminatın Borçlar Kanunu m: 43, 44 çevresinde, ayrı bir indirime tabi tutulması gerekir. Nasılki sigorta olayının meydana gelmesinde,işverenin kusuru olmadığı, buna karşın, sigortalı ve üçüncü kişinin kusurlu bulunduğu veya olay kaçınılmaz olduğu zaman, Borçlar Kanunu m: 43 ve 44'e göre, % 50'den az olmamak üzere, tazminatta bir hakkaniyet indirimi yapılıyorsa, işverenin kusuru olmayan, buna karşın devletin kusurundan oluşan enflasyon olgusu nedeniyle yapılan gelir artışlarının rücuan tahsiline ilişkin davalarda da, yeniden bir hakkaniyet indiriminin, aynı maddeler uyarınca, ayrıca uygulanması, adalet ve nesafete uygun olur. Diyelimki, önceki davada, sigortalının karşılıklı kusuru ve işverenin kusursuzluğu nedeniyle, işveren, gelirlerin % 40'ı oranında rücu tazminatıyla sorumlu tutulsa, artış davasında yukarda açıklanan nedenle, % 20 oranında bir hakkaniyet indirimi de gözönünde tutularak gelir artışlarının % 80'i indirilip, % 20'si ile sorumlu tutulabilir. Sonradan açılacak davalarda bu indirim adalet ve nesafetin gerektirdiği bir miktar olarak belirlenebilir ve icabında tazminattan sarfınazar da edilebilir. Diğer bir deyimle, artışlardaki enflasyon payının, önceki davada uygulanan hakkaniyet indirimi oranını artırıcı bir etken olarak kabulü icabeder.
    Bu işlem, 506 sayılı K. m: 10/3'deki özel hükme, Borçlar Kanunu m: 43, 44'deki genel kuralların uygulanması suretiyle gerçekleştirilmiş olur ve tamamen yasaya uygun bir nitelik taşır.
    Bu imkan ve yol ve yasal cevaz varken, nitelikçe, kısayı caiz olmayan, başka yasal rücu sistemlerine, kurumlarına ait, yöntem ve müesseseleri, tüm Yargıtay uygulamasına ters düşecek biçimde, m: 10/3'e dayanan artış davalarında, kıyasen uygulamaya kalkışmak, Kanuna aykırı ve hukuk düzenini altüst eden, dava ekonomisi ilkesine de uymayan bir davranıştır.
    Özetle, m: 10'a dayanan davalarda, haleflik esası, tavan sınırlaması uygulanmaz, tavan hesabı yaptırılması gerekmez. Özellikle, çoğunluk kararında öngörülen biçimde bir hesap hiç yapılamaz. Borçlar Kanunu m: 43, 44 uyarınca, uygun ve gerekli ölçüde hakkaniyet indirimi yoluyla sorun çözülebilir.
    Bu nedenlerle sayın çoğunluğun kararına karşıyım.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1992/1888 K. 1993/9625 T. 20.9.1993
    ADAY ÇIRAK
    ÇIRAK VE ÖĞRENCİLER
    İŞ KAZASI
    DAVALILARIN SORUMLULUĞU
    ÖZET
    Endüstri meslek liseleri ile aday çırak, çırak ve işletmelerinde mesleki eğitim gören öğrencileri çalıştıran kuruluşlar, sigortalılığın gerçekleşmesi bakımından, işe giriş bildirgesini süresinde vermek zorundadırlar. Belirlenen primleri Sosyal Sigortalar Kurumu öder.
    İş kazası sonrası, Sosyal Sigortalar Kurumu'nun rücu davasını, eğitim kurumu açısandan bildirgenin süresinde verilmesi; iş yeri açısından da, kazada kusurlu olduğu sebebine dayandırması lazımdır.
    (506 s. SSK. m. 9, 10, 26/1) (3308 s. ÇMEK. m. 25/2-4) (818 s. BK. m. 43, 44)
    Davacı, işkazasında yaralanan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Sigortalı Murat, T.......... Endüstri Meslek Lisesi'nde 18.9.1989 tarihli sözleşme uyarınca stajyer öğrenci olup, 13.11.1989 tarihinde, G..... Kollektif Şirketi işyerinde çalışırken, elektrikli matkap tezgahında parmağını kestirerek işkazasına uğramıştır.
    Kurum, bu sigorta olayı nedeniyle bağladığı gelirlerin, peşin sermaye değeri ile, geçici işgöremezlik ödeneği ve tedavi giderlerinin tahsilini, işe giriş bildirgesini süresinde vermeyen davalılardan, 506 sayılı Kanun m. 9-10 uyarınca, müştereken ve müteselsilen istemiş, mahkeme okul idaresi hakkındaki davayı reddetmiş, isteğin bir kesiminin sigorta olayının meydana gelmesinden % 60 kusurlu görülen G..... Kollektif Şirketi'nden tahsiline karar vermiş, karar, sadece davacı Kurum tarafından temyiz edilmiştir.
    Dosya içerisindeki sözleşmeye göre Murat, 18.9.1989 tarihli sözleşme uyarınca, T....... Endüstri Meslek Lisesi'nde, aynı tarihte mesleki eğitime başlamıştır. Sözleşmenin 18. maddesine göre, bu gibi stajyer öğrencilerin işkazası - meslek hastalıkları ve hastalık sigortası hükümleri uyarınca sigorta ettirilmeleri gerekmektedir. Bu işlemin, okul müdürlüklerince yapılacağı ve miktarı saptanacak primlerin, Sosyal Sigortalar Kurumu'nca ödeneceği, ödeme belgesinin saklanacağı sözleşmenin 19 ve 20. maddelerinde yazılıdır.
    Nitekim, 15.11.1989 tarihli işe giriş bildirgesini T...... Endüstri Meslek Lisesi Müdürlüğü vermiştir. Böylece anılan davalının, 506 sayılı Kanun m. 9 - 10 çevresinde yasal süre içerisinde işe giriş bildirgesi vermediği ve sorumluluk koşullarının oluştuğu tartışmasızdır. Kaldı ki; Aday Çırak, Çırak ve İşletmelerde Eğitim Gören Öğrencilerin Sigorta İşlemleri Hakkındaki Yönetmeliğin 6. maddesi de, çırakların sigortalılığını gerçekleştirme ve işe giriş bildirgesi verme yükümünü okullara yüklemiştir.
    Öte yandan, 5.6.1986 tarih ve 3308 sayılı Kanunun 25/4. maddesine göre, "Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilere sözleşmenin akdedilmesiyle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun işkazaları ve meslek hastalıkları ile hastalık sigortaları hükümleri uygulanır". Sözleşme 18.9.1989 tarihli olmakla, davacının işkazası bakımından durumunun, 506 sayılı Kanun çevresinde düşünülmesi zorunludur. 506 sayılı Kanunun uygulanmayacak maddeleri ise, 3308 sayılı Kanun m. 25/son'da açıkca belirlenmiştir. Bunlar 506 sayılı Kanun m. 23, 24, 35, 42. maddeleridir ve tümü eş ve çocuklara, ana babaya gelir bağlanması ve hastalık yardımı yapılmasına ilişkindir. Diğer bir deyimle, 3308'e tabi sigortalıların ana baba eş ve çocuklarına gelir bağlanamıyacağı, hastalık yardımı yapılmayacağı öngörülmüştür.
    Bunlar dışında, 506 sayılı Yasanın öteki maddelerinin uygulanmayacağı düşünülmemiş ve bunlara, özellikle 9 - 10. maddelere, istisnalar arasında yer verilmemiştir.
    Bundan başka, 3308 sayılı Kanun m. 25/2'deki; "aday çırak, çırak ve öğrencinin eğitimi sırasında, işyerinin kusuru halinde, meydana gelecek işkazaları ve meslek hastalıklarından işveren sorumludur" denilmiştir. Bu fıkra, 506 sayılı Kanun m. 26/1'e koşut bir kural içermektedir. Gerçekten, eğitim görülen işyerine ilişkin bir kusur, işkazasına yol açmışsa, bundan, işyerinin işvereninin sorumlu tutulması doğaldır. Ancak, bilindiği gibi, 9 ve 10. maddelerden doğan sorumluluk, kusura dayalı bir sorumluluk olmayıp, sigortalıların, işe giriş bildirgelerini vermekle yükümlü olanların, bu yükümlülüklerine aykırı davranmalarının yaptırımı olan bir sorumluluktur.Burada, yükümlülerin ayrıca sigorta olayının meydana gelmesinde kusurlu olup olmamaları sadece sorumluluğun kapsamına yönelik bir durum yaratır. Diğer bir deyişle, 9. maddeye aykırı davranmakla beraber, sigorta olayının meydana gelmesinde, yükümlünün kusuru yoksa, ya da sigortalının veya olaya karışan diğer kişilerin karşılıklı kusuru yada olayın kaçınılmaz niteliği mevcutsa, rücu tazminatının indirilmesi söz konusu olacaktır.
    Davada, sadece 9 - 10. maddelere dayanılarak tazminat istenilmiştir. 506 sayılı Kanun m. 26 ve 3308 sayılı Kanun m. 25/2'ye dayanan bir dava yoktur. Buna rağmen, davalılardan G.... Kollektif Şirketi, mahkum edilmiştir. Fakat, bu davalının temyizi yoktur. Öteki davalı okul idaresi hakkındaki dava reddedildiğinden, bu davalı da temyiz etmemiştir. Ne var ki, yukarıda açıklandığı üzere davalı okul idaresinin, 3308 sayılı Kanunun ve buna ilişkin yönetmelik sözleşme ve 506 sayılı Kanun m. 9'a aykırı davrandığı ve yasal sürede işe giriş bildirgesi vermediği ortadadır.
    Bu davalıyı temsilen Hazine vekili de davayı takip etmiştir.
    İşbu fiili ve hukuki gerçekler gözönünde tutularak, davalı okul idaresi - Hazine hakkındaki davanın kabulüne ve BK. m. 43-44 ve müteselsil tahsil talebi dikkate alınarak tazminatın belirlenmesi gerekirken yazılı şekilde reddine karar verilmesi, isabetsizdir.
    O halde, davacı Kurum'un bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 20.9.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/7766 K. 1993/871 T. 8.2.1993
    MESLEK HASTALIĞI
    İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATI
    ÖZET
    İşverenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için, anılan Yasanın 18. maddesi uyarınca sigortalı çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve ölümün bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zaman ile hastalığını meydana çıkma zamanı arasında o hastalık için Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemler Tüzüğünde belirlenen yükümlülük süresinden daha uzun bir sürenin geçmemiş olması şarttır.
    (506 s. SSK. m. 26, 18)
    Davacı, meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün taraflar avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, davacı Kurumun temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Sigortalının 1941 yılında işyerine girdiği ve 1964 yılında işten ayrıldığı ve çalıştığı dönemde meslek hastalığına neden olacak zararlı etkenlere maruz kaldığı ve işten ayrıldıktan hemen sonra 18.2.1966 tarihinde % 0, 10.3.1967'de % 3,3 25.5.1968'de % 24 oranında meslek hastalığı saptandığı, ne var ki, bu hastalığın meslekte kazanma gücü kaybını ve son tesbit hariç gelir bağlanmasını gerektirecek ağırlıkta olmadığı, dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Sonradan 10.2.1990 tarihinde sigortalı ölmüş ve ölümün meslek hastalığından kaynaklandığı Kurumca kabul edilerek hak sahiplerine gelir bağlanmış ve bu gelirlerin peşin sermaye değerleri ile giderlerin işverenden rücuan tahsili 506 sayılı Kanunun m. 26 çevresinde işverenden istenilmiştir.
    İşverenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için, anılan Yasanın 18. maddesi uyarınca sigortalının çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve ölümün bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zamanı ile hastalığın meydana çıkma zamanı arasında o hastalık için Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğünde, belirlenen yükümlülük süresinden daha uzun bir sürenin geçmemiş olması şarttır.
    Olayda, meslek hastalığı, işyerinden ayrıldıktan, diğer bir deyimle, sigortalı olarak çalışmasına son verdikten sonra meydana çıkmıştır. Ölüm olayı ise, hastalığın meydana çıkma ve işyerinden ayrılma tarihlerinden yani zararlandırıcı işyeri koşullarından uzaklaştıktan çok sonra 10.2.1990 tarihinde gerçekleşmiştir. Böyle hallerde, meslek hastalığının giderek ağırlaşan karakteri itibariyle, ölüm olgusunda, tesbit edilen meslek hastalığının payı öngörülebilir ise de, işyerinden ayrıldıktan sonraki zamanda, sigortalının hastalığı hızlandırılabilecek kimi işlerde çalışması, ya da 506 sayılı Kanun m. 17 çevresinde hakimin bildirdiği tedbir ve tavsiyelere uymaması, tedaviyi kabul etmemesi veya ölüme yol açabilecek sair bir hastalık veya sebep veya ileri derecede yaşlılık gibi doğal nedenler dahi etkili olabilir. Diğer bir deyimle, müterafik illiyet ve kusur söz konusu edilebilir. Diyelim ki, Kurumun hak sahiplerine gelir bağlaması ve ölümün meslek hastalığından ileri geldiğini kabul etmesi de, sigortalının mutlaka meslek hastalığı sonucunda öldüğü anlamına gelmeyebilir. Nitekim, davalıda bu anamda savunma yapmıştır. Bu durum karşısında, işyerinden ayrılma tarihindeki meslekte kazanma gücü kaybı ve bunun ölüm olgusundaki payı belirlenmeli, müterafik illiyet ve müterafik kusur nedeni olabilecek etkenlerin işyerinde kaçınılmaz meslekte kazanma gücü kaybına yol açan nedenlerin, ölüm olgusundaki payları dahi -ölümün % 100 oranında meslekte kazanma gücü kaybını gerektirdiği kabul edilerek- bu % 100 rakamından düşülerek dışlanmalı ve salt meslek hastalığından kaynaklanan ve işten ayrılma tarihine göre saptanan kazanma gücü kaybı ile tıp ilminin kurallarına göre ölüm tarihine kadar sözkonusu kayıp oranında gerçekleşebilecek normal artış oranına göre işverenin kusur oranı belirlenmeli ve bu kusur oranı, rücu tazminatının hesabında esas alınmalıdır.
    İşbu fiili ve hukuki gerçekler gözönünde tutulmaksızın eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle davalı yararına (BOZULMASINA), sair yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 8.2.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/5558 K. 1993/59 T. 19.1.1993
    KUSUR RAPORU
    UZMAN BİLİRKİŞİ KURULU
    ÖZET
    Sigorta olayına ilişkin kusur raporu, 506 sayılı Yasanın 26. maddesinde öngörülen koşullara uymadığı takdirde, olaya karışanların kusur oranı hakkında yeniden bilirkişi raporu almak gerekir.
    (506 s. SSK. m. 26)
    Davacı, işkazasında malul kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı ve davalılardan Ahmet avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Sigorta olayının davalılardan MKE.'nin işyeri hudutları içerisindeki bir hemzemin geçitte, sigortalının kullandığı trenle davalılardan Ahmet'in kullandığı kamyonun çarpışması şeklinde oluştuğu ve bu hemzemin geçite takriben 280 m. uzakta asıl hemzemin geçit kullandırılmayarak, sonradan doldurulmak suretiyle tesis edildiği ve karşılıklı kullanılan araçların çarpışmaması için hiçbir önlem ve sinyalizasyon tertibatı kurulmaksızın kullanıldığı dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Çarpışan tren ve kamyonun sürücülerinin birbirlerini görmesi ve çarpışma meydana gelebileceğini anlayabilecek durumda bulunmaları itibariyle, tren sürücüsü sigortalının ve ondan daha baskın olarak gelmekte olan trene geçiş üstünlüğü tanımak durumunda bulunan davalı Ahmet'in, kusurlu sayılacakları tartışmasız ise de, işveren MKE.'de böylesine tesis ettiği hemzemin geçitte gerekli önlemleri almaması nedeniyle münasip bir miktar kusurlu sayılacağı da belirgindir. Nitekim, sigortalı tarafından MKE. aleyhine açılan tazminat davasında, MKE. bir miktar kusurlu sayılmış ve verilen karar kesinleşmiştir. Bu dosyada anılan tazminat davasındaki kusur raporu 506 sayılı Kanunun 26. maddesine uymadığından kesin bağlayıcı nitelikte değilse de, yukarıda açıklanan olgular karşısında yeniden alınan bilirkişi raporu doyurucu ve inandırıcı sayılamaz. Böyle olunca, konunun yeniden uzman bilirkişi kuruluna incelettirilerek, açıklanan gerekçelerle, gerek MKE. gerek davalı Ahmet'i ve gerekse sigortalıyı kusurlu sayacak biçimde rapor elde edilip yöntemince değerlendirilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken eksik incelemeyle yazılı biçimde hüküm kurulması,
    2- Sigortalının işveren aleyhine açtığı davada elde edilen hesap raporu halefiyet kuralı gereğince işbu rücu davasında bağlayıcı olacağından tavanın o rapora göre belirlenmesi ve rücu tazminatının sözkonusu rapor çevresinde ve o davada hükmedilen tazminat miktarı da indirilmek suretiyle saptanması ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken,sonradan alınan hesap raporunun hükme esas tutulması usul ve kanuna aykırıdır.
    3- Faiz başlangıcının açık biçimde karar yerinde belirtilmemesi de isabetsizdir.
    O halde, tarafların bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 19.1.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/7766 K. 1993/871 T. 8.2.1993
    MESLEK HASTALIĞI
    İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATI
    ÖZET
    İşverenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için, anılan Yasanın 18. maddesi uyarınca sigortalı çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve ölümün bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zaman ile hastalığını meydana çıkma zamanı arasında o hastalık için Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemler Tüzüğünde belirlenen yükümlülük süresinden daha uzun bir sürenin geçmemiş olması şarttır.
    (506 s. SSK. m. 26, 18)
    Davacı, meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün taraflar avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, davacı Kurumun temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Sigortalının 1941 yılında işyerine girdiği ve 1964 yılında işten ayrıldığı ve çalıştığı dönemde meslek hastalığına neden olacak zararlı etkenlere maruz kaldığı ve işten ayrıldıktan hemen sonra 18.2.1966 tarihinde % 0, 10.3.1967'de % 3,3 25.5.1968'de % 24 oranında meslek hastalığı saptandığı, ne var ki, bu hastalığın meslekte kazanma gücü kaybını ve son tesbit hariç gelir bağlanmasını gerektirecek ağırlıkta olmadığı, dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Sonradan 10.2.1990 tarihinde sigortalı ölmüş ve ölümün meslek hastalığından kaynaklandığı Kurumca kabul edilerek hak sahiplerine gelir bağlanmış ve bu gelirlerin peşin sermaye değerleri ile giderlerin işverenden rücuan tahsili 506 sayılı Kanunun m. 26 çevresinde işverenden istenilmiştir.
    İşverenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için, anılan Yasanın 18. maddesi uyarınca sigortalının çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve ölümün bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zamanı ile hastalığın meydana çıkma zamanı arasında o hastalık için Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğünde, belirlenen yükümlülük süresinden daha uzun bir sürenin geçmemiş olması şarttır.
    Olayda, meslek hastalığı, işyerinden ayrıldıktan, diğer bir deyimle, sigortalı olarak çalışmasına son verdikten sonra meydana çıkmıştır. Ölüm olayı ise, hastalığın meydana çıkma ve işyerinden ayrılma tarihlerinden yani zararlandırıcı işyeri koşullarından uzaklaştıktan çok sonra 10.2.1990 tarihinde gerçekleşmiştir. Böyle hallerde, meslek hastalığının giderek ağırlaşan karakteri itibariyle, ölüm olgusunda, tesbit edilen meslek hastalığının payı öngörülebilir ise de, işyerinden ayrıldıktan sonraki zamanda, sigortalının hastalığı hızlandırılabilecek kimi işlerde çalışması, ya da 506 sayılı Kanun m. 17 çevresinde hakimin bildirdiği tedbir ve tavsiyelere uymaması, tedaviyi kabul etmemesi veya ölüme yol açabilecek sair bir hastalık veya sebep veya ileri derecede yaşlılık gibi doğal nedenler dahi etkili olabilir. Diğer bir deyimle, müterafik illiyet ve kusur söz konusu edilebilir. Diyelim ki, Kurumun hak sahiplerine gelir bağlaması ve ölümün meslek hastalığından ileri geldiğini kabul etmesi de, sigortalının mutlaka meslek hastalığı sonucunda öldüğü anlamına gelmeyebilir. Nitekim, davalıda bu anamda savunma yapmıştır. Bu durum karşısında, işyerinden ayrılma tarihindeki meslekte kazanma gücü kaybı ve bunun ölüm olgusundaki payı belirlenmeli, müterafik illiyet ve müterafik kusur nedeni olabilecek etkenlerin işyerinde kaçınılmaz meslekte kazanma gücü kaybına yol açan nedenlerin, ölüm olgusundaki payları dahi -ölümün % 100 oranında meslekte kazanma gücü kaybını gerektirdiği kabul edilerek- bu % 100 rakamından düşülerek dışlanmalı ve salt meslek hastalığından kaynaklanan ve işten ayrılma tarihine göre saptanan kazanma gücü kaybı ile tıp ilminin kurallarına göre ölüm tarihine kadar sözkonusu kayıp oranında gerçekleşebilecek normal artış oranına göre işverenin kusur oranı belirlenmeli ve bu kusur oranı, rücu tazminatının hesabında esas alınmalıdır.
    İşbu fiili ve hukuki gerçekler gözönünde tutulmaksızın eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle davalı yararına (BOZULMASINA), sair yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 8.2.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/7579 K. 1993/4474 T. 29.4.1993
    KUSUR ORANININ SAPTANMASI
    BİLİRKİŞİ SEÇİMİ
    ÖZET
    Zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde, işverenin kusurlu bulunup bulunmadığı; kusurlu ise, kusur oranının ne olması gerektiği hususunda yasal düzenlemeler çerçevesinde ve hükme elverişli bir biçimde kesin olarak çözüme kavuşturulması gereklidir.
    506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi uyarınca işverenin sorumluluğu, uzman bilirkişilerden oluşturulacak kuruldan yöntemine uygun biçimde alınacak raporla saptanır.
    (506 s. SSK. m. 26)(1086 s. HUMK. m. 275, 276)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Dosya içeriğinde yer alan bilgi ve belgelere göre; davada, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde, davalı işverinin kusuru bulunup bulunmadığı; varlığı halinde ise, kusur oranının ne olması gerektiği yönünün, bu konudaki yasal düzenlemeler çevresinde ve hükme elverişli bir biçimde kesin olarak çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
    Diğer taraftan, mahkemece alınan kusur raporlarından 10.2.1986 tarihli ilk bilirkişi raporunda, ölen sigortalının % 100 kusurlu olduğundan ve davalı işverenin kusursuzluğundan sözedilmesine karşın, sonraki 20.4.1986 tarihli bilirkişi kurulu raporunda bu defa davalı işveren % 80 ve sigortalı ise % 20 oranında kusurlu bulunmuşlardır. Mahkeme ise kusur dağılımı ve oranı yönünden aralarında aşırı çelişki bulunan ve her iki raporu hükme yeterli bulmamış, yeniden ve üçüncü kez bir kusur incelemesi yaptırılmasını gerekli görmüştür.
    Ne var ki, mahkemece hükme esas alınan bu en son üç kişilik bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen rapor içeriğinden anlaşılabildiği kadarıyla; bu bilirkişilerden sadece Ahmet tarafından imzalanmış bulunan 11.1.1988 günlü, üç sayfalık raporda; davalı işverenin % 80, ölen sigortalının ise % 20 oranında kusurlu bulundukları belirtilmiş ve fakat bu raporu İsmail ve Haluk isimli diğer iki bilirkişi görüş ve kanaatlerine uygun görmemiş olacaklar ki, imzalamamışlar ve kendileri bu rapordan ayrı olarak iki imzalı, altı sayfalık tarihsiz bir rapor düzenleyerek olayda, işveren davalıyı % 20 ve ölen sigortalıyı da % 80 oranında kusurlu bulduklarını açıklamışlardır. Bu raporda da yukarıda sözü edilen diğer üçüncü bilirkişi Ahmet'in imzası, isim ve imza yeri dahi bulunmamaktadır. Bu iki kişilik rapor üzerine, bilirkişi Ahmet'de ikinci kez, sadece kendi imzasını taşıyan yine 11.1.1988 günlü bir sayfadan ibaret ek bir rapor düzenleyerek eski görüşünü tekrar etmiş ve diğer iki bilirkişinin düzenlediği rapora ve oradaki görüşlere katılmadığını bildirmiştir. Mahkeme ise, davalı işvereni % 20 ve ölen sigortalıyı % 80 oranında kusurlu gören iki kişilik bilirkişi görüşüne itibar ederek hüküm kurmuş bulunmaktadır.
    Öte yandan, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi uyarınca, davalı işverenin sorumluluğu, anılan maddede öngörülen ilkeler doğrultusunda saptanacak kusur oranı da sözkonusudur. Bu yönün ise konuda uzman kişilerden oluşturulacak bir bilirkişi kurulundan yöntemince alınacak raporla saptanacağı da açıktır. Böyle olunca da, olayda, hükme dayanak kılınan bilirkişi raporunun, her üç bilirkişinin birlikte ve bir araya gelmek suretiyle usul ve yasa hükümlerine uygun bir biçimde ve bu çevrede yaptıkları bir inceleme, araştırma ve değerlendirme sonucu düzenlenmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Kaldı ki, üç kişilik bu bilirkişi kurulunun, kendisi arasında dahi kişisel değerlendirme esasları ile bağdaşmayacak şekilde aşırı çelişki mevcut bulunan bu raporunun, önceki raporlar arasındaki çelişkileri gidermiş olduğundan da söz edilemez.
    Böyle olunca da mahkemece, yukarıda sözü edilen 26. maddenin öngördüğü ilkeler çevresinde yapılmış bir inceleme ve araştırmayı içermeyen bu rapora dayanılarak karar verilmiş bulunması isabetli sayılamaz. Bu durumda, açıklanan maddi ve hukuki olgular gözönünde tutularak uzman kişilerden oluşturulacak bilirkişi kurulundan işçi sağlığı ve işgüvenliği mevzuatının öngördüğü ilkelerle 26. madde çevresinde, önceki raporlar arasındaki çelişkileri de giderecek biçimde alınacak rapor yöntemince değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmek gerekirken bu yönler üzerinde durulmaksızın, eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm tesis edilmiş bulunması usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum'un bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 29.4.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/4312 K. 1992/9305 T. 13.10.1992
    RÜCUAN TAZMİNATIN HESAPLANMASI
    MÜTESELSİL SORUMLULUK ESASI
    ÖZET
    Davada, iş kazasında ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan tazmini istenilmesine ve BK.nun 50. maddesinde öngörülen teknik eleman yönünden müteselsil sorumluluğa dayanılmaması halinde, davalıların kusur oranına nazaran davalılarca Kurum'a fazla ödeme yapıldığına göre, davaya konu 66 katsayıya dayalı gelir artışına ait istemde fazla ödenen miktar üzerinden yürütülmesi gerekir.
    (818 s. BK. m. 50)(506 s. SSK. m. 26/1)
    Davacı, iş kazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1) Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2) Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26/1. maddesidir. Hükme esas kılınan 11.9.1989 tarihli kusur raporunda, sigorta olayının vukuunda işverenlere % 60, sigortalıya % 25, davada taraf olmayan teknik sorumluya ise % 15 oranında kusur verilmiştir. Dava, teknik elemanın yönünden Borçlar Kanunu madde 50'de öngörülen müteselsil sorumluluğa dayandırılmamıştır. 62 sayılı katsayı dahil bağlanan gelir ve sosyal yardım zamları peşin değerinin % 80'ni davadan önce 19.12.1986 tarihinde davalılar tarafından ödenmiştir. Davalıların kusur oranının % 60 olması karşısında, davalılarca Kurum'a fazla ödeme yapılmıştır. Bu durumda davaya konu 66 katsayıya dayalı gelir artışına ait istemde fazla ödenen miktarın indirilmesi giderek artış yönünden faizin belirlenmesinde indirime göre saptanacak miktar esas alınmalıdır. Ayrıca, dava konusu gelir artışına ait fark peşin değer yönünden, teknik elemanın davada taraf olmaması ve davanın işverenlerin kusuruna dayalı olup Borçlar Kanunu madde 50'de öngörülen müşterek ve müteselsil sorumluluğa göre açılmaması karşısında, işverenlerin % 60 kusur oranına tekabül eden miktara yukarıda öngörülen indirim de yapılmak suretiyle hükmedilmesi gerekirken fazla rücu alacağı ile faize hükmedilmesi isabetsizdir.
    3) 13.513.104.59 TL. tutarındaki gelirin peşin değerinin ödeme tarihi 19.12.1986 tarihine kadarki faizinin hesaplanmasında onay tarihinin 17.2.1986 yerine 12.3.1986 olarak alınması, keza 1.942.504.80 TL. tutarındaki gelirlerin faizinin hesaplanmasında onay tarihi 27.8.1986 ile ödeme tarihi 19.12.1986 arasındaki sürenin fazla hesaplanması yerinde değildir.
    4) Rücu alacağının tavanını teşkil eden miktarın belirlenmesinde; haksahibi kız çocuklar yönünden destek süresinin köyde yaşamaları karşısında evlenmelerinin baskın olasılık içerisinde bulunduğu yaş olan 18 yaş yerine delilleri gösterilmeden 22 yaşa göre saptanması giderek davanın teknik sorumlu yönünden müteselsil sorumluluğa dayalı olarak açılmaması nedeniyle tavanın davalı işverenlerin % 60 kusur oranına göre belirlenmesi gerekirken buna teknik eleman kusurunun da dahil edilerek tavanın fazla tesbiti yerinde değildir.
    5) Kabule göre de, hüküm fıkrasında; dava konusu gelirlerdeki artışın dava tarihine kadarki işlemiş faizinin müddeabihe dahil bulunması karşısında asıl alacağa dava tarihi 26.8.1987 tarihinden itbaren faiz yürütülmesi gerekirken bu tarih yerine davalıların önceki gelirlerin peşin değerini teşkil eden miktarı ödeme tarihi olan 19.12.1986'nın alınması giderek 2.974.647.75 TL.nin sadece gelirlerdeki artışın işlemiş faizi olarak öngörülmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 13.10.1992 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1991/7755 K. 1993/876 T. 8.2.1993
    MESLEK HASTALIĞI SONUCU İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATINDAN SORUMLULUĞU
    ÖZET
    506 sayılı Kanunun 18. maddesi uyarınca, işverenin rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için sigortalının çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve meslekte kazanma gücü kaybının bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zamanı ile hastalığın meydana çıkması arasında o hastalık için S.S.Sağlık İşlemleri Tüzüğünde belirlenen süreçten (yükümlülük süresinden) daha uzun bir zamanın geçmemiş olması şarttır.
    (506 s. SSK. m. 18)
    Davacı, meslek hastalığı sonucu malul kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, davacı Kurum'un temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Sigortalının 1951 yılında işyerine girdiği ve 24.4.1978 tarihinde işten ayrıldığı ve çalıştığı dönemde meslek hastalığına neden olacak zararlı etkenlere maruz kaldığı ve işten ayrıldığı sırada kendisinde meslek hastalığı saptandığı, ne var ki, bu hastalığının meslekte kazanma gücü kaybını gerektirmediği veya gelir bağlanmasına yol açacak ağırlıkta olmadığı, dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Sonradan 2.12.1988 tarihinde meslek hastalığı sebebiyle % 35 oranında meslekte kazanma gücünü yitirdiği saptanınca, Sosyal Sigortalar Kurumunca iş kazalarıyla meslek hastalıkları sigortası kolundan kendisine gelir bağlanmış ve bu gelirlerin peşin sermaye değerleri ile giderlerin işverenden 506 sayılı Kanun m. 26 çevresinde rücuan tahsili istenilmiştir.
    İşverenin bu maddeye göre rücu tazminatından sorumlu tutulabilmesi için, anılan Yasanın 18. maddesi uyarınca, sigortalının çalıştığı işte meslek hastalığına tutulduğunun ve meslekte kazanma gücü kaybının bu hastalıktan kaynaklandığının ve eski işten fiilen ayrılma zamanı ile hastalığın meydana çıkması arasında o hastalık için S.S. Sağlık İşlemleri Tüzüğünde belirlenen süreçten (yükümlülük süresinden) daha uzun bir zamanın geçmemiş olması şarttır.
    Olayda, meslek hastalığı işyerinden ayrılmadan, diğer bir deyimle sigortalı olarak çalışırken meydana çıkmıştır. Fakat meslekte kazanma gücünü kaybettirecek, yada gelir bağlanmasını gerektirecek ağırlıkta değildir.
    Ne var ki, işten ayrıldıktan 10 yıl sonra meslekte kazanma gücü kaybını ve aylık bağlanmasını gerektirir bir ağırlığa ulaşmıştır. Böyle hallerde, meslekte kazanma gücü kaybı oranının oluşmasında, işte çalışırken saptanan meslek hastalığının payı öngörülebilir ise işyerinden ayrıldıktan sonraki zamanda, sigortalının meslekte kazanma gücü kaybını gerektirebilecek, yada hızlandırabilecek, kimi işlerde çalışması, yada sigortalının 506 sayılı Kanun m. 17 çevresinde hakimin bildirdiği tedbir ve tavsiyelere uymaması, tedavinin kabul edilmemesi gibi olgularda etkili olabilir. Diğer bir deyimle, müterafik illiyet ve kusur konusu edilebilir. Nitekim davalı taraf bu anlamda savunmalar yapmıştır. Bu nedenle, sigortalının işyerinden ayrıldıktan sonraki zaman diliminde, kişisel yaşantısı ve iş hayatının mahkemece araştırılması ve bu gibi müterafik illiyet ve müterafik kusur olgularının ayıklanabilmesi için, bu etkenlerin, meslekte kazanma gücü kaybındaki paylarının belirlenmesi gereklidir.
    Meslek hastalığının giderek artan ve meslekte kazanma gücü oranı kaybına yol açan bir karakteri var ise de, sigortalı işyerinden ayrılmakla, işyerinin zararlandırıcı etkenlerinden de uzaklaşmış olacağından, sonuçla, işyeri arasındaki nedensellik bağının ve başka nedenlerin rolü olup olmadığının inandırıcı ve hiç bir kuşku ve duraksamaya yol açmayacak biçimde ve ilim ve fenne uygun bir şekilde saptanması zorunludur. Öte yandan, işyerinden ayrılma tarihi ile kazanma gücü kaybının tesbiti tarihi arasında geçen zamana göre, meslek hastalığının tıp ilmine göre ulaşılabileceği seviye ve oran yol açacağı kayıp oranı makul ve ilim ve fenne uygun görülemiyorsa, özellikle öteki etkenlerin katkısı gözönünde tutulmalıdır. Değişik etkenliğin sonuçtaki meslek kazanma gücü kaybındaki paylarına göre sorumlular saptanmalıdır. İşyerinden ayrılmadan önceki çalışmaları nedeniyle oluşacak kaçınılmaz maluliyet payı ile, varsa işverenle ilgili olmayan etkenlerin yol açtığı maluliyet payları toplamı, meslekte kazanma gücü kaybından düşülerek, kalan kazanma gücü kaybı oranına göre, işverenin kusuru belirlenmeli ve bu kusur oranı, rücu tazminatının hesabında esas alınmalıdır.
    İşbu fiili ve hukuki gerekçeler gözönünde tutulmaksızın eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle davalı yararına (BOZULMASINA), sair yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 8.2.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1990/5058 K. 1990/8063 T. 1.10.1990
    İŞ KAZASI
    (Husumet)
    ÖZET
    Her hadisenin hukuki hükümleri o hadisenin vukubulduğu tarihte yürürlükte olan kanun hükümlerine tabidir. Ancak, kamu düzeni ile ilgili bulunan veya metninde geriye yürüyeceği belirtilen yasalar bunun ayrıcalığını teşkil eder. 330 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamede böyle bir ayrıcalık bulunmadığından uyuşmazlığın olay tarihinde yürürlükte bulunan hükme göre çözümlenmesi gerekir. Kararnamede sözü edilen garanti fonun oluşturulup oluşturulmadığı ve limit araştırılıp saptanmadan ve husumet yönü üzerinde durulmadan karar verilmesi doğru değildir.
    (330 s. KHK.) (506 s. SSK. m. 26/9)
    Davacı, trafik (iş) kazasında ölen ve yaralanan sigortalı işçiler için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini, istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtilen şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı ve davalılardan şirket ve genel müdürlük avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre; davacının tüm, davalıların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davalı İ.... Sigorta Şirketi'nin bedeni zararlarda şahıs başına 250.000 lira ile sorumlu olduğu trafik poliçesinde açıkca belirtildiği gözetilerek, şahıs başına 250.000 TL. limitle sınırlı olmak ve talep aşılmamak kaydı ile hüküm kurulması gerekirken, kaza başına konan bir milyon TL. limit esas alınarak fazla tazminata hükmedilmiş olması isabetsizdir.
    3- İşveren karayollarına, Trafik Kanununun 106. maddesine dayanılarak husumet yöneltildiği dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesine dayalı sorumluluğu bulunduğu iddia ve isbat edilmiş değildir. 22.5.1946 tarih, 26/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre, kural olarak her hadisenin hukuki hükümleri o hadisenin vukubulduğu tarihte yürürlükte olan kanun hükümlerine tabidir, ancak kamu düzeni ile ilgili bulunan veya metninde geriye yürüyeceği belirtilen yasalar bunun ayrıcalığını teşkil eder. 330 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede böyle bir ayrıcalık bulunmadığından uyuşmazlığın olay tarihinde yürürlükte bulunan hükme göre çözümlenmesi gerekir. Olay tarihi olan 1.11.1985 tarihinde mer'i Trafik Kanununun 106/2. maddesi ile getirilen "Birinci fıkra kapsamındaki araçların sebep oldukları zararların karşılanması amacı ile Maliye Bakanlığı tarafından bir kamu araçları garanti fonu oluşturulur ve fona tahsis edilen tutar bloke edilir" hükmü karşısında, garanti fonunun oluşturulup oluşturulmadığı ve limiti araştırılıp saptanmadan, kamu araçları garanti fonunu Maliye Bakanlığı'nın mı, yoksa Karayolları Genel Müdürlüğü'nün mü temsil edeceği ve husumet yönü üzerinde durulmadan Karayolları Genel Müdürlüğü hakkındaki davanın kabulü usul ve yasaya aykırıdır.
    O halde, davalıların bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA) ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 1.10.1990 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1990/6144 K. 1991/854 T. 5.2.1991
    RÜCUAN ALACAK DAVASI
    ÖZET
    Davalı kendi kusuru oranında rücu alacağından sorumludur. Kurum'un rücu alacağı, haksahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı ile sınırlıdır.
    Sigortalının aktif çalışma süresi, kural olarak 60 yaşın ik-maline kadarki süredir.
    (506 s. SSK. m. 61)
    Davacı, işkazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Dava, davalı Salih hakkında zararlandırıcı sigorta olayına karışan meçhul araç şoförünün kusuru da gözetilerek dayanışmalı sorumluluk esasları çevresinde açılmadığı halde, davalının kendi kusuru oranında rücu alacağından sorumluluğuna hükmedilmek gerekirken, rücu alacağının tamamının davalıdan tahsili isabetsizdir.
    3- Davanın yasal dayanağını teşkil eden 506 sayılı Kanunun 26. maddesi haleflik ilkesine dayanır. Bu ilke uyarınca Kurum'un rücu alacağı haksahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı ile sınırlıdır. İşbu maddi tazminat miktarının belirlenmesinde haksahibi eşin destek süresinin sigortalının zararlandırıcı sigorta olayı tarihindeki bakiye ömrü ile sınırlı biçimde aktif dönem ile bundan sonraki pasif dönemden yararlanacağı gözetilerek hesaplama yapılması gerekirken buna ölüm devresinin de katılarak maddi tazminatın fazla tayini yerinde değildir.
    4- Dairemizin ve Yargıtay'ın içtihatlarına göre, sigortalının aktif çalışma süresi kural olarak 60 yaşın ikmaline kadarki süredir. Hükme esas kılınan bilirkişi raporunda kabulün aksine aktif çalışma süresinin dayanakları gösterilmeksizin daha az kabulü isabetsizdir.
    5- Zararın tesbiti aşamasında sigortalının asgari ücretten yüksek bir kazancının sözkonusu olmadığı hallerden hüküm tarihinden önceki tüm asgari ücret artışlarının gözönünde tutulması gerekirken karar tarihinden önce yürürlüğe giren 1.8.1989 tarihli asgari ücret artışının gözetilmemesi isabetsizdir.
    6- Pasif devreye ilişkin kazanç kaybının belirlenmesinde sigortalının 506 sayılı Kanunun 61. maddesi hükmüne göre belirlenecek yaşlılık aylığının esas alınması gerekmektedir. Aynı maddeye göre yaşlılık aylığı yürürlükteki katsayı ile göstergenin çarpımına göre belirlenir. Giderek göstergede sigortalının aktif döneminin sona ermesinden önceki son 5 takvim yılının prim hesabına esas tutulan kazanç tutarlarına (tavan ücret aşılmamak suretiyle) göre bulunacak yıllık ortalama kazanç esas alınarak, 506 sayılı Kanuna 2422 sayılı Kanunun 17. maddesiyle eklenen ek 1, 2, 3. maddelerinin 3395 sayılı Kanunun 14. maddesiyle değişik şekli nazara alınarak saptanan gösterge tablolarına göre belirlenmesi gerekirken, pasif devre kazanç kaybının bu esaslara uygun şekilde belirlemeyip sadece son 5 yıllık kazanç ortalamasını esas alan hesap raporunun hükme dayanak kılınması yerinde değildir.
    7- Dava dilekçesinde, Borçlar Kanununun 51. maddesi uyarınca davalının olaya karışan meçhul araç sürücüsüyle birlikte müteselsilen sorumlu tutulması yolunda istekte bulunulmaması karşısında rücu alacağının tavanını teşkil eden tazminatın davalının 2/8 kusur oranına göre saptanması gerekirken, buna meçhul araç sürücüsünün kusurunun da katılması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA) ve temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 5.2.1991 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    Onuncu Hukuk Dairesi
    E. 1990/5521 K. 1990/1070 T. 11.2.1990
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDENMESİ
    ÖZET
    Uzman kişilerden oluşturulacak bir bilirkişi kurulundan kusur raporu alınarak yöntemice değerlendirilip, şayet kusuru varsa talep de gözönünde tutularak Karayollarının sorumluluğu cihetine gitmek, şayet kusuru yoksa Karayolları hakkındaki davayı reddetmek gerekirken, eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.
    (506 s. SSK. m. 26) (1475 s. İş K. m. 73)
    Davacı, trafik (iş) kazasında ölen sigortalı işçinin haksahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahheke, isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan Karayolları Genel Müdürlüğü avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    Davanın yasal dayanağı, davalılardan Karayolları Genel Müdürlüğü bakımından 506 sayılı Kanunun 26/1 ve bu davalının çalıştırdığı kişi olan davalı Mustafa bakımından aynı maddenin 2. fıkrasıdır. Bu maddelere göre, davalılar koşulları açıkca ifade edilen kusur hallerinin oluşması halinde sorumlu tutulabilirler. Diğer bir deyimle, anılan maddede kusura dayalı özel bir sorumluluk hali öngörülmüş olup, davalıların kusurlarının bulunmadığı, ya da olayın tümüyle kaçınılmaz nitelikte bulunduğu hallerde sorumlu tutulamayacakları ilkesi benimsenmiştir. Giderek anılan madde, Borçlar ve Trafik Yasalarındaki istihdam eden ve araç malikinin sorumlu tutulabilmesine ilişkin hükümlerin de bir istisnasını teşkil etmektedir. Sigortalının haksahipleri tarafından T.C. Karayolları ve Mustafa aleyhine açılan davada, Karayolları'nın İş Kanununun 73. maddesi çevresinde ve risk nazariyesine dayanılarak sorumlu tutulmasını öngören mahkeme kararı bu dosyada, T.C. Karayolları'nın 26. madde çevresinde bir konusunun belirlenememesi takdirinde bağlayıcı nitelik taşımaz. Öte yandan, haksahibi dosyasında hükme esas tutulan bilirkişi raporu 506 sayılı Kanunun 26. maddesi hükmü çevresinde ve maddede açıklanan nitelikte alınmış sayılamayacağından, işbu rücu davasında bağlayıcılığı da kabul edilemez. Bu bakımdan, uzman kişilerden oluşturulacak bir bilirkişi kurulundan kusur raporu alınıp, yöntemince değerlendirilip, şayet kusuru varsa, talep de gözönünde tutularak Karayolları'nın sorumluluğu cihetine gitmek, şayet kusuru yoksa, T.C. Karayolları hakkındaki davayı reddetmek gerekirken, eksik inceleme ve araştırma sonucu, yazılı biçimde hüküm kurulması, usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalı T.C. Karayolları Genel Müdürlüğü'nün, bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 11.2.1991 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    21. Hukuk Dairesi Başkanlığı
    Esas Karar
    1997/464 1997/512
    Y A R G I T A Y İ L A M I
    Davacı, meslek hastalığı sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Asuman Celkan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    K A R A R
    Dava, nitelikçe meslek hastalığı nedeniyle Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından belirlenen %(0) sıfır maluliyetin yeniden saptanması ile, bu saptamaya göre maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Öte yandan bu tür tesbitten amaç, aynı zamanda 506 sayılı yasanın 19 ve ardından gelen maddelerden yararlanmaya yönelik olduğu açıktır. Başka bir anlatımla maluliyetin tesbitine ilişkin ilamı infaz edecek kurumun, Sosyal Sigortalar Kurumu olduğu ortadadır. Bu nedenle, uyuşmazlık, doğrudan Sosyal Sigortalar Kurumunun hak alanını da ilgilendirdiği söz götürmez. Bu bakımdan, bu tür uyuşmazlıkta, davanın yöntemince Sosyal Sigortalar Kurumuna da yöneltilmesinde yasal zorunluluk olduğu açık seçiktir. Oysa, açıklanan doğrultuda işlem yapılmaksızın salt işverenin huzuru ile davanın görülüp sonuçlandırıldığı dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.
    Yapılacak iş; uyuşmazlığın niteliği gözönünde tutularak davayı yöntemince, Sosyal Sigortalar Kurumuna da yöneltmek, bu yönde kurumun ileri sürdüğü delilleri toplamak, sorunu, 506 sayılı yasanın 109. maddenin öngördüğü prosedür çevresinde çözümlemekten ibarettir.
    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalının bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 3.2.1997 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    Esas:1985/4442
    Karar:1985/4821
    Tarih:07.03.1985
    ÖZET
    Borçlar Kanunu 53. Maddesi uyarınca Hukuk Hakimi Ceza Mahkemesinden verilen hükümlülük kararında hükümlülüğe esas olarak saptanan maddi olgularla bağlı olup saptanan kusur oranı ile bağlı değildir.
    Bu davada davalı durumunda olan H.H ile İ.H. zararlandırıcı sigorta olayında kusurlu görülmüşler ve ceza mahkemesinde hüküm giymişlerdir.
    O halde kendilerinin bu davada dahi kusurlu olduklarını kabul etmek hukuksal bir zorunluluktur. Mahkemece bu ilkeden hareketle 506 Sayılı Yasanın 26. Maddesindeki sorumluluk koşulları çerçevesinde kusur oranlarını saptayıp hükümlülüklerine karar vermek gerekirken haklarındaki davanın reddi yolunda hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    30.03.1977
    789/313
    ÖZET
    SSK 26 ya dayalı davaların temeli, halefiyet esasına dayanır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    30.05.1984
    2939/3043
    ÖZET
    Sosyal sigorta olayı sonucu bulunan zarardan,olaya neden olan BK 41 ve Kurum SSK ise-duruma göre- 10 ve 26. Maddeler gereğince birlikte sorumlu olacakları BK 51 in hükmü gereğidir.Bu durum zarar görene bunlardan istediğine başvurma hakkını verir.Bu yönden Kurum ,sigortalının hak sahibi kimselerine yapmış olduğu sosyal sigorta yardımları miktarınca olaya neden olanı BK 145/I gereğince borçtan kurtarmış olur.Bundan ötürü hak sahibi kimsenin olaya neden olan kimseye karşı tazmin hakkı,Kurumun yapmış olduğu sosyal sigorta yardımları oranında azalmış olur.Buna karşın Kurum bu yardımları-tavanı aşmamak üzere-olaya neden olandan rücu yoluyla istemek hakkına sahiptir.Lakin olaya neden olan, tazmin borcunu hak sahibi kimselere ödemişse,Kurumun ona karşı rücu hakkından söz edilemez.Bu bakımdan mahkeme,hak sahibi kimselerin olaya neden olan hakkında açmış oldukları dava sonunda alınmış destekten yoksun kalma tazminatın tahsiline ilişkin ilamın infaz edilip edilmediğini araştırmalı, infaz edilmişse Kurumun rücu davasını reddetmelidir.Bu ardalık ilkesinin de bir sonucudur.Şüphesiz olaya neden olan,Kurumca yapılmış yardımlar oranınca tazmin borcundan kurtulmuş olacağı için-buna rağmen ilamın infaza konulmuş olması durumunda ya da takipten önce-İİK 72 gereğince menfi tesbit davası açarak borçlu bulunmadığını saptamak olanağına sahip olduğu gibi ödeme zorunda kalması takdirinde sözkonusu parayı icra veznesinden geriye almak hakkına sahiptir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    11.01.1980
    226/46
    ÖZET
    SSK26/II basit bir rücu hakkını değil rücu haklarını içeren bir halefiyeti öngörmektedir.Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları da bu yöndedir.Diğer taraftan anılan hükümde BK na atıf yapıldığına göre rücuan zincirleme (dayanışmalı,müteselsil)sorumluluk esaslarına göre çözümlenmesi gerekir.Gerek kusurlu işveren ve gerekse işverenin dava dışı kusurlu işçisi, işkazasına uğrayan işçisine karşı BK nun 51. Maddesine göre nasıl sorumlu iseler, rücuu kapsayan halefiyete göre Kuruma karşı da aynı şekilde sorumludurlar.SSK 26/II, istihdam edenin kusursuz sorumluluğunu öngörmemiş kusurunun bulunmasını şart koşmuştur.Ayrıca bir istihdam kusuru öngörülse idi bunun açıkça belirtilmesi gerekirdi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    08.04.1983
    1692/1835
    ÖZET
    SSK 26 da öngörülen ardalık,sosyal sigorta hukukunun belirleyici özelliğini taşıyan ve Kurumun haklarını üçüncü kişilerin kendi aralarında gerçekleştirecekleri anlaşmalarla bertaraf etmelerini önleyici nitelikte kendine özgü bir ardalıktır.Mahkemece maddenin sözü edilen bu özelliği göz önünde tutulmaksızın hak sahipleri tarafından verilmiş ibraname bulunduğundan bahisle davanın reddi isabetsizdir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    24.03.1981
    844/1692
    ÖZET
    Ardalık esası,maddi hukuk ile birlikte usul hukuki yönünden de sözkonusudur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    09.05.1984
    2431/2551
    ÖZET
    Kaçınılmazlık durumunda işvereni,SSK nun 26. Maddesi gereğince sorumlu tutmak olanağı yoktur.Çünkü bu madde,genel hukuktan ayrı bir sorumluluk düzenlemesi içinde,işvereni sadece ve sadece bu maddede gösterilen sayılı ve belli hallerde sorumlu tutmuştur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    16.05.1984
    2586/2708
    ÖZET
    Teknik arıza ,SSK 26/I de belirli ve sınırlı olarak öngörülen sorumluluk hallerinden hiçbirine dahil değildir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    27.10.1982
    3548/4609
    ÖZET
    Kötü rastlantı sonucu zararlandırıcı sigorta olayından işveren sorumlu tutulamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    09.09.1982
    3227/3589
    ÖZET
    Kötü alışkanlıklar ve örnekler ile güçlükler,sorumluluğu tümden kaldıramayacağı açık olmakla birlikte bu olayda mühendis çalıştıramama durumunun bir tür olanaksızlıktan kaynaklandığı anlaşılmakta olup olanaksızlığın sorumluluğu berteraf edeceğine göre....................

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    04.07.1974
    3252/4811
    ÖZET
    Kusuru olmadıkça işveren ve üçüncü kişinin çalıştıranı sorumlu tutulamaz.Bu yönden kusursuz sorumluluk çerçevesinde BK 55 ve KTK 50 haklarında uygulanamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    30.11.1983
    416/1236
    ÖZET
    SSK 26/I gereğince zarardan sorumlu olan kimse “hasren” işverendir.Daha açık anlatımıyla,işveren niteliğini taşımayan kimsenin bu fıkra hükmünce sorumlu tutulmasına olanak yoktur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    01.04.1981
    1339/1907
    ÖZET
    Kurumun SSK 26 ya dayalı ödettirme hakkının doğumu için ortak koşul zarara uğrayan kimsenin sigortalı niteliğini taşımasıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    09.05.1984
    2431/2554
    ÖZET
    SSK 26 nın öngördüğü sorumluluk durumunun gerçekleşmesi için –diğer koşullarla birlikte- meslek hastalığının gerçekleşmiş bulunması yeterlidir.Yoksa ayrıca bu meslek hastalığı sonucu beden gücünde bir yitirilme,ya da mahkeme kararındaki deyimiyle malüllük durumunun gerçekleşmesi gerekli değildir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    22.05.1984
    1693/2826
    ÖZET
    Sigortalının işyerinden ayrılmasından sonra beden gücü kayıp oranında husule gelecek artışlardan o işyerinin işvereni sorumlu tutulamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    07.10.1980
    5680/5784
    ÖZET
    SSK 12 ve ardından gelen maddelerde sayılan sosyal sigorta yardımlarının karşılığının 26. Madde gereğince istenebilmesi için işkazası veya meslek hastalığının sürekli işgöremezlik halini meydana getirmesi şart değildir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    26.03.1980
    1796/2314
    ÖZET
    Gerçekte sürekli işgöremezlik haline uğramadığı için bu gelire hak kazanmamış bulunan sigortalıya Kurumun yalnışlıkla gelir bağlaması durumunda bunu rücu yoluyla isteyemeyeceği yönü açıktır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    05.07.1976
    9963/5327
    ÖZET
    Mirasçılar ,miras bırakanlarının neden olduğu zarardan ötürü Kuruma karşı sorumludur.Fakat miras bırakanlarının kendi ölümüne ilişkin zarardan sorumlu tutulamazlar.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    20.12.1984
    5995/6534
    ÖZET
    Kurumun rücu davasına karşı davalı mirasçılar,mirasın batık olduğunu savunduklarına ve batıklığın saptanması böyle bir davada da ileri sürülebileceğine göre savunma usulen incelenmeli ve kanıtlanması durumunda mirasçıların rücu borcundan sorumlu tutulamayacakları gözönünde tutulmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    22.06.1984
    3454/3609
    ÖZET
    Aracının çalıştırdığı sigortalısının işkazasından yaralanmasından ötürü Kurumun yapmak zorunda kaldığı yardımlara dayalı Kurumun rücu alacağından bu sigortalıyı çalıştıran aracı ile birlikte bunun işvereni durumundaki üst aracı olarak adlandırılabilecek şirket ve bunun işvereni niteliğini taşıyan şirket dahi SSK 87 gereğince birlikte sorumludurlar.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    25.01.1983
    5300/272
    ÖZET
    İşverenin aracı (taşeron) ile birlikte sorumlu bulunduğu ve bu bakımdan kendisinin hiç kusuru olmasa dahi zarardan aracı ile birlikte sorumlu tutulabileceği SSK nun 87. Maddesinin hükmi gereğidir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    02.02.1982
    6445/473
    ÖZET
    Aracının kusurundan asıl işverenin sorumluluğu sözkonusu olup,işverenin kusurundan aracının sorumlu tutulacağı yasalarda öngörülmüş değildir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    24.02.1983
    226/453
    ÖZET
    Yasakoyucu, SSK 26/II de üçüncü kişilerin sorumlulukları yönünden maddenin birinci fıkrasından ayrı bir düzenleme getirmiştir.Gerçekten II inci fıkrada “kusur” deyiminin “ihmal “ ve “kasdı” da içerecek biçimde kullanıldığı kabul edilmelidir.Herhalde üçüncü şahıs hafif ihmali dahi olsa,kusurunun her derecesinden sorumlu tutulmalıdır.Bu davada işkazasının, salt yapım hatasından ileri geldiği,işverene yükletilmesi gereken hiçbir kusurun bulunmadığı kesin olarak saptandığı takdirde,tüm sorumluluğun üçüncü kişi durumundaki imalatçı firmaya yükletilmesi gereği açıktır. Ve işveren ile kusurların birleşmesi halinde de birlikte sorumlu olacakları kuşkusuzdur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    17.05.1978
    6715/3774
    ÖZET
    Hatıra binaen sigortalıyı aracına bindirerek onun ölümüne neden olan araç şoförünün bu tutumu –rücu davalarının özelliği itibariyle-tazminattan indirim sebebi sayılamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    03.03.1978
    6/207
    ÖZET
    Olayda davalı, işveren değil,üçüncü kişi durumundadır.506 sayılı Yasanın 26/II. Maddesi hükmünce: ”işkazası veya meslek hastalığı” üçüncü bir kişinin kasıt veya kusurundan dolayı olmuşsa,Kurumca bütün sigorta yardımları yapılmakla birlikte zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara Borçlar Kanunu hükümlerine göre rücu edilir”. Bu esas uyarınca üçüncü kişilere karşı borçlar kanunu hükümlerine göre rücu olanağı tanınmış, rücu hakkının kapsamı ise 506 Sayılı Yasanın 26. Maddesinin birinci fıkrasında gösterilmiştir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    24.10.1983
    4914/5230
    ÖZET
    İşverenin ,işyerinden ayrılan sigortalının geçirdiği meslek hastalığından dolayı sorumlu tutulabilmesi için,işten ayrılma tarihiyle meslek hastalığının ortaya çıktığı, ya da çıkmış olabileceği tarih arasında o meslek hastalığı için SSİT de öngörülmüş bulunan belirli yükümlülük süresinin geçmemiş olması gerekir.Aksi takdirde,meslek hastalığı ile sigortalının sözkonusu işyerindeki çalışması arasında uygun neden-sonuç bağından sözedilemez.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    30.11.1982
    2837/5320
    ÖZET
    Sigortalının işyerinde işkazası sonucu yaralanması üzerine hastaneye kaldırıldığı,orada kendisine tetenos serumu uygulanmasının istenmesi üzerine,daha önce tetenos aşısı olduğunun söyleyerek reddettiği,bir hafta sonra da tetenostan öldüğü ve işkazasının meydana gelmesinde işveren %70 ve sigortalı %30 oranında kusurlu bulundukları davada tartışmasızdır. Eğer kazanın oluş biçimi,işyeri koşulları,yaranın ve sigortalının durumu itibariyle serum yapılsaydı sigortalının tetenostan kurtulması kesinse,zarardan işvereni sorumlu tutmak olanak dışıdır.zira işkazası ile ölüm arasında uygun neden-sonuç bağından sözedilemez.Bu durumda sigortalının kusuru neden-sonuç arasındaki bağı kesmiş olur ve ölümün sürüp giden ve araya giren ikinci nedeni oluşturan sigortalının kusurundan ileri geldiği kabul edilir.Şayet serum verilse idi dahi mağdur ölecek idiyse, işkazası ile ölüm arasında uygun neden-sonuç bağı var sayılacak idi.Bütün bu yönler ayrıntılı olarak incelenmeksizin inandırıcı ve doyurucu olmayan bilirkişi raporuna dayanılarak karar verilmesi isabetsizdir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    DÖRDÜNCÜ HUKUK DAİRESİ
    27.10.1981
    9167/11169
    ÖZET
    Ceza mahkemesinde haksız fiilin öğelerinden eylem,illiyet bağı ,hukuka aykırılık yönleri saptanmoş ve bu hususlar kesinleşmiştir.Bu üç öğe bakımından ceza mahkemesi mahkumiyet kararının hukuk hakimini bağlayacağı açıktır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    08.04.1983
    1662/1807
    ÖZET
    Kurumun açtığı rücu davasında saptanacak meslekte kazanma güç kaybı oranının hem Kurum ve hem de sigortalıyı çalıştıran davalıları bağlayacağı söz götürmez.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    24.03.1982
    1859/304
    ÖZET
    Meslek hastalığı sonucu oluşan meslekte kazanma güç yitirilmesindeki herbir artış ayrı bir olgu olup sigortalıya gelir buna göre belirlenir ve kusur herbir artış açısından saptanır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    05.03.1982
    970/216
    ÖZET
    Meslek hastalığının tesbit olunduğu tarih ile bu hastalığın kalktığı tarih arasında sigortalıya Kurum tarafından bağlanan gelir ve yapılan masrafların kusuru oranında işverenden Kurumca istenebileceği açıktır.Bu durumda bu devre için işverenin kusuru tesbit olunmak,sonucuna göre karar verilmek gerekirken,meslek hastalığının ortadan kalkması nedeniyle işverende kusur bulunmadığını saptayan bilirkişi raporuna dayanarak davanın reddedilmesi isabetli sayılmaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    05.05.1978
    6205/3389
    ÖZET
    Zararı meydana getiren olayın meslek hastalığı sayılması gerektiğini saptayan kesinleşmiş mahkeme hükmü,o konuda kesin yargı durumunu oluşturur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    01.02.1982
    5848/354
    ÖZET
    Sigortalıya gelir başka tarihlerde uğradığı üç ayrı işkazası nedeniyle bağlanmış gelirlerden oluştuğu anlaşıldığına göre herbir işkazasının oluşu ve kusurlu kişileri belirlenip her bir işkazası için bağlanacak gelirler ayrılarak sonuca varılması gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    14.05.1980
    2972/3600
    ÖZET
    İşkazası sonucu %4,1 oranında meslekte kazanma gücünü yitirmiş olan sigortalı,sonradan meslek hastalığı sonucunda da meslekte kazanma gücünü %21,2 yitirmiş ve sürekli işgöremezlik durumuna girmiştir.Kurum sigortalıya gelir bağlamak için formülünce bu iki oranı birleştirmiş ve toplam güç kaybı %24,43 olarak saptanmıştır.Birleştirme sonucunda toplam güç yitirme oranındaki azalmanın meslek hastalığına ilişkin %21,2 oranına da yansıyacağı için,Kurumun meslek hastalğı yönünden SSK 26 ya dayanarak işveren aleyhine açacağı davada rücu alacağı miktarı belirlenirken bu 21,2 oranında husule gelecek azalmaya göre sigorta gelirleri saptanmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    25.06.1984
    3643/3659
    ÖZET
    İşyerinden ayrıldıktan bir süre sonra meslek hastalığı sonucu ölüm olayında işverenin kusuru,sigortalını işten ayrılma tarihinde saptanmış yada saptanacak kusurudur; yoksa daha sonraki bir tarih itibariyle saptanacak kusuru değil.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    25.05.1983
    2453/584
    ÖZET
    Sigortalının işyerinden ayrıldığı 15.08.1970 gününde meslekte kazanma gücü kayıp oranı esas alınarak buna göre davalı işverenin kusuru belirlenmek gerekir.Böylece saptanacak kusur oranı ,sigortalının işyerinden ayrıldığı günden sonra meydana gelen sürekli işgöremezlik oranındaki artışlar nedeniyle davacı Kurumca yapılan Sosyal Sigorta yardımlarına da aynen uygulanmak suretiyle,hüküm altına alınacak rücu alacağının miktarı tesbit edilmelidir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    11.11.1977
    9169/7099
    ÖZET
    İşverenin sigortalı işçisini başkasına ait işyerinde çalıştırması durumunda uygun neden-sonuç bağlantısı bulunmak ve işveren kendisine düşen önlemleri SSK 26 çevresinde almamış olmak koşuluyla sosyal sigorta olayından sorumludur. Sigortalının çalıştığı bu başka işyeri işvereninin dahi sorumlu bulunması işverenin sorumluluğunu kaldırmaz. Bu durum dayanışmalı sorumluluk çevresinde değerlendirilmelidir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    GITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    01.06.1973
    11596/19975
    ÖZET
    Belediyeler müteahhide ihale ettikleri işte meydana gelmiş işkazalarından sorumlu tutulamazlar.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    28.02.1984
    78/1183
    ÖZET
    Davalıların miras bırakanın otobüs şoförü olmasından ötürü sigortalı sayılması olasılığı karşısında 2934 sayılı Yasa çevresinde işlem yapılmalıdır. (Not:26. Madde üçüncü fıkrada değişiklik yapan kanun)

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    12.03.1983
    1324/1426
    ÖZET
    Davalıların, aynı olayda ölen ve kusurlu görülen sigortalının hak sahibi durumunda bulundukları tartışmasızdır.Sözü edilen 2934 sayılı Kanunun 26.10.1983 tarihinde yayımlanmış ve ilgili 3.üncü ve geçici 2.inci maddeleri ise yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.Mahkeme bu hükmünü 29.11.1983 tarihinde kurmuştur.Bu durumda anılan kanun hükümleri gereğince davanın düşürülmesine karar verilmesi gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    01.03.1984
    475/1213
    ÖZET
    Benzin istasyonu işyerinde gerçekleştirilen silahlı soygun sonucu burada çalışan sigortalı S yaralanmış ve bu olayda işverenin %30,meçhul soyguncunun ise %70 oranlarında kusurlu bulundukları saptanmıştır.Kurum işverenin aleyhine açtığı dava sonunda bu %30 kusuruna ilişkin olan rücu alacağını ondan almıştır.Şimdi rücu alacağından geriye kalan ve mechul soyguncunun %70 kusur oranına ilişkin olan kesimi işverenden istemektedir.Kurumun BK 51 e dayanarak dayanışmalı sorumluluk esasları çevresinde rücu alacağının bu geriye kalan kısmını dahi işverenden istemesine engel bir yasa hükmü yoktur.Ne var ki işverenin mechul soyguncuya rücu etme olanağının bulunmadığı böyle durumlarda “hal ve mevkiin icabı “ olarak rücu tazminatından indirim yapılmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    01.02.1984
    955/53
    ÖZET
    Meslek hastalığı, sigortalının ayrı ayrı zamanlarda değişik işverenlere ait işyerlerinde çalışmasından doğmuş bulunduğu,sigortalının meslek hastalığına tutulmasında birden çok işyerinin etkili oldukları tartışmasızdır.
    Öbür yandan bu işyerlerinin işverenleri arasında Borçlar Kanununda öngörülen biçimde dayanışmalı sorumluluk esaslarının uygulanmasının mümkün olmadığı hukuksal gerçeği de ortadadır.Bu bakımdan davalının sosyal sigorta olayına ilişkin zararın sorumlular arasında bölüştürüldüğünde ancak kendi payı oranında rücu alacağından sorumlu tutulması gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    17.09.1981
    3814/4672
    ÖZET
    Sigortalının birden çok maden işyerinde çalışmış olması durumunda,tutulduğu saptanan meslek hastalığının oluşmasında ve ilerlemesinde bu işyerlerinin etkili bulunduğu kuşkusuzdur.fakat bu işyerlerinin işverenleri arasında dayanışma(teselsül) durumu bulunmadığı için herbirinin Kurumun rücu alacağından kusurları oranında sorumlu tutulmaları gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    20.04.1981
    1451/2439
    ÖZET
    Sigortalı A.K nın beden gücü kaybı, birkaç hastalık sonucu oluşmuştur.Dava,meslek hastalığına dayandığına göre,öncelikle beden gücü kaybı içinde “meslek hastalığı “olarak nitelendirilebilecek olanın ne yer tuttuğunun belirlenmesi gerekeceği ortadadır.Öbür yandan sigortalının meslek hastalığı oluşturabilecek işyerlerine girişlerde,sağlık durumunun ne olduğu da “işe giriş sağlık raporu alınmadığından,bilinemediğinden,bilimsel olarak çalışılan süre içerisinde meslek hastalığına en çok ne oranda tutulunabileceği saptanarak bunun tavan kabul edilmesi gerekeceği de açıktır.Bu tavandan,çağdaş,bilimsel ve teknik düzeyin önleyemediği miktar kaçınılmazlığın indirilmesinden sonra geriye kalan beden gücü kaybının işverenlerin kusuru sonucu oluştuğunu kabul ile,herbir işyerinde çalışılan süre oranında sorumluluğun işverenlere dağıtımı yapılmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    26.04.1983
    1068/2188
    ÖZET
    SSK 26 uyarınca sorumlu bulunanların bu sorumluluklarının zincirleme (müteselsil)olup olmadıkları konusunda SSK açısından bir düzenleme ve yasama boşluğunun bulunduğu söz götürmez.Bu boşluğun BK nun eksik teselsül halini düzenleyen 51. Maddesini uygulama suretiyle doldurulması gerektiği dairemizin yerleşmiş görüşlerindendir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    24.06.1983
    533/724
    ÖZET
    Dayanışmalı sorumluluğun sözkonusu bulunduğu durumlarda zarara uğrayan davacı, BK 50,51 ve 142. Madde uyarınca zararın tümünü sorumlulardan sadece biri aleyhine açacağı davayla isteyebileceği gibi,sorumluların hepsi aleyhine açacağı tek bir dava ile de istemek hakkına sahiptir.Şüphesiz mahkeme,davacı,dayanışmalı olarak tahsil isteminde bulunmuş olmadıkça dayanışmalı sorumluluk esasını uygulayamaz.Şu var ki dava dilekçesinin BK18 ve MK 2 gereğince dürüstlük kuralı çevresinde yorumlanması takdirinde dolaylı dahi olsa davacının gerçekte dayanışmalı sorumluluk esasına dayandığı anlaşılmaktaysa,gene davada dayanışmalı sorumluluk kuralı uygulanmalıdır.Bu davada davacı açık biçimde dayanışmalı olarak(müteselsilen) davalı işverenin sorumluluğunu istememiş olmakla beraber,miras bırakanın olayda kusursuz bulunduğunu vurgulamış ve davalının kusur oranını belirterek kusurunu sınırlamamış ve fazlaya ilişkin hakkının saklı tutmuş olması karşısında davalıdan gerçekleşecek kusuru oranında istekte bulunduğu söylenemez.
    Bir davacının tamamen kusursuz olduğundan sözederek zararlı sonucu meydana getiren müteselsil borçlulardan biri aleyhine açtığı bir davada zararının tümünü talep etmesi,örtülü olarak değil aksine BK 142 de öngörülen teselsül kuralına açık bir şekilde dayandığının en belirgin bir kanıtıdır.Bu gibi durumlarda müteselsilen sözcüğünün dava dilekçesine kullanılmış bulunması sonuca etkili değildir.O halde davacının zararın tümünden sorumlu olduğu ve davada teselsül kuralına dayanıldığı gözetilmelidir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    02.12.1983
    5904/6182
    ÖZET
    Dava davalı H hakkında olaya karışan meçhul araç şoförünün kusuru dahi öngörülerek dayanışmalı sorumluluk esasları çevresinde açılmış bulunduğuna göre H nin sadece kendi kusuru oranında Kurumun rücu alacağından sorumlu tutulması isabetsizdir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    21.06.1983
    3227/3282
    ÖZET
    Dava, teselsül esasları çevresinde açılmış bulunduğuna göre,mechul şoförün kusurundan ötürü de davalının sorumlu olacağı gözönünde tutularak rücu alacağının tümüne hükmedilmek gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    15.02.1982
    354/871
    ÖZET
    Dava ,müştereken ve müteselsilen tahsil istemiyle açılmıştır.Davalılardan birisi hakkındaki dava ,zamanaşımı,yada başka bir nedenle reddedilse dahi isteğin tamamına diğer davalı hakkında hükmedilmesi gerekeceği ortadadır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    26.01.1978
    3405/296
    ÖZET
    Kusursuz bulunan işverenin dayanışmalı sorumluluğundan sözedilemez.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    28.01.1977
    4119/4174
    ÖZET
    Yalnız kendi kusurundan ötürü aleyhine dava açılmış işveren,dayanışmalı sorumluluk esaslarına göre sorumlu tutulamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    28.01.1977
    4219/472
    ÖZET
    Kusurlu üçüncü kişi durumunda bulunan davalı işçinin BK 51 e göre zararlandırıcı olaya kusurlu eylemiyle bir ölçüde neden olan işverenle birlikte dayanışmalı olarak sorumlu tutulması gerekir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    09.05.1984
    2431/2554
    ÖZET
    İşverenin, insan yaşamının kutsallığı çevresinde sigortalının sağlıklı ve güvenlikli bir ortamda iş görmesini sağlamakla yükümlü bulunduğu yönü tartışmasızdır,ve yasalarda ve tützüklerde ve yönetmeliklerde açıkça gösterilmemiş bulunsa dahi işverenin işçi sağlığı ve işgüvenliği hükümlerine ilişkin gerekli önlemleri almakla yükümlü bulunduğu yönü İş Kanunun 73. Maddesinin açık buyruğudur.Nitekim içtihat ve uygulamada açık ve kesin bir biçimde bugüne kadar bu doğrultuyu izlemiştir.Bu olayda işverenin, bilirkişi raporu ile de vurgulandığı üzere belli bir zamanın geçmesinden sonra sigortalının aynı meslek hastalığına tutulmasının kaçınılmaz olmasına göre,insan yaşamına verilmesi gereken kutsamanın bir gereği olarak,sigortalıyı bu hastalığın oluşmasında etkili bulunmayacak bir başka işte çalıştırmaması belirgin bir biçimde kusurunu oluşturur.Çünkü şayet işveren bu bilimsel sonucu gözönünde tutmuş olsaydı ve buna göre sigortalısını bir başka işte çalıştırmak suretiyle önlem almış olsaydı, sigortalı aynı meslek hastalığına tutulmayacaktı.İşte işverenin en azından bu konuda kusurlu bulunduğu açık seçiktir. Kaldıki İşverenin süresinde ve yöntemince periyodik muayeneleri de yaptırmadığı açıktır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    17.04.1984
    2029/2140
    ÖZET
    Genel olarak işveren, işçilerin, işgüvenliği ortamında çalışmalarını sağlayacak önlemleri almakla yükümlüdür.
    Bu genel kural İş Kanununun 73. Maddesine vurgulanmıştır.Buna göre işveren salt mevzuatta öngörülen önlemleri değil kutsallaştırılması gereken insan yaşamına saygı çevresinde günümüz bilim ve teknolojisinin öngördüğü önlemleri almakla dahi yükümlüdür.Her halde çalışan kimsenin işgüvenliği,işçinin kendi dikkatine bırakılamaz.Zira olağanın üstünde dikkat gösterme zorunluluğu işçiyi yorar ve verimi azaltır.Ayrıca onu huzursuz ve tedirgin kılar. Bundan başka bir kimsenin hergün olağan olarak görevini böylesine bir dikkatle yapmasının olanaksızlığını da burada belirtmek gerekir.Mahkemece bu hukuksal esasların gözönünde tutulmamış olması isabetli sayılmaz.
    Yapılacak iş ,genelde yukarıdaki esas ve özelde İşçi Sağlığı Ve İşgüvenliği mevzuatı gözönünde tutarak böyle bir işte alınacak güvenlik önlemlerini bir bir saptamak,somut olarak bu önlemlere uyulup uyulmadığını belirlemek,ancak bundan sonradır ki tüm deliller birlikte değerlendirilip hüküm kurulmasında ibarettir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    22.03.1984
    1538/1645
    ÖZET
    Sigortalının çalıştığı işte eğitilmesi,tehlikelere karşı uyarılması ve özellikle sigortalının çalıştığı yerlere bu amaçla uyarı levhaları konulması ve sigortalıların bu işyeri disiplini içerisinde çalışmalarını sağlayacak bir kontrol,denetim düzeninin işyerinde işverence sağlanması işgüvenliği mevzuatının işverenlere yüklediği önlemlerin önemli bir kesimini oluşturur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    27.02.1975
    371/1136
    ÖZET
    İşverenin sorumluluğu için önlem almasının zorunluluğu değil,gerekli bulunması aranır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    22.05.1984
    1563/2824
    ÖZET
    Sürücü olmayan sigortalının geceleyin habersizce traktörü kullanması sonucu meydana gelmiş iş kazasında,traktör kepçesinin izinsiz kullanılmaması konusunda ve işyerinde çukur gibi tehlikeli olan yerlerde önlem almayan işveren sorumludur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    26.04.1983
    2816/2448
    ÖZET
    İşverenin önlem alma ödevi,salt işe uygun gözlük vermekle sınırlandırılamaz.Bu gözlüğü sigortalıya kullandırmak dahi bu ödevin içerisine girer.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    22.04.1983
    1693/414
    ÖZET
    Kendi bilgi ve malumatı dışında dahi olsa,bir işçinin asıl işi dışında kendiliğinden demir kesmeğe kalkması şeklinde meydana gelen olayda,işyeri disiplini bakımından,alt düzeyde dahi olsa,işverenin ilgisizliğinin bulunduğu,başka deyimle işverenin gerekli iş düzenini sağlamada ihmali ve kusurlu halinin varlığı söz götürmez.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    17.02.1981
    101/823
    ÖZET
    İşveren, kural olarak, kendi işyerinde sigortalı işçisinin uğramış bulunduğu işkazasından sorumlu tutulamayacağını isbatla yükümlüdür.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    21.03.1983
    1213/1378
    ÖZET
    Sigortalının usta niteliğinde ve deneyimli olması,işverenim denetim ve gözetim ödevini ortadan kaldırmaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    08.12.1981
    5843/6386
    ÖZET
    Kaçınılmazlık,SSK 26 da öngörülen sorumluluk halleri arasında yer almadığı için kaçınılmazlık durumuna dayanılarak anılan madde gereğince işverenden rücu alacağının tahsiline karar verilmesi isabetsizdir

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    24.03.1983
    1307/1468
    ÖZET
    Kaçınılmazlık olayın meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak tüm önlemlere rağmen zararın kısmen ya da tüm olarak meydana gelmesi durumudur.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    13.02.1984
    670/801
    ÖZET
    Bir işin ağır ve tehlikeli nitelikte olup olmadığının tesbitinde,bizatihi yapılmakta olan işin niteliğinin esas alınması,işin yapıldığı ortam ve yerin bu konuda etkisi olmakla birlikte,asıl ölçünün yapılan işin mahiyet ve niteliğinde bulunduğu,ayrıca Ağır ve Tehlikeli İşler Tüzüğünde belirlenen hal ve durumlarla işlerin sınırlayıcı ve tadadi bulunmadığı,Tüzükte belirlenen işler dışındaki işlerin de ağır ve tehlikeli olabileceği dairemizin yerleşmiş görüşlerindendir.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    18.01.1983
    5059/129
    ÖZET
    Sigortalının,çalıştığı başka işverene ait ilk işyerindeki işkazasına bağlı arızadan davalı ikinci işveren sorumlu tutulamaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    E:1978-2077,K:1978/7689,T:31.10.1978
    Her işveren,işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız olarak bulundurmakla yükümlüdür.Bu yükümlülüğün sadece önlem almakla yetinilebileceği anlamını taşımadığı, alınan önlemlere uyulup uyulmadığını denetleme ve giderek önlemlere uyulmasını temin anlamında bulunduğu da kuşkusuzdur.Başka bir deyişle, işveren işyerinde geniş anlamda doğmuş ve doğabilecek tehlikeleri önlemek zorundadır Bu zorunluluk sonucu olarak işyerinde işveren tarafından tam anlamı ile geniş bir kontrol mekanizması kurulmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    ONUNCU HUKUK DAİRESİ
    E:1984-2029,K:1984/2140,T:17.04.1984
    İş Kanununun 73’üncü maddesine göre işveren salt mevzuatta öngörülen önlemleri değil,kutsallaştırılması gereken insan yaşamına saygı çerçevesinde günümüz bilim ve teknolojisinin öngördüğü önlemleri dahi almakla yükümlüdür. Herhalde,çalışan kimsenin iş güvenliği işçinin kendi dikkatine bırakılmaz.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    12. HUKUK DAİRESİ
    29.06.1976
    6332/8061
    ÖZET
    Kurumun işveren hakkında SSK 26 ya dayalı dava sonunda ilama bağladığı rücu alacağı, prim alacağına benzer biçimde 2792 sa. K.m.21 in kapsamına girer ve devlet alacağı derecesinde imtiyazlı sayılması gerekir. Bundan ötürü İ.İ.K. 303 teki istisnalar arasında sayılarak konkordato hükümleri dışında tutulmalıdır.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    21.09.1981
    4621/4726
    ÖZET
    3553 sayılı Yasanın 1. Maddesinde sayılan müesseselerden bulunmadığı için Kurumun rücu alacağına ilişkin uyuşmazlıklar tahkim yoluyla çözümlenemez. Bu tür davalar SSK 134 ve 4792 say. Kanunun m.1/II gereğince iş mahkemelerinde görülmek gerekir.

    KAYNAK:http://www.isvesosyalguvenlik.com/yargi/ygk12.htm



    TÜİSAG Youtube Kanalına abone olarak bizi desteklemeyi unutmayın !



     
  5. Mustafa ESEN

    Mustafa ESEN TÜİSAG Üyesi

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/18493 E., 2007/6197 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    DAVALI İŞVERENE AİT İŞYERİNDE İLK DEFA HANGİ TARİHTEN İTİBAREN SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞI, SİGORTALININ HANGİ TARİHTE İŞE GİRDİĞİ DETAYLI BİR BİÇİMDE ARAŞTIRILIP, İŞ KAZASI BELİRTİLEN TARİHTEN İTİBAREN BİR AY İÇİNDE İSE DAVANIN REDDİNE, AKSİ HALDE 506 SAYILI YASA'NIN 10. MADDESİNE GÖRE HÜKÜM KURULMALIDIR. SİGORTALI ÇALIŞTIRILMAYA BAŞLANDIĞININ SÜRESİ İÇİNDE KURUMA BİLDİRİLMEMESİ HALİNDE MEYDANA GELEN İŞ KAZASI YA DA MESLEK HASTALIĞI NEDENİYLE SİGORTALININ UĞRADIĞI TÜM ZARARLARIN ÖDENMESİ İSTEMİYLE AÇILAN RÜCU DAVALARINDA İŞVERENİN %100 KUSURLU OLDUĞU KABUL EDİLEREK İLK PEŞİN DEĞERLİ GELİRDEN BORÇLAR KANUNU'NUN 43 VE 44. MADDELERİ UYARINCA HAKKANİYET İNDİRİMİ YAPILARAK KURUMUN RÜCU ALACAĞINA HÜKMETMEK GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava, 23.01.2004 tarihinde meydana gelen trafik-iş kazası sonucu ölen araç sürücüsü sigortalının hak sahiplerine yapılan sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararlarının 506 sayılı Yasa'nın 9 ve 10. maddeleri gereğince rücuan tahsili istemine ilişkindir.
    Mahkemece, işyerinin, kazadan önce Kuruma kayıt ve tescili bulunmadığı, davacı Kurum tarafından kaza tarihi itibariyle re'sen tescil edilmiş olduğu, buna göre, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının, işyerinin tescilinden itibaren bir aylık süre içinde meydana geldiği, bu durumda anılan Yasa'nın 9 ve 10. maddesinde belirtilen şartların gerçekleşmediği belirtilerek, davanın reddine karar verilmiş olup, yapılan araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir.
    Kaza meydana geldiğinde, yedek şoför olarak araçta bulunduğu anlaşılan Sait, sigorta müfettişi Mahmut'a verdiği 30.03.2004 tarihli ifadesinde, kendisinin 11.09.2003 tarihinden beri davalı işyerinde çalıştığını, ölen araç sürücüsünün de kendisinden bir hafta sonra çalışmaya başladığını belirtmiştir. Dosya kapsamından, sigortalının kullandığı 06 ... 8048 plakalı aracın, 09.10.2003 tarihinde trafiğe çıkarak, davalı şirket adına tescil edildiği; davalı işverenin, dava dışı kargo şirketinin nakliye işini üstlendiği, sigorta yardımına konu trafik-iş kazasının da, nakliye işi yapılırken meydana geldiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, davalı işverene ait işyerinde, hizmet sözleşmesine dayalı olarak, ilk defa hangi tarihten itibaren sigortalı çalıştırılmaya başlandığı, ayrıca sigortalının hangi tarihte işe girdiği, davalı işverenin işyeri kayıtları, kargo şirketi ile yapılan sözleşmeler, kargo şirketinin yaptığı ödemeler, defter kayıt ve belgeleri, tanıklar vb. delillerle ayrıntısı ile araştırılmalıdır. Şayet belirlenen tarihten itibaren iş kazası bir ay içinde meydana gelmişse, şimdiki gibi davanın reddine, aksi halde 10. maddenin varlığı esas alınarak hüküm kurulmalıdır.
    2-Diğer taraftan dava; iş kazasından doğan rücuan tazminat istemine ilişkin olup, yasal dayanağı 506 sayılı Kanun'un 10. maddesidir.
    Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 10. maddesinde, sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde meydana gelen iş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle sigortalının uğradığı tüm zararlar Kurumca karşılanır, ancak "yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen süreye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir" (m. 10/son) hükmü yer almaktadır. Görüldüğü gibi, işverene rücu edilebilmesi için, 26. maddede olduğu gibi özel bir kusur koşulu öngörülmemiş, işverenin kusursuz olması halinde dahi sorumlu tutulmuş, yine işverenin sorumlu olacağı tazminatın üst sınırı bakımından 26. maddede öngörülen "sigortalının işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı" olduğuna ilişkin ibare de 10. maddeye alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı resmi gazete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Tazmin sorumlusunun sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödemenin Kurumun rücu hakkından düşülmesine imkan yoktur. Zira Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra Kurumun rücu hakkı kanundan doğan bağımsız rücu hakkına dönüşmüştür.
    Dairemiz, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önceki görüşüne göre, 10. maddeye dayanan rücu davalarında da tıpkı 26. maddede olduğu gibi bağlanan gelirlerdeki artışın tavan zararla sınırlı biçimde işverenden istenebileceği, bir bakıma 26. maddede öngörülen halefiyet ilkesinin 10. maddeye kıyasen uygulanabileceği kabul edilmekteydi.
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesinde açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir.
    506 sayılı Kanun'un 10. maddesinde 26. maddede öngörülen "sigortalının veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere" ibaresi de yer almamıştır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır.
    Mahkemece yapılacak iş; işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek ilk peşin değerli gelirden Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmetmek gerekir.
    Borçlar Kanunu'nun 43 ve 44. maddelerine göre hakkaniyet indiri-mindeki yöntem ise, sigortalının müterafık kusurunun bir miktarını işverenin kusuruna eklemek, işveren kusursuz ise ilk bağlanan gelirin peşin değerinden %50'den az olmamak üzere indirim yapılarak Kurumun rücu alacağına hükmedileceği gözönünde tutulmalıdır.
    Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 17.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/3821 E., 2008/4885 K.
    İŞ KAZASI
    İŞ KAZASI SONUCU ÖLÜM
    KURUMUN RÜCU ALACAĞI
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan V… İnş.San.Tic.ve Tur.Ltd.Şti. Avukatınca istenilmesi ve davalı şirketce duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü duruşmalı temyiz eden davalı adına Av. A.. A…. A….. ile karşı taraf adına Av. Z…… Ö….. geldiler. Diğer davalılar adlarına kimse gelmedi. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E….. T….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dava konusu peşin değerli gelirlerin bağlanmasına neden olan iş kazası, Bornova Belediyesi'ne ait yeşil alanların bakım ve temizlik işlerini üstlenen V…. Tem. İnş. San. Tic. ve Tur. Ltd. Şti. işyeri sigortalısının, Belediye çalışanı Mehmet Çelik yönetimindeki belediyeye ait traktörden düşerek ölmesi biçiminde gerçekleşmiş olup; İTÜ öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen ve hükme dayanak alınan raporda, münhasıran trafik kuralları yönünden yapılan incelemeyle sonuca varılmıştır. Ceza yargılaması sonucu mahkum olan araç sürücüsü yanında, sigortalının işvereni ile yeşil alanların temizlik ve bakım işçiliğini alt işverene devreden Belediyeye de husumet yöneltilmiş olması karşısında, anılan davalıların işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına aykırı eylemlerinin olay üzerindeki etkisinin bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla, kazanın gerçekleştiği iş kolu ile işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uzman bilirkişi kurulu tarafından yapılacak inceleme sonucu düzenlenecek rapor içeriğine göre yapılacak değerlendirmeyle sonuca varılması gereğinin gözetilmemiş olması;
    2-506 sayılı Yasanın 9. maddesi, "Kuruma ilk defa işyeri bildirgesi verilen işyerlerinde işe alınan işçiler için en geç bir ay içinde Kuruma verilen veya iadeli-taahhütlü olarak gönderilen işe giriş bildirgeleri de süresi içinde verilmiş sayılır." Düzenlemesini içirmekte olup, davalı işverenin bu yöndeki itirazı gözetilerek, 506 sayılı Yasanın 10. maddesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği yönünden gerekli incelemenin yapılması gereği üzerinde durulmamış olması; ayrıca, 506 sayılı Yasanın 87. maddesindeki "Sigortalılar üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar bile, bu kanunun işverene yüklediği ödevlerden dolayı, aracı olan üçüncü kişi ile birlikte asıl iş veren de sorumludur." Hükmü uyarınca davalı Bornova Belediyesi'nin alt işverenle birlikte sorumluluk koşullarının somut olayda gerçekleştiğinin gözetilmemiş olması;
    3-İş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş olması karşısında; Anayasa'nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanması zorunlu olup; iptal kararının Resmi Gazetede yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkileri bulunmadığından; 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında,
    506 sayılı yasanın 10. maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda da, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önceki süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan ilkeler uyarınca, işverenin iş kazasının gerçekleşmesine etken kusurlu davranışının bulunmadığı sonucuna varıldığı takdirde % 50'den az olmamak üzere yapılacak indirimin ilk peşin sermaye değerli gelire uygulanması gereği gözetilmeksizin, işverenin kusursuz kabul edilmesine karşın, ilk peşin sermaye değerli gelirin % 50'sini aşan kısmıyla sorumlu olacağının kabul edilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davacı Avukatı yararına takdir edilen 550,00 YTL duruşma avukatlık parasının davalı şirkete, Davalı Avukatı yararına takdir edilen 550,00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istek hâlinde davalılardan V…. İnş. San. Tic. ve Tur. Ltd. Şti.'ne iadesine, 29.04.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/5128 E., 2008/4888 K.
    FİİLİ TESLİM
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK RAPORU
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine , dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.Ç….. Birinci ile karşı taraf adına Av.Z…… Ö…. geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddine.
    2-Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. Samsun İşletme Müdürlüğü'nde çalışan sigortalının, 07.01.2004 tarihinde geçirdiği iş kazası nedeniyle yapılan harcama ve ödemeler ile bağlanan gelirlerin, işyerini devralan davalı şirketten tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, davalı vekilinin husumet itirazlarına değer verilmeyerek, kısmen kabule karar verilmiştir.
    506 sayılı Yasanın 82. maddesi sigortalıların çalıştırıldığı işyerinin devir veya intikali halinde, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından, aynı zamanda yeni işverenin de müteselsilen sorumluluğunu öngörmüş olup; Borçlar Kanunu'nun 179. maddesi de, bir mameleki veya bir işletmeyi aktif ve pasifleriyle birlikte devralan kimsenin, bunu alacaklılara ihbar veya gazetelerde ilan ettiği tarihten itibaren onlara karşı mamelekin veya işletmenin borçlarından mesul olacağını, iki yıl süreyle evvelki borçlunun da devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olacağını öngörmektedir.
    T.C Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile C.-K İnşaat Makine Madencilik Petrolcülük Turizm Nakliyat Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında, K……… B….. İşletmeleri A.Ş.'ye ait Samsun İşletmesi'nin, , "varlık olarak" satış ve devrine ilişkin, 12.04.2004 tarihli sözleşme içeriğinde; anılan işletmenin varlık satışının, işletmeye ait arazi ile, arazi üzerindeki yer altı ve yer üstü düzenleri, "binalar, tesis makine ve teçhizat, cihazlar, taşıtlar, demirbaşlar ile benzeri maddi duran varlıklardan müteşekkil olarak, fiili teslim tarihindeki durumuyla" KBİ tarafından alıcıya devrini kapsadığı belirtilmiştir. İşletmenin faaliyetleriyle ilgili olarak, fiili teslim tarihi öncesinde doğmuş borçların da KBİ'ye aidiyeti satış ve devir sözleşmesinde ayrıca hüküm altına alınmıştır.
    İşletmenin varlık satışı yoluyla devri işlemi, Kurumun rücu alacağına ilişkin borcu da kapsayacak biçimde işletmenin tüm hak ve borçları ile birlikte, yukarıda sıralanan yasal hükümlere uygun bir devir işlemi olarak gerçekleşmediğinden; varlık satışı öncesi gerçekleşen iş kazası nedeniyle bağlanan gelirler ile harcama ve ödemelerin tazmini amacıyla davalı Şirkete husumet yöneltilemeyeceği yönü gözetilmeksizin, davalının tazminle sorumluluğuna karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davalıya iadesine ve davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine, 29/04/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/2626 E., 2008/7283 K.
    KAÇINILMAZLIK OLGUSU
    KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDENMESİ
    SÜREKLİ İŞ GÖRMEZLİK DURUMU
    "ÖZET"
    İŞ KAZASININ OLUŞUMUNA ETKEN KUSUR ORANLARININ SAPTANMASINA YÖNELİK İNCELEMEDE; İHLAL EDİLEN MEVZUAT HÜKÜMLERİ, TARAFLARA YÜKLENEN DİKKAT VE ÖZEN YÜKÜMÜNE AYKIRI DAVRANIŞIN DOĞURDUĞU SONUÇLAR AYRINTILI OLARAK İRDELENİP, KUSUR AİDİYET VE ORANLARI GEREKÇELERİYLE ORTAYA KONULMALIDIR. KAÇINILMAZLIK OLGUSUNUN İSE, İŞ GÜVENLİĞİ MEVZUATI VE TEKNOLOJİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ TÜM ÖNLEMLERİN ALINMASINA KARŞIN İŞ KAZASININ GERÇEKLEŞMESİNİN ÖNLENEMEDİĞİ DURUMLARDA KABUL EDİLEBİLECEĞİ GÖZÖNÜNE ALINMALIDIR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    İş Kanunu'nun 77. maddesi, 'İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar..." düzenlemesini içermektedir. Anılan düzenleme, işçiyi gözetim ödevi ve insan yaşamının üstün değer olarak korunması gereğinden hareketle; salt mevzuatta öngörülen önlemlerle yetinilmeyip, bilimsel ve teknolojik gelişimin ulaştığı aşama uyarınca alınması gereken önlemlerin de işveren tarafından alınmasını zorunlu kılmaktadır.
    İş kazasının oluşumuna etken kusur oranlarının saptanmasına yönelik incelemede; ihlal edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüyle aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip, kusur aidiyet ve oranları gerekçeleriyle ortaya konulmalı; kaçınılmazlık olgusunun ise, iş güvenliği mevzuatı ve teknolojinin öngördüğü tüm önlemlerin alınmasına karşın iş kazasının gerçekleşmesinin önlenemediği durumlarda kabul edilebileceği yönü gözetilmelidir.
    İşi gereği, üç metre uzunluğunda, 50-60 kg. ağırlığındaki tahkimat malzemesi direği, beline bağladığı iple ana yoldan tahkimat yapılacak yere çekmekte olan sigortalının belini incitmesi biçiminde gerçekleşen iş kazasına etken kusur oranlarının belirlenmesine yönelik bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporda; yeraltının dar, nispeten nemli, kaygan ve eğimli oluşu nedeniyle, bel incinmesi olaylarının kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle, iş kazasının gerçekleşmesinde %100 oranında kaçınılmazlığın etkili olduğu sonucuna varılmış ise de; hükme dayanak alınan kusur oranlarının belirlenmesine yönelik incelemenin, yukarıda sıralanan ilkeler ışığında, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden ayrıntılı bir irdeleme içermediği yönü gözetilmeksizin; eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 27.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/18049 E., 2008/13519 K.
    İŞ KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT
    RÜCUAN TAZMİNAT
    TAVAN MİKTARI
    "ÖZET"
    İŞ KAZASI NEDENİYLE RÜCU DAVALARINDA; KURUMUN RÜCU ALACAĞINI TAVAN MİKTARI İLE SINIRLAYAN 506 SAYILI YASA'NIN 26. MADDESİNİN İLGİLİ BÖLÜMÜNÜN ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTALİNDEN SONRA, 5510 SAYILI YASA İLE GETİRİLEN "SİGORTALI VEYA HAK SAHİPLERİNİN İŞVERENDEN İSTEYEBİLECEKLERİ TUTARLARLA SINIRLI" TAZMİN HÜKMÜNÜN, BU YASANIN YÜRÜRLÜĞÜNDEN ÖNCE GERÇEKLEŞEN İŞ KAZALARINDAN KAYNAKLI RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARINA UYGULANMASINA OLANAK VEREN BİR DÜZENLEME BULUNMAMAKTADIR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Sigorta müfettişi tarafından yapılan incelemeye ilişkin rapor ekindeki dilekçe ile hizmet sözleşmesi içeriğinde, davalı şirket adresi olarak "B... Mah., O... A... Cad., No: 9 Yazıbaşı-Torbalı" bilgisine yer verilip, sigorta müfettişi tarafından yapılan kayıt incelemesi de bu adreste gerçekleştiği halde; dava dilekçesi ve kararın bu adrese tebliği için herhangi bir işlem yapılmaksızın, ticaret sicilindeki adrese Tebligat Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca tebliğle yetinilip, davalıya kanıtlarını sunma olanağı tanınmayıp, savunma hakkı kısıtlanarak yargılamanın sürdürülmüş olması,
    2- Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken,
    Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Ga-zete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasa'nın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir." düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 T., 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasa'nın 21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasa'nın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi, rücuan tazmine ilişkin işbu düzenlemenin; yasanın yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği hukuksal gerçeği de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde gözönünde bulundurulmalıdır.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/12848 E., 2008/6953 K.
    HALAFİYET
    KAZANILMIŞ HAK
    KAZANILMIŞ HAKKIN İSTİSNASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK DURUMUNA DÜŞEN SİGORTALININ DURUMU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasının yapılan yargılamasında düzenlenen kusur raporunda, iş kazasının meydana gelmesinde %100 oranında kaçınılmazlık veya kötü rastlantının etken olduğunun belirlendiği, risk kuramı(nazariyesi = teorisi)na dayanılarak davalının %70 oranında sorumluluğu benimsenip istemin hüküm altına alındığı ve kararın kesinleştiği, inceleme konusu işbu rücu davasına bakan mahkemece kusur incelemesi yaptırılmaksızın, yukarıda anılan rapora dayanılarak ve davacı Kurumun, sigortalının halefi konumunda bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesindeki "halefiyet" ilkesi uyarınca, kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken; Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.2006 gün, 2003/10 Esas ve 2006/106 Karar sayılı kararı ile anılan maddenin birinci fıkrasında yer alan "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere" ibarelerinin Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. Anayasa'nın 153 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeye göre; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, iptal kararının resmi gazete'de yayımlandığı 21.03.2007 tarihinden sonra; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76 ncı maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile keenlemyekun (yok hükmünde) olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulü doğal olup, bu yönde bir uygulama yapılmasına cevaz yoktur (İBBGK.'nun 09.05.1960 gün, 1960/21-9 sayılı kararı; YHGK.'nun 21.01.2004 gün, 10-44/19 sayılı, 07.04.2004 gün, 214/19 sayılı; 2004/448-461 sayılı kararları). Gerçekten de, usulü kazanılmış hak gereğince uygulanması gereken bir kanun hükmü, sonradan (karar kesinleşmeden önce) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse, artık usulü kazanılmış hakka göre değil; aksine, usulü kazanılmış hakkın istisnası olarak, iptal kararından sonra oluşan yeni hukuki duruma göre karar verilmesi gereği vardır (Kuru, S.4784).
    Şu hale göre; 26 ncı maddede sayılan koşullarda kurumu, sigortalının ardılı (halefi) olarak kabul eden anılan maddenin birinci fıkrasındaki itiraz konusu kuralın iptalinden sonra; bu madde uyarınca açılan davalarda artık halefiyet ilkesine dayanılamayacağının, kurumun rücu hakkının hukuki temelinin, yasadan doğan, sigortalı veya hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "basit rücu" hakkına dönüşmüş olmasının kabulüyle; bu aşamadan sonra, zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle, sigortalı veya hak sahiplerine kurum tarafından bağlanan gelirin (başladığı tarihteki) ilk peşin sermaye değerinin, tazmin sorumlularının (işverenin) kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Nitekim bu yönler, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesine de yansımış ve "Kanuna uymayan eylem nedeniyle hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini kuruma ödeyen, böylece olayla bağlantısı (ilişkisi) kesilen işverenin; kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla getirilen katsayılarla, sigortalıya önceden bağlanan gelirlerde sonradan yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu tutularak sürekli dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir ve böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırılık oluşturur." görüşü belirtilerek; gelirlerdeki artışların tazmin sorumlularından (işverenlerden) istenemeyeceği kesin bir anlatımla ortaya konmuştur.
    Anayasa Mahkemesi kararlarının, konuyu açıklayıcı özelliği itibarıyla her kesimi ve bu arada mahkemeleri, gerekçeleriyle de bağlayıcı olduğu hususu gözetildiğinde; iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan bu yeni hukuki durum itibarıyla konuya uygulama açısından açıklık getirmek gerekirse; öncelikle, kurumun rücu hakkının hukuksal temelinin "halefiyet" yerine "kanundan doğan (basit) rücu hakkı" na dayandığının kabul edilmesiyle birlikte; artık ilk peşin değerli gelirlerin (bağlandığı tarih itibarıyla) her bir hak sahibi yönünden tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gereği vardır. Bu durumda açıklıkla söyleyebiliriz ki, ilk peşin sermaye değerli gelirlerdeki artışların istenemeyeceğinde kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Hemen belirtmek gerekirse, artık; 506 sayılı yasa uyarınca açılan rücuan tazminat davalarına ilişkin olarak süregelen uygulamada olduğu üzere maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmediği gibi; anılan kanunun 10 uncu maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda ise, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan prensiplerde temel farklı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ancak, bu madde uygulamasında da, tavan zarar hesabı yerine, kurumun sigortalıya başlangıçta bağladığı ilk peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmasında herhangi bir tereddüt olmamalıdır. Ayrıca yapılan tüm hesaplama uygulamalarında; tazmin sorumlusunun, sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödeme ve ibranın da kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır.
    Öte yandan, kurumun bundan böyle "halef" sıfatını taşımadığı, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına sahip olduğu gözetilerek; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporunun, rücu davasında bağlayıcı olmayıp, güçlü delil niteliğinde sayılması gerekir. Ancak, bu aşamada ilave edelim ki, kesinleşen önceki rücu davalarında hüküm altına alınan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiği, şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların karar altına alınacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmadığı da göz ardı edilmemelidir. Bu çevrede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise; fiili ödemenin mevcudiyeti halinde kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; ilk peşin sermaye değerli gelir ile fiili ödeme miktarı karşılaştırılmalı ve hangisi düşük ise anılan tutar esas alınıp kusur uygulanmalıdır.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/1. maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2.fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, inceleme konusu 26/1. maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olmakla; zaman aşımının, süregelen eski uygulamalar gibi, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125. maddesine göre belirlenmesi gerektiğinde; ayrıca, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişiler yönünden ise, Borçlar Kanunun 60 ıncı maddesinde öngörülen haksız fiil zaman aşımına tabi olduğunda tereddüt yoktur. Bu arada zaman aşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada bu tür davalarda uygulanması gereken zaman aşımının düzenlenmediği düşünüldüğünde genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128 inci maddesinde, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamandan başlayacağı belirtilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet olgusunun onay tarihinde gerçekleşeceği açıktır. O halde, 26 ncı maddeye ilişkin davalarda zamanaşımı, giderler yönünden sarf ve ödeme, gelirler için ise ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinden başlatılmalıdır. Faiz başlangıcının da, aynı şekilde, ilk peşin değerli gelire ait tahsisin onay tarihi olduğunda kuşku yoktur.
    Bu açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasında alınan kusur raporunun, işbu dava yönünden bağlayıcı olmayıp, yalnızca, "güçlü delil" niteliğinde kabulü gerekmekte olup, nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 16.04.2008 gün ve 2008/10-334 Esas, 2008/327 Karar numaralı ilamında da aynı yaklaşım benimsenmiştir. Şu durumda ve özellikle iş kazasının meydana gelmesinde kaçınılmazlık unsurunun %100 oranında etken olmadığı dikkate alınarak; iş güvenliği ve işçi sağlığı konularında uzman bilirkişilerden oluşacak kuruldan, 506 Sayılı Kanunun 26., 4857 sayılı Kanunun 77., İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2 vd. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş, ilgililerin kusur oran ve aidiyetlerini belirten rapor alınmalı, daha sonra Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan hukuki durum gözetilerek, sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değeri ile sosyal yardım zammı toplamının açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmı belirlenmeli ve giderlerle birlikte dava konusu tüm rücu alacağı hakkında elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.
    Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/7893 E., 2008/8135 K.
    İŞ KAZASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK RAPORU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E.... T.... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava dilekçesi ile gıyabi kararın davalılara ilanen tebliği yoluna gidilmiş olmakla birlikte, ilan içerikleri Tebligat Kanunu'nda öngörülen unsurları taşımadığı gibi, ilan örneğinin mahkeme divanhanesine asılma gereği de yerine getirilmemiştir. Davalılara yasal yönteme uygun tebligat yapılarak taraf oluşumu sağlandıktan sonra uyuşmazlığın esasına ilişkin inceleme yapılması gereğinin gözetilmemiş olması;
    2-Davalı işveren şirket çalışanı diğer davalı konumundaki K.... M...'in, prese kumanda eden pedala basması sonucu, eli pres kalıbı arasında kalan sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine ilişkin davanın yargılaması sonucunda; sigortalı tarafından işveren şirket ile şirket yöneticisi konumundaki gerçek kişi hakkında açılmış olan tazminat davasında, iki kez kusur incelemesi yapılıp, bu inceleme sonucu elde edilen raporlarla, davalı işveren yönünden iş müfettişi tarafından tespit edilene oranla daha yüksek kusur oranı tespit edilmiş olmasına karşın, anılan davanın taraflarının iş müfettişi raporundaki kusur oranının uygulanması konusundaki anlaşmaları eldeki davada da bağlayıcı kabul edilerek sonuca varılmıştır.
    Kurumun tazmin talebi, halefiyet ilkesine dayanmayıp, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına dönüştüğünden; sigortalı veya haksahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davalarında elde edilen raporlarla belirlenmiş olan kusur oranları, rücu davasında bağlayıcı bulunmamakta; işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden 506 sayılı Yasanın 26. maddesine uygun inceleme içermesi halinde, güçlü delil olarak kabul edilebilmektedir. Ancak, Kurumun taraf olmadığı haksahibi tazminat davasında tarafların anlaşmasına dayalı kusur oranlarının ise rücuan tazminat davası üzerinde herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesine dayalı davada, iş kazasının oluşumuna etken kusur oranlarının saptanması amacıyla inceleme yapılması zorunlu olup; inceleme kapsamında, ihlal edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüyle aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip, kusur aidiyet ve oranları gerekçeleriyle ortaya konulmalı; haksahibi davasında taraf olmayan ve hakkında Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2000/635 E. Sayılı dosyası üzerinden kamu davası açılmış olan K.... M.... yönünden de, sunulan kanıtlar ve konuya ilişkin mevzuat çerçevesinde inceleme yapılarak sonuca varılmalıdır. Borçlar Kanunu'nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakiminin ceza kararıyla kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğu gözetilerek, anılan davalı hakkındaki ceza yargılamasının sonucu da araştırılarak, tazmin sorumluluğu açısından dikkate alınmalıdır.
    Mahkemece, davalıların tazmin sorumluluğuna dayanak kusur oranları yönünden, yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yöntemince inceleme yapılmaksızın hüküm kurulması;
    3- İş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlıolmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiş; Anayasa'nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ve giderek elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanması zorunlu olup; iptal kararının Resmi Gazetede yayınlandığı 21.03.2007 gününden sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca yürürlükteki yasaları tatbik etmekle yükümlü bulunan mahkemelerin ve Yargıtay'ın yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkileri bulunmadığından; 26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında;
    Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerinin açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmının tespiti ile sonucuna göre karar verilmesinde yasal zorunluluk bulunduğu yönü de gözetilmeksizin, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 10.06.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/18049 E., 2008/13519 K.
    KANUNLARIN GERİYE YÜRÜMESİ
    RÜCU DAVASI
    SAVUNMA HAKKI
    TEBLİGAT
    "ÖZET"
    DAVALI TARAFIN DOSYADA TESPİT EDİLEBİLEN ADRESİNE TEBLİGAT YAPILMADAN, DAVALIYA KENDİNİ SAVUNMA OLANAĞI TANINMADAN, YARGILAMA SÜRDÜRÜLEMEZ. 5510 SAYILI YASA 'NIN 21. MADDESİYLE YENİDEN GETİRİLEN "SİGORTALI VEYA HAK SAHİPLERİNİN İŞVERENDEN İSTEYEBİLECEKLERİ TUTARLARLA SINIRLI" TAZMİN HÜKMÜ, 5510 SAYILI YASA'NIN YÜRÜRLÜĞÜ ÖNCESİNDE GERÇEKLEŞEN İŞ KAZALARINDAN KAYNAKLANAN RÜCUAN TAZMİNAT DAVALARINDA UYGULANMAZ.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, İlamında belirtildiği şekilde isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve teftik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Sigorta müfettişi tarafından yapılan incelemeye ilişkin rapor ekindeki dilekçe ile hizmet sözleşmesi içeriğinde, davalı şirket adresi olarak MB... Mah., 0... A... Cad., No: 9 Yazıbaşı-Torbalı" bilgisine yer verilip, sigorta müfettişi tarafından yapılan kayıt incelemesi de bu adreste gerçekleştiği halde; dava dilekçesi ve kararın bu adrese tebliği için herhangi bir işlem yapılmaksızın, ticaret sicilindeki adrese Tebligat Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca tebliğle yetinilip, davalıya kanıtlarını sunma olanağı tanınmayıp savunma hakkı kısıtlanarak yargılamanın sürdürülmüş olması,
    2- Dava; iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca. Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken,
    Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Ga-zete'de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere..." bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasa'nın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, *îş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykın bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene Ödettirilir." düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak İçin, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunlann geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref GÖzübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 t, 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasa'nrrr21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasa'nın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi, rücuan tazmine ilişkin işbu düzenlemenin; yasanın yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği hukuksal gerçeği de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde gözönünde bulundurulmalıdır.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukanda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/5128 E., 2008/4888 K.
    DEVİR ÖNCESİ SORUMLULUK
    İŞYERİNİN DEVRİ
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine , dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29/04/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.ÇB ile karşı taraf adına Av.ZÖ geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi ET tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddine.
    2-Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. Samsun İşletme Müdürlüğü'nde çalışan sigortalının, 07.01.2004 tarihinde geçirdiği iş kazası nedeniyle yapılan harcama ve ödemeler ile bağlanan gelirlerin, işyerini devralan davalı şirketten tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, davalı vekilinin husumet itirazlarına değer verilmeyerek, kısmen kabule karar verilmiştir.
    506 sayılı Yasanın 82. maddesi sigortalıların çalıştırıldığı işyerinin devir veya intikali halinde, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından, aynı zamanda yeni işverenin de müteselsilen sorumluluğunu öngörmüş olup; Borçlar Kanunu'nun 179. maddesi de, bir mameleki veya bir işletmeyi aktif ve pasifleriyle birlikte devralan kimsenin, bunu alacaklılara ihbar veya gazetelerde ilan ettiği tarihten itibaren onlara karşı mamelekin veya işletmenin borçlarından mesul olacağını, iki yıl süreyle evvelki borçlunun da devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olacağını öngörmektedir.
    T.C Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile C... İnşaat Makine Madencilik Petrolcülük Turizm Nakliyat Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında, K.... Bakır İşletmeleri A.Ş.'ye ait Samsun İşletmesi'nin, , "varlık olarak" satış ve devrine ilişkin, 12.04.2004 tarihli sözleşme içeriğinde; anılan işletmenin varlık satışının, işletmeye ait arazi ile, arazi üzerindeki yer altı ve yer üstü düzenleri, "binalar, tesis makine ve teçhizat, cihazlar, taşıtlar, demirbaşlar ile benzeri maddi duran varlıklardan müteşekkil olarak, fiili teslim tarihindeki durumuyla" KBİ tarafından alıcıya devrini kapsadığı belirtilmiştir. İşletmenin faaliyetleriyle ilgili olarak, fiili teslim tarihi öncesinde doğmuş borçların da KBİ'ye aidiyeti satış ve devir sözleşmesinde ayrıca hüküm altına alınmıştır.
    İşletmenin varlık satışı yoluyla devri işlemi, Kurumun rücu alacağına ilişkin borcu da kapsayacak biçimde işletmenin tüm hak ve borçları ile birlikte, yukarıda sıralanan yasal hükümlere uygun bir devir işlemi olarak gerçekleşmediğinden; varlık satışı öncesi gerçekleşen iş kazası nedeniyle bağlanan gelirler ile harcama ve ödemelerin tazmini amacıyla davalı Şirkete husumet yöneltilemeyeceği yönü gözetilmeksizin, davalının tazminle sorumluluğuna karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davalıya iadesine ve davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine, 29/04/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/23939 E., 2008/2495 K.
    EKSİK İNCELEME VE ARAŞTIRMA
    SÜREKLİ İŞGÖREMEZLİK ORANI
    "İçtihat Metni"
    İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26.02.2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalı adına Av.İH ile karşı taraf adına Av. TŞ geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukat ve şirket sahibinin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hâkimi ET tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin tüm, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davalı işveren Avukatının, davaya yanıtlarını içeren dilekçesi ile yargılamanın sonraki aşamalarında, sigortalının Kurum tarafından belirlenen sürekli işgöremezlik oranına itirazda bulunarak, sigortalının şifa bulduğunu dile getirdiği gözetilerek; 506 sayılı Yasanın 109. maddesinde öngörülen prosedür doğrultusunda inceleme yapılarak, öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'ndan rapor alınması, anılan kurul tarafından verilen raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkı bulunduğundan,itirazı halinde, Adli Tıp Kurumu veya tıp fakültelerinin konuya ilişkin anabilim dalı uzmanlarından oluşturulan kurullardan rapor alınmak suretiyle, uğradığı iş kazasına bağlı olarak sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranının kesin biçimde belirlenmesi; meslekte kazanma güç kaybı oranı konusunda değişikliğin ortaya çıkması durumunda, 506 sayılı Yasanın 96. maddesinin dördüncü fıkrasındaki düzenleme de gözetilerek, bu değişikliğin dava konusu peşin sermaye değerli gelir üzerinde etkisinin bulunup bulunmayacağı yönünden inceleme yapılması gereği gözetilmeksizin, eksik inceleme ve araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
    Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davalı Avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 26/02/2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/4896 E., 2008/2365 K.
    TAZMİNAT MİKTARININ TAYİNİ
    TAZMİNATIN TENKİSİ
    "İçtihat Metni"
    Davacı, trafik kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi N.... Ş..... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, trafik kazası sonucu vefat eden sigortalının haksahiplerine Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalıdan rücuan tahsili istemine ilişkin olup, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden, sigortalının olay sırasında araçtan atlayarak ölüm olayına kusurlu hareketi ile sebep olduğu ve Adli Tıp raporu ile belirlenen %25 sigortalı kusurunun müterafik kusur olarak dikkate alınması, bunun üzerine davalının %75 kusuru üzerinden sorumlu olduğu miktarın belirlenmesi, ayrıca, mahkemece kabul edilen hatır taşımacılığının %75 kusura uygulanması suretiyle, Borçlar Kanununun 43-44. maddeleri gereğince rücu alacağından (=iç tavandan) uygun bir miktarda hakkaniyet indirimi yapılarak bulunacak miktara hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.
    Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucunda yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 25.02.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2007/12848 E., 2008/6953 K.
    HALAFİYET
    KAZANILMIŞ HAK
    KAZANILMIŞ HAKKIN İSTİSNASI
    SÜREKLİ İŞGÖRMEZLİK DURUMUNA DÜŞEN SİGORTALININ DURUMU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
    Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımları nedeniyle uğranılan Kurum zararının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasının yapılan yargılamasında düzenlenen kusur raporunda, iş kazasının meydana gelmesinde %100 oranında kaçınılmazlık veya kötü rastlantının etken olduğunun belirlendiği, risk kuramı(nazariyesi = teorisi)na dayanılarak davalının %70 oranında sorumluluğu benimsenip istemin hüküm altına alındığı ve kararın kesinleştiği, inceleme konusu işbu rücu davasına bakan mahkemece kusur incelemesi yaptırılmaksızın, yukarıda anılan rapora dayanılarak ve davacı Kurumun, sigortalının halefi konumunda bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesindeki "halefiyet" ilkesi uyarınca, kurumun rücu alacağı, hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (tavan) miktarı ile sınırlı iken; Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.2006 gün, 2003/10 Esas ve 2006/106 Karar sayılı kararı ile anılan maddenin birinci fıkrasında yer alan "sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere" ibarelerinin Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir. Anayasa'nın 153 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeye göre; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının resmi gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, iptal kararının resmi gazete'de yayımlandığı 21.03.2007 tarihinden sonra; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 76 ncı maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile keenlemyekun (yok hükmünde) olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkilerinin bulunmadığının kabulü doğal olup, bu yönde bir uygulama yapılmasına cevaz yoktur (İBBGK.'nun 09.05.1960 gün, 1960/21-9 sayılı kararı; YHGK.'nun 21.01.2004 gün, 10-44/19 sayılı, 07.04.2004 gün, 214/19 sayılı; 2004/448-461 sayılı kararları). Gerçekten de, usulü kazanılmış hak gereğince uygulanması gereken bir kanun hükmü, sonradan (karar kesinleşmeden önce) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse, artık usulü kazanılmış hakka göre değil; aksine, usulü kazanılmış hakkın istisnası olarak, iptal kararından sonra oluşan yeni hukuki duruma göre karar verilmesi gereği vardır (Kuru, S.4784).
    Şu hale göre; 26 ncı maddede sayılan koşullarda kurumu, sigortalının ardılı (halefi) olarak kabul eden anılan maddenin birinci fıkrasındaki itiraz konusu kuralın iptalinden sonra; bu madde uyarınca açılan davalarda artık halefiyet ilkesine dayanılamayacağının, kurumun rücu hakkının hukuki temelinin, yasadan doğan, sigortalı veya hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "basit rücu" hakkına dönüşmüş olmasının kabulüyle; bu aşamadan sonra, zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle, sigortalı veya hak sahiplerine kurum tarafından bağlanan gelirin (başladığı tarihteki) ilk peşin sermaye değerinin, tazmin sorumlularının (işverenin) kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Nitekim bu yönler, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesine de yansımış ve "Kanuna uymayan eylem nedeniyle hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini kuruma ödeyen, böylece olayla bağlantısı (ilişkisi) kesilen işverenin; kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla getirilen katsayılarla, sigortalıya önceden bağlanan gelirlerde sonradan yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu tutularak sürekli dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir ve böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırılık oluşturur." görüşü belirtilerek; gelirlerdeki artışların tazmin sorumlularından (işverenlerden) istenemeyeceği kesin bir anlatımla ortaya konmuştur.
    Anayasa Mahkemesi kararlarının, konuyu açıklayıcı özelliği itibarıyla her kesimi ve bu arada mahkemeleri, gerekçeleriyle de bağlayıcı olduğu hususu gözetildiğinde; iptal kararı ile birlikte ortaya çıkan bu yeni hukuki durum itibarıyla konuya uygulama açısından açıklık getirmek gerekirse; öncelikle, kurumun rücu hakkının hukuksal temelinin "halefiyet" yerine "kanundan doğan (basit) rücu hakkı" na dayandığının kabul edilmesiyle birlikte; artık ilk peşin değerli gelirlerin (bağlandığı tarih itibarıyla) her bir hak sahibi yönünden tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gereği vardır. Bu durumda açıklıkla söyleyebiliriz ki, ilk peşin sermaye değerli gelirlerdeki artışların istenemeyeceğinde kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Hemen belirtmek gerekirse, artık; 506 sayılı yasa uyarınca açılan rücuan tazminat davalarına ilişkin olarak süregelen uygulamada olduğu üzere maddi zarar (tavan) hesabı yapılması gerekmediği gibi; anılan kanunun 10 uncu maddesinin uygulanmasını gerektiren durumlarda ise, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce süregelen içtihatlarla oluşturulup uygulanan prensiplerde temel farklı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ancak, bu madde uygulamasında da, tavan zarar hesabı yerine, kurumun sigortalıya başlangıçta bağladığı ilk peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmasında herhangi bir tereddüt olmamalıdır. Ayrıca yapılan tüm hesaplama uygulamalarında; tazmin sorumlusunun, sigortalıya veya hak sahiplerine yapmış olduğu her türlü ödeme ve ibranın da kurumun rücu alacağından düşülmesine imkan bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır.
    Öte yandan, kurumun bundan böyle "halef" sıfatını taşımadığı, sigortalının alacağından bağımsız, kanundan doğan rücu hakkına sahip olduğu gözetilerek; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında alınan kusur ve hesap raporunun, rücu davasında bağlayıcı olmayıp, güçlü delil niteliğinde sayılması gerekir. Ancak, bu aşamada ilave edelim ki, kesinleşen önceki rücu davalarında hüküm altına alınan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiği, şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların karar altına alınacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmadığı da göz ardı edilmemelidir. Bu çevrede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise; fiili ödemenin mevcudiyeti halinde kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; ilk peşin sermaye değerli gelir ile fiili ödeme miktarı karşılaştırılmalı ve hangisi düşük ise anılan tutar esas alınıp kusur uygulanmalıdır.
    Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/1. maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2.fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, inceleme konusu 26/1. maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olmakla; zaman aşımının, süregelen eski uygulamalar gibi, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125. maddesine göre belirlenmesi gerektiğinde; ayrıca, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişiler yönünden ise, Borçlar Kanunun 60 ıncı maddesinde öngörülen haksız fiil zaman aşımına tabi olduğunda tereddüt yoktur. Bu arada zaman aşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada bu tür davalarda uygulanması gereken zaman aşımının düzenlenmediği düşünüldüğünde genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128 inci maddesinde, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamandan başlayacağı belirtilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet olgusunun onay tarihinde gerçekleşeceği açıktır. O halde, 26 ncı maddeye ilişkin davalarda zamanaşımı, giderler yönünden sarf ve ödeme, gelirler için ise ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinden başlatılmalıdır. Faiz başlangıcının da, aynı şekilde, ilk peşin değerli gelire ait tahsisin onay tarihi olduğunda kuşku yoktur.
    Bu açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; sigortalı tarafından davalıya karşı açılan tazminat davasında alınan kusur raporunun, işbu dava yönünden bağlayıcı olmayıp, yalnızca, "güçlü delil" niteliğinde kabulü gerekmekte olup, nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 16.04.2008 gün ve 2008/10-334 Esas, 2008/327 Karar numaralı ilamında da aynı yaklaşım benimsenmiştir. Şu durumda ve özellikle iş kazasının meydana gelmesinde kaçınılmazlık unsurunun %100 oranında etken olmadığı dikkate alınarak; iş güvenliği ve işçi sağlığı konularında uzman bilirkişilerden oluşacak kuruldan, 506 Sayılı Kanunun 26., 4857 sayılı Kanunun 77., İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2 vd. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş, ilgililerin kusur oran ve aidiyetlerini belirten rapor alınmalı, daha sonra Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile ortaya çıkan hukuki durum gözetilerek, sigortalıya bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değeri ile sosyal yardım zammı toplamının açıklanan ilkeler doğrultusunda tazminine olanak bulunan kısmı belirlenmeli ve giderlerle birlikte dava konusu tüm rücu alacağı hakkında elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.
    Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/12623 E., 2008/14040 K.
    İŞ KAZASI
    RÜCUAN TAZMİNAT
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu ölen sigortalının haksahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Dava konusu gelirlerin bağlanması ve ödeme yapılmasına neden olan iş kazası, davalı A.. A..'a ait bina inşaatının dış sıva işini 01.04.1996 tarihli adi yazılı sözleşme ile üstlenen M.. İ..'nun, kaza sonucu ölen F.. ve diğer davalı B.. ile birlikte birinci kat balkon bölümü sıvasını yaparken, üzerinde bulundukları kalasın kırılması sonucu, altı metre yükseklikten zemine düşme biçiminde gerçekleşmiştir.
    Olay nedeniyle açılan kamu davası sanıklarından M... i..'nun taşeron olarak işgüvenliği önlemlerini almadaki ihmali, 4/8 oranında kusurlu bulunarak mahkumiyeti yoluna gidilmesine neden olmuş; işveren A.. A.. 2/8, birlikte çalışan diğer işçi B.. İ.. ise 1/8 kusur oranı gözetilerek mahkum olmuştur.
    Hukuk hakiminin kesinleşen ceza kararına konu maddi olgularla bağlı bulunması yasal gereğine karşın, hükme dayanak bilirkişi raporunda, salt ceza davasında mahkum olduğu gerekçesinden hareketle M.. İ...'nun % 1 oranında kusurlu kabul edilmesi; sıva işini yüklenen M.. İ..'nun, bu işin yürütümü sırasında işçi sağlığı ve işgüvenliği konusunda alınması gereken önlemler konusundaki kurallara aykırı eyleminin önemi ve olay üzerindeki etki oranıyla uyumlu bulunmadığı gibi; inşaat mühendisi tarafından düzenlenen rapor, iş kazasının gerçekleştiği iş kolu ile konuya ilişkin işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yönünden yargısal denetime elverir ayrıntılı irdeleme içermemektedir.
    Dosyadaki kanıtlar, kesinleşen ceza kararına konu maddi olgular, tarafların itiraz ve beyanları ile konuya ilişkin işçi sağlığı ve işgüvenliği kuralları gözetilerek düzenlenmiş çelişkiden uzak bilirkişi raporunun, dosya içeriğindeki bilgiler ışığında değerlendirilmesiyle sonuca varılması gereği gözetilmeksizin, yetersiz bilirkişi raporundaki kusur oranlarının esas alınmış olması;
    2-Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki "…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…" bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, ilk peşin değerli gelirler ile harcama ve ödemelerin; tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarıyla sınırlı kısmına hükmedilmesi gerekirken, gerçek zarar tavan değeri gözetilerek hüküm kurulması; ayrıca tazminine hükmedilen miktarın yanlış yazılması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Bu kapsamda, 5510 sayılı Yasanın 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 21. maddesindeki, "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir." Düzenlemesi üzerinde durma gereği de bulunmaktadır.
    "Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta, kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
    Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin kurallar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73)." (HGK 13.10.2004 t., 2004/10-528 E., 2004/533 K.)
    5510 sayılı Yasanın 21. maddesiyle yeniden getirilen "sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı" tazmin hükmünün, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğü öncesinde gerçekleşen iş kazalarından kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi; rücuan tazmine ilişkin düzenlemenin, yasanın yürürlüğü öncesinde olup bitmiş olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarıda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği yönü de bozma üzerine yürütülecek yargılama sürecinde göz önünde bulundurulmalıdır.
    O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalılara iadesine, 04.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/14097 E., 2008/12560 K.
    BASİT RÜCU
    İŞ KAZASI
    İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan tahsili davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı K... Mak.San.ve Tic.A.Ş.'ce duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 14/10/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü duruşmalı temyiz eden davalı adına Av.Mustafa Balyaz ile karşı taraf adına Av.T.. Ş... geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle, işverenin, 16.09.2002 tarihinde oluşan iş kazasını yasal yönteme uygun olarak Kuruma bildirmediği gibi, sigortalının iş kazası nedeniyle hastaneye müracaatına esas belgeyi de kaza sonrası düzenlememiş bulunması karşısında, 506 sayılı Yasanın 15 ve 27. maddelerindeki düzenlemeler de gözetildiğinde, işverenin sorumluluk sınırlarının tespitinde yasaya aykırılık bulunmamasına; Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan, sigortalı ya da hak sahibi kimselerin alacaklarından bağımsız, kendine özgü "Basit Rücu" hakkına dönüşmüş olması nedeniyle tazmin sorumlusunun, sigortalıya ya da haksahiplerine yapmış olduğu, her türlü ödemenin kurumun rücu alacağından düşülmesine olanak bulunmamasına; davanın açıldığı tarihteki mevzuat ve içtihatlara uygun olarak açılan davanın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı gereğince kısmen reddinde, tarafların sorumluluğu bulunmadığından; davacı Kurumun davada haksız çıkan taraf olarak nitelenip vekalet ücretiyle sorumluluğuna hükmedilmesine olanak bulunmadığı yönündeki yaklaşımın da usul ve yasaya uygun bulunmasına göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usûl ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, davacı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davalıya; davalı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, aşağıda yazılı temyiz harcının davalıdan alınmasına, 14.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2008/14768 E., 2008/12562 K.
    İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ
    İŞKAZASI SONUCU ÖLÜM
    İŞVERENİN SORUMLULUĞU
    "İçtihat Metni"
    Davacı, işkazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi ve davalılar avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 14/10/2008 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davalılılar adlarına Av.S... E.. Li..u ve davalı asil Yusuf Erkan ile karşı taraf adına Av.T.. Ş.. geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi E.. T.. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    Çelik borudan yapılan iskele üzerine konulan konsol ve panolarla oluşturulan ek iskele üzerinde dış cephe sıvası yapmakta olan sigortalının, bulunduğu kısımdan düşerek ölmesi biçiminde gerçekleşen işkazası nedeniyle, haksahiplerine bağlanan gelirler ile yapılan ödemelerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine yönelik davanın yargılaması sürecinde, inşaat mühendisi bilirkişilerden oluşturulan kuruldan alınan rapordaki kusura ilişkin tespitlerden hareketle sonuca varılmıştır. Ancak, hükme dayanak alınan kusur raporundaki değerlendirmeler, emniyet kemeri temini, iskelenin standartlara uygunluğu, kazalıya yapılan uyarılar ile kazalının iskele konusunda işverene ilettiği belirtilen şikâyetlerle; kazanın oluşumuna etken kural ihlalleri ve bu kuralların taraflara yüklediği yükümlülükler yönünden, dava konusu somut olaya ilişkin ayrıntılı irdeleme içermemektedir.
    Maddi olguyu tespit hâkime ait bir görev olduğundan, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyaranca davalıların sorumluluğuna esas kusur oranının belirlenmesinde, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının gerçekleşme biçiminin dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmesi zorunludur.
    Olay nedeniyle yapılan hazırlık soruşturması ile sigorta müfettişi tarafından yapılan inceleme sırasında beyanı alının tanıklar, iskelenin güvenli olmadığı ve emniyet kemeri sağlanması gerektiği yönünde yapılan uyarıların işveren ile işyeri yetkililerince dikkate alınmadığını belirtmişler; iş müfettişi tarafından yapılan inceleme sonucunda düzenlenen raporda ise, "sıva işlerini taahhüt edip alacak kadar tecrübeli ve inşaattaki sıvacı ekibinin başı olmasına, iskeleyi ve konsol iskeleyi kendisi kurmasına, emniyet kemeri verilmesine ve konsol iskele kurarken ikaz edilmesine rağmen, konsol iskelede gerekli bağlantıları yaparak sağlamlaştırmayan, platform olarak kullandığı çelik panoları iskeleye ve biribirine bağlamayan, verilen emniyet kemerini kullanmayan, bu kısmın sıvasının yapılmaması belirtilmesine rağmen dinlemeyen ve yeni iş bağlantısı için acele eden kazalı işçi… % 80" oranında kusurlu bulunmuştur.
    Şirket müdürü ile inşaat fenni sorumlusunun yargılandığı ceza yargılaması sürecinde alınarak, ceza kararına dayanak yapılan bilirkişi raporunda, "işyerinde taşeron pozisyonunda ekipbaşı olarak çalışmasına, sıvacı ekibinin ona bağlı olmasına, işyerindeki çelik boru iskeleyi fenni sorumlunun direktifleri ve gözetimi altında kurmasına rağmen konsol iskeleyi işveren ve işyerinin teknik sorumlusuna danışmadan kendi inisiyatifine göre kurması ve salınım yapmaması için çapraz bağlantı gibi herhangi bir tedbir almaması, iskele üzerine koyduğu panoyu sabitlemeden üzerine çıkması ve işyerinin teknik sorumlusuna kurduğu iskele hususunda bilgi vermemesi, emniyet kemeri verilmesine rağmen 7. kat seviyesinde sıva işine başlamasından dolayı kazalı Sayet Demir'in olayda büyük ölçüde… 6/8 oranında kusurlu" olduğu belirtilmiştir.
    Eldeki davanın yargılaması sürecinde düzenlenen hükme dayanak bilirkişi raporunda ise, konuya ilişkin iş güvenliği kuralları sıralanıp, deneyimli usta olan kazalının,"yapmakta olduğu işin ve çalışmakta olduğu işyerinin tehlikelerini bilerek daha dikkatli davranmamak, iskele kurulumunda gerekli özene göstermemek, kişisel koruyucu eşyalar talep etmemek ve/veya kullanmamak ve kendi emniyetini gözetmemekle," işkazasının oluşumunda % 40 oranında kusurlu bulunmuştur.
    İş müfettişi tarafından düzenlenen rapor ve ceza yargılaması sürecinde elde edilen rapordaki sigortalının ağırlıklı kusurlu kabulüne ilişkin yaklaşım ile bu yaklaşımın dayanağı olgular, eldeki dosyanın yargılaması sürecinde düzenlenen rapor içeriğinde irdelenmemiş; emniyet kemeri teslimiyle iş kazasının gerçekleştiği koşullar konusundaki ifade çelişkileri üzerinde durulmamış, soyut kuralların olaydaki ihlal koşulları ve dayanakları ortaya konulmamıştır.
    Kazanın gerçekleştiği iş koluyla, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uzman bilirkişi kurulundan, sıralanan maddi ve hukuku olgular ile kesinleşen ceza kararıyla bağlayıcı hale gelen maddi olgular ışığında, önceki raporlardaki yaklaşımlardan ayrılma gerekçelerini ortaya koyan yargısal denetime elverişli çelişkiden uzak bir rapor alınması ve bu raporun, tarafların itirazları ve dosya kapsamına göre değerlendirilmesiyle bir sonuca varılması gereği gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O hâlde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, davacı avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davalılara, davalılar avukatı yararına takdir edilen 550.00 YTL duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine, temyiz harcının istem halinde davalılara iadesine, 14.10.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/6955 E., 2006/8081 K.
    RÜCU EDİLECEK KİŞİLERİN SORUMLULUKLARI
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan Y…
    … Finansal Kiralama A.Ş. Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava, 23.09.1998 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine davacı Kurumca ölüm sigortası kolundan bağlanan aylığın ilk peşin değerinin 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi hükmüne göre davalılardan rücuan tahsili istemine ilişkin olup; mahkemece, sürücü Bekir'in olaydaki kusuru nedeniyle davalı mirasçıların ve malik sıfatıyla diğer davalı Finansal Kiralama A.Ş.'nin sorumluluklarına karar verilmiştir.
    Bu yönde; 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi hükmü kapsamında rücu edilecek kişilerin sorumlulukları öncelikle 3. kişinin suç sayılan hareketi ile yasada belirtilen sosyal sigorta yardımlarının yapılmasını gerektiren bir halin doğması ve sigortalı yada haksahiplerine bu yardımların yapılması koşuluna bağlanmıştır.
    Dava konusu olayda; sürücü Bekir'in 8/8 kusuru ile neden olduğu trafik kazasında Bağ-Kur sigortalısı vefat etmiş ve sigortalının hak sahiplerine Bağ-Kur'ca ölüm sigortasından aylık bağlanmıştır.
    Ne var ki; davalı Y…
    … Finansal Kiralama A.Ş.'nin rücu alacağından sorumluluğuna dayanak kılınan 1479 sayılı Kanunun 63. maddesinin 3396 sayılı Kanunla değiştirilen 2. fıkrasında yer alan "... araç maliklerine..." ibaresi; Anayasa Mahkemesinin 27.03.2000 tarih ve 2001/343 Esas 2002/41 karar sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararı 13.11.2002 gün ve 24935 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
    Bu durumda araç malikinin 1479 sayılı Kanunun 63. maddesi kapsamında Kurumun rücu alacağından sorumluluğu ancak anılan yasanın öngördüğü "diğer sorumlular" kavramı kapsamında 2918 sayılı Kanunun 3. maddesi hükmünde öngörülen tanım çevresinde işleten sıfatına haiz bulunması; bir başka anlatımla trafik sicilinde adına kayıtlı bulunan araç üzerindeki fiili hakimiyeti ile, aracı tehlikesi kendisine ait olmak üzere, kendi nam ve hesabına işletiyor olması halinde mümkündür.
    Somut olayda kazaya karışan 34 GZG 62 plakalı aracın Beyoğlu 19.Noterliğinin 04.08.1997 tarih ve 36519 yevmiye numaralı Finansal Kiralama Sözleşmesi ile dava dışı Selahattin Aydın'a kiralandığı sözleşme gereği aracın mülkiyeti davalı şirkete ait olmakla birlikte, kiralama tarihinden itibaren dört yıl süre ile kiracının bakım, gözetiminde işletilmesine ve zilyetliğine bırakıldığı anlaşılmaktadır.3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunun 9 ve 17. maddelerine göre aracın mülkiyeti Finansal Kiralama Şirketine ait geçici 13. maddeye göre kiracı, kira sözleşmesi süresince Finansal Kiralama konusu malın zilyeti olup, sözleşmenin amacına uygun her türlü faydayı elde etme hakkına sahiptir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.01.2001 tarih ve 2000/10-1789 Esas 2001/6 karar sayılı kararında da benimsenen ilkeler doğrultusunda araç işleten sıfatına da haiz olmayan davalı şirketin rücu alacağından sorumlu olamayacağı dikkate alınmadan, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O hâlde, davalı Yapı Kredi Finansal Kiralama A.Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek halinde davalılardan Y…… Finansal Kiralama A.Ş'ye iadesine, 05.06.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/347 E., 2006/1966 K.
    GERÇEK ZARARIN TESPİTİ
    İŞ GÖREMEZLİK TAZMİNATI
    RÜCU DAVASI
    "ÖZET"
    ELDEKİ DAVA YÖNÜNDEN TÜM UNSURLARIYLA BAĞLAYICI NİTELİKTE BİR KESİN HÜKÜMDEN SÖZ ETME OLANAĞI BULUNMADIĞINDAN, SİGORTALI TARAFINDAN AÇILAN TAZMİNAT DAVASINDA BELİRLENEN GERÇEK ZARAR TAVAN DEĞERİNİN, KAÇINILMAZLIĞIN VE PASİF DÖNEMİN HESABA KATILMASINDAN KAYNAKLANAN KISIMLARININ TAVAN DEĞERDEN DIŞLANMASI SONUCUNDA ELDE EDİLEN MİKTARDAN, ANILAN DAVADA HÜKMEDİLEN MADDİ TAZMİNAT MİKTARININ MAHSUBUYLA ELDE EDİLECEK SONUÇ UYARINCA YAPILACAK TAVAN KONTROLÜNE GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, meslek hastalığı sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Meslek hastalığı sonucu % 15 oranında sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan ödemelerin, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine ilişkin davada; sigortalı tara-fınan açılan tazminat davasında elde edilmiş olan ve % 15 sürekli işgöremezlik oranına karşın pasif dönemin de tavan zarar hesabına katılması ile meslek hastalığının oluşumunda etken görülen kaçınılmazlığın bir kısmının da, tehlike sorumluluğu ilkesi gereğince işverene yüklenmesi suretiyle belirlenmiş olan gerçek zarar tavan değerinden, anılan davada mahsup edilmiş olan Kurum tahsisleri, halefiyet ilkesi ve kesin hüküm gerekçesiyle Kurum yönünden gerçek zarar tavanı kabul edilerek sonuca varılmıştır.
    506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki yasal düzenlemeden kaynaklanan, kendine özgü halefiyet ilkesine dayalı davada, Kurumun tazmin sorumlusundan isteyebileceği rücu alacağı miktarı, sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı ile sınırlı olduğundan; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları hakkında açılmış olan tazminat davasındaki incelemenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine uygun bulunması halinde, Kurum tarafından açılan rücuan tazminat davasında da bağlayıcı olarak kabul edilmesi gereği, anılan ilkenin doğal sonucudur. Ancak, davada geçerli olan halefiyet, temelinde rücu hakkı bulunan bir halefiyet hali olup, genel halefiyet ilkesinde olduğu gibi alacaklıya ait hakkın intikali değil, rücu hakkı sahibinin şahsında doğan, alacaklının hakkından bağımsız bir hak niteliğindedir. Yasa bu hak yönünden "...sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı..." oranında bir sınırlama getirmiştir. Bu ilke ışığında bakıldığında, sigortalı veya hak sahiplerince açılmış maddi tazminat davalarının kesin hüküm veya halefiyet gereğince mutlak bir bağlayıcılığından söz etme olanağı bulunmamakta, 506 sayılı Yasanın 26. maddesine egemen ilkelerle uyumluluk oranında esas alınabilme söz konusu olmaktadır. Aksi düşüncenin kabulü, zamanaşımı başlangıcıyla, haksahibi dosyasındaki kabul, feragat, ibra gibi Kurum alacağını ortadan kaldırıcı işlemler için de aynı yaklaşımla sonuca varılması gereğini ortaya çıkarır ki, bu durumda anılan yasal düzenlemenin uygulanabilirliği olanaksızlasın Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında bakıldığında mahkemenin halefiyet ve kesin hüküm gerekçelerinden hareketle vardığı sonucun kabulüne olanak bulunmadığı gibi; davanın yasal dayanağını oluşturan ve iş kazası ve meslek hastalığının oluşumuna, "...kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi..." ile etkide bulunan işveren yönünden madde içeriğinde sıralanan nedenlerle ve kusura dayalı sorumluluk ilkesi temelinde sorumluluk gereğine yönelik düzenleme içeren 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesine eklenen, "İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır." Cümlesinin, maddede sayılan kusurlu davranışları nedeniyle tazminle sorumlulukları yoluna gidilen işverenlerin, iş kazasının oluşumunda etkili olan kaçınılmazlıktan da sorumlu tutulmaları gereğini öngörür şekilde yorumlanmasının, buna bağlı olarak objektif sorumluluğa olanak tanımayan madde hükmü karşısında işverenin kaçınılmazlık etkeninden kaynaklanan bölümden kısmen de olsa sorumluluğunun kabulü, yasal düzenlemeye egemen ilkeyle bağdaştırılamaz.
    Tazminat hukuku alanında cismani zarar; tedavi giderleri, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararlar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar olarak ortaya çıkmakta; kişinin beden ve fikir gücünün kazanç getirecek şekilde kullanılması olarak tanımlanan çalışma gücünün kayıp veya azalması halinde, bu kayıp veya azalmadan kaynaklanan zarar, tazminat hukuku ilkeleri uyarınca, geleceğe ilişkin varsayıma dayalı bir hesaplamayla belirlenebilmektedir. Kuşkusuz çalışma gücündeki azalma oranı, zarar tespiti yönünden gözetilecek unsurların başında gelmekteir. Zira, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararın hesabı, çalışma yaşamı süresiyle sınırlı olarak yapılabilecektir. "Kazanç kayıplarının belirlenmesinde, işçinin aktif olduğu iş görebilme dönemi dikkate alınır. Bu dönemi takip eden pasif dönem içinde gerçekleşecek zararların ise mahrum kalınan yaşlılık aylıklarından oluştuğu varsayılır. Aynı düşünce İsviçre'de de kabul edilmiş ve Federal Mahkeme bir kararında, aktif süre sona erdikten sonra yaşlılık aylığı dışında yeni kazançlar da elde edilebileceği iddialarını dikkate almayarak, bunları kazanç kaybı olarak değerlendirmemiştir." (Dr. Levent Akın, İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat, Yetkin Yayınları, Ankara 2001, sh. 119). Kişinin daha fazla efor sarf ederek çalışma yaşımını sürdürebildiği ve bu çalışmasına dayalı olarak pasif yaşam dönemini güvence altına alabildiği durumlarda, kişinin pasif yaşam süresi için bir kazanç kaybından ve kazanma gücü kaybına dayalı zararından da söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Yasa koyucunun konuya ışık tutan bir yaklaşımını, 506 sayılı Yasanın 53. maddesinde bulma olanağı mevcut olup, anılan maddede çalışma gücünün farklı nedenlere bağlı olarak % 60 veya 2/3 oranında yitirilmesi, çalışma yaşamından tümüyle çekilme yasal varsayımı içeren malul sayılmanın gerekçesi olarak kabul edilmiş, aynı Yasanın 58. maddesinde, çalışmaya başlamak maluliyet aylığının kesilme nedenleri arasında yer almıştır.
    Kurumun rücu davasına egemen ilkeler, iş kazası sonucu sürekli işgöre-mezlik halinde, sigortalı için yapılan harcama ve ödemeler yanında, münhasıran meslekte kazanma güç kaybı oranına bağlı zararın tazmin gereği gözetildiğinde, bu miktarın belirlenmesinde sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranındaki yoğunluk dikkate alınarak, zararlandırıcı sigorta olayı tarihindeki bakiye ömrüne göre aktif dönem ile pasif dönem hesabı yapılabilir. Sigortalının, iş kazası sonucunda meslekte kazanma gücünü 2/3'ün altında bir oranla yitirmesi halinde ise; aktif dönemdeki çalışmayla ileride yaşlılık aylığına hak kazanma üstün olasılık içinde bulunduğundan, böylesi durumlarda, pasif dönemin gerçek zarar tavan hesabından dışlanması yerleşik içtihatların gereğidir.
    Sıralanan maddi ve hukuki olgular gözetildiğinde, eldeki dava yönünden tüm unsurlarıyla bağlayıcı nitelikte bir kesin hükümden söz etme olanağı bulunmadığından, sigortalı tarafından açılan tazminat davasında belirlenen gerçek zarar tavan değerinin, kaçınılmazlığın ve pasif dönemin hesaba katıl-: masından kaynaklanan kısımlarının tavan değerden dışlanması sonucunda elde edilen miktardan, anılan davada hükmedilen maddi tazminat miktarının mahsubuyla elde edilecek sonuç uyarınca yapılacak tavan kontrolü sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçelerle, işvereni kaçınılmazlık ve pasif dönem zararından da sorumlu tutar şekilde belirlenmiş olan tavan değerin esas alınması suretiyle sonuca gidilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.02.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/8078 E., 2006/14899 K.
    İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; işe girişi süresinde Kuruma bildirilmediği ileri sürülen sigortalı işçi R…
    …..'in 13.02.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %88 oranında meslekte kazanma güç kaybına uğraması üzerine Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının 506 Sayılı Kanunun 10 ve 26. maddeleri uyarınca rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş ise de yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmaya elverişli değildir.
    Davalı işveren, sigortalının %88 olarak belirlenen meslekte kazanma güç kaybına itiraz ettiğinden, malûliyet oranının, 506 sayılı Kanunun 109. maddesinde öngörülen prosedür ve 28.06.1976 gün ve 1976/6-4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanan ilkeler doğrultusunda inceleme yapılarak belirlenmesi gerektiğinden öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Kurulundan rapor alınması, anılan Kurul tarafından verilecek raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkının bulunduğu gözetilerek, itirazı halinde Adli Tıp Kurumu veya Tıp Fakültelerinin konu ile ilgili anabilim dalı uzmanlarından oluşturulacak kurullardan rapor alınmak suretiyle sigortalının gerçek meslekte kazanma güç kaybı oranının belirlenmesi gerekir.
    Sigortalının bizzat muayenesinin gerekmesi durumunda; sigortalının ilgili Kuruma sevki için her türlü muayene ve tedavi ücreti ile şehirlerarası ve şehir içi ulaşım, konaklama giderleri ve harcırahının davalı işveren tarafından mahkeme veznesine önceden yatırılması gerektiği olgusunun mahkemece gözetilmesi gerekir.
    Belirlenen meslekte kazanma güç kaybı oranının %66 ve daha fazla olması durumunda sigortalının maddi zararı hesaplanırken, pasif döneme ilişkin zararın da hesaba katılmasının gözetilmesi gerektiği hukuksal gerçeği göz önünde tutulmalıdır.
    Davacı Kurum, 506 Sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca istemde bulunduğu halde sigortalının işe girişinin süresinde Kuruma bildirilip bildirilmediği yöntemince araştırılmamıştır.
    Davalı işverenin 506 Sayılı Kanunun 10. maddesine göre sorumluluğu; kusursuzluk ilkesine dayanır.Zararlandırıcı sigorta olayında işverenin hiç kusuru olmasa bile, şayet sigortalının işe girişi süresinde Kuruma bildirilmemişse Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarından 10.maddeye göre sorumlu tutulması gerekir.Hakkaniyet indirimi yapılırken sigortalının müterafik kusuru oranında indirim yapılması halinde, 26. maddeye dayanılarak açılan dava sonucunda verilecek karar ile, 10. maddeye dayanılarak açılan dava sonucunda verilecek karar arasında herhangi bir fark kalmayacağından hakkaniyet indiriminin, sigortalının müterafik kusurundan az olması gerekir.
    Mahkemece yapılacak iş;öncelikle sigortalının yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda yapılacak inceleme sonucuna göre meslekte kazanma güç kaybı oranı gerçeğe uygun olarak belirlendikten, sigortalının meslekte kazanma güç kaybının %66 ve daha fazla olması halinde pasif dönem içinde maddi zarar hesabı yapıldıktan, ayrıca, davalı işverenin 506 Sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca sorumlu tutulması gerektiğinin tespiti halinde işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek hesaplanacak maddi tazminat miktarından, zararlandırıcı sigorta olayında; sigortalının %30, davalı işverenin %70 oranında kusurlu olduğu da dikkate alınarak, Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca sigortalının kusurunun %50sinden az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılarak gerçek zarar tavanı belirlendikten sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 74. maddesindeki taleple bağlılık ilkesi de dikkate alınarak tavan aşılmamak suretiyle rücu alacağına hükmetmekten ibarettir.
    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine, 20.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi 2006/6710 E., 2006/12268 K.
    "İçtihat Metni"
    Davacı, iş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, davalılardan B…
    … N…
    … Tekstil AŞ Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1-Bu tür rücu davalarının halefiyet esasına dayanması nedeniyle sigortalı veya hak sahipleri tarafından açılmış bulunan tazminat davaları sonucunda verilecek karar, iş bu rücu davasının sonucunu etkileyebileceğinden, sözü edilen tazminat dava dosyası celbedilmeden ve sonucu araştırılmadan hüküm kurulması isabetsiz bulunmuştur.Kuşkusuz, 506 sayılı Kanunun 26/1. maddesi kapsamında, işverenin Kuruma karşı sorumluluğu ancak; kasti veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketinin varlığı halinde mümkün olup, davalı işveren şirket yönünden, anılan maddede, sayılı ve sınırlı biçimde öngörülen sorumluluk koşullarının gerçekleşmemesi, başka bir anlatımla, zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesinde işverene kusur atfedilememesi halinde ise, davalının münhasıran kazaya karışan ve kusurlu sürücünün kullandığı aracın işleteni sıfatıyla Kurumun rücu alacağından, kusursuz sorumluluğu bulunmamaktadır.
    2-Davalı cevap dilekçesiyle sigortalının maluliyetine itiraz etmiş olup; 506 sayılı yasanın 109.maddesinde, "sigortalıların sürekli işgöremezlik, malullük ve erken yaşlanma hallerinin tespitinde, kurum sağlık tesisleri sağlık kurullarınca verilecek raporlarda belirtilen hastalık ve arızaların esas tutulacağı, kurumca verilen karara ilgililer tarafından itiraz edilmesi halinde Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacağı" hükmüne yer verilmiştir. Her ne kadar maddede, ilgilinin öncelikle, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kuruluna başvurması gerektiği belirtilmiş ise de, ilgilinin Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kuruluna başvurmadan doğrudan mahkemeye uyuşmazlığı getirme veya görülmekte olan davada sürekli işgöremezlik oranına itiraz etme hakkına sahip olduğu ve itiraz üzerine sürekli işgöremezlik oranının saptanması gerektiği yerleşmiş Yargıtay kararları ile benimsenmiştir.
    Ne var ki, bu itirazın elle tutulur verilere dayandırılması gerekmektedir. Somut verilere dayanmayan, salt maluliyet oranına itiraz edildiğinin bildirilmesi, MK'nun 2.maddesinde vurgulanan iyi niyet kurallarına aykırıdır. Mahkemece, bu bağlamda öncelikle aylık/gelir bağlama tablosunun getirtilmesi, kontrol kaydının bulunup bulunmadığı, varsa sürekli işgöremezlik oranının değişip değişmediği, hangi tarihte kesinleştiğinin araştırılması, davalının sürekli işgöremezlik oranına itirazının ve buna ilişkin sunulan delillerinin ciddi görülmesi halinde, 506 sayılı Yasanın 109. maddesinde öngörülen prosedür doğrultusunda inceleme yapılarak, sigortalının tedavisine ilişkin hastanedeki dosyaların tüm içerikleriyle getirtilip, konu hakkında öncelikle Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu'ndan itiraz doğrultusunda rapor alınması, anılan kurul tarafından verilen raporun davacı Kurum açısından bağlayıcı olmasına karşın, davalı işverenin bu rapora da itiraz hakkının bulunduğu gözetilerek, itirazı halinde Adli Tıp Kurumu veya tıp fakültelerinin konuya ilişkin anabilim dalı uzmanlarından oluşturulan kurullardan rapor alınmak suretiyle, uğradığı iş kazasına bağlı olarak sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranının kesin biçimde belirlenmesi, meslekte kazanma güç kaybı oranı konusunda ortaya çıkacak değişikliğin kesinleşmiş ise, gerçek zarar tavanına yansıtılması gereklerinin gözetilmemiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Mahkemece, açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik araştırma ve inceleme ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
    O halde, davalı BOTAŞ N..... Tekstil A.Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan B…
    … N…
    … Tekstil AŞ'ne iadesine, 05.10.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    10. Hukuk Dairesi 2006/12070 E., 2006/11668 K.
    İŞ KAZASI SONUCU İŞGÖRMEZLİK
    "İçtihat Metni"
    İşkazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kısmen kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davalı Avukatında da duruşma talep edilmesi istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26/09/2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti.
    Duruşma günü davalı asil M…
    ….. geldi. Karşı taraf adına kimse gelmedi. Duruşmaya başlandı.Hazır bulunan davalı asilin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin tüm, davacı Kurum vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin tazminine yönelik davada, 506 sayılı Yasanın 10. maddesi koşullarının gerçekleştiği belirlenerek, gerçek zarar tavan değeri hesabında, konuya ilişkin içtihatlar gereğince sigortalının karşıt kusurunun bir kısmının da işveren kusuruna eklenmesi suretiyle sonuca varılması yönteminin kabulü yerinde bulunmakla birlikte, gerçek zarar tavan değerinin tespitinde gözetilen kusur oranının, davalının tazminle sorumlu olduğu peşin değerli gelir ile ödeme miktarlarına da uygulanması gereği gözetilmeksizin, eldeki davaya konu gelir ve ödemelerin yalnızca işverenin kusur oranıyla sınırlı kısmının tazminine hükmedilerek, 10. maddeye dayalı sorumluluk sınırlarının iç tavan tespiti yönünden göz ardı edilmiş olması; ayrıca, sigortalının müfettiş raporu ve diğer belgelerle belirlenmiş olan kaza tarihindeki fiili ücretinin, aynı tarihte geçerli asgari ücrete oranının tespitiyle, sigortalının sürekli işgöremezlik tarihi sonrasındaki asgari ücretlerin belirlenen orantı dahilinde fazlasını elde edeceği yaklaşımıyla tavan hesabı yapılması gerekirken, sigortalının 10.11.2002 olan kaza tarihindeki ücretinin, sürekli işgöremezlik durumuna girdiği 10.5.2003 tarihindeki asgari ücretle karşılaştırılmasından ortaya çıkan orana göre hesap yaparak sonuca varan yetersiz bilirkişi raporu dayanak alınarak sonuca varılması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26/09/2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2005/1666 E., 2005/4544 K.
    İŞ KAZASI SONUCU TAZMİNAT
    KAÇINILMAZLIK
    RÜCU DAVASI
    ÖZET
    506 SAYILI YASANIN 26. MADDESİNE DAYANAN RÜCU DAVALARINDA KUSURUN BELİRLENMESİNDE, ÖNCELİKLE ZARARLAN-DIRICI SİGORTA OLAYININ NE ŞEKİLDE OLUŞTUĞU DOSYA İÇERİĞİNDEKİ TÜM DELİLLER TAKDİR OLUNARAK, VARSA ÇELİŞKİ GİDERİLEREK BELİRLENMELİ SONRA KUSUR ORAN VE AİDİYETİ KONUSUNDA BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNE GİDİLMELİDİR. KUSUR SAPTANIRKEN, İŞGÜVENLİĞİ MEVZUATINA GÖRE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLERİN ALINIP ALINMADIĞI ARAŞTIRILMALI VE KAÇINILMAZLIĞIN OLAYIN MEYDANA GELDİĞİ ZAMAN GEÇERLİ BİLİMSEL VE TEKNİK KURALLAR GEREĞİNCE ALINACAK TÜM ÖNLEMLERE RAĞMEN ZARARIN KISMEN YA DA TAMAMEN MEYDANA GELMESİ DURUMU OLDUĞU DA GÖZ ÖNÜNDE TUTULMALIDIR.
    İçtihat Metni
    Davacı, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    Dava; iş kazası sonucu ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine Kurumca yapılan Sosyal Sigorta Yardımlarının 506 sayılı Yasanın 26. maddesine göre davalı işverenden tahsili istemine ilişkindir. Mahkeme, kusur yönünden davali işveren ile 3. kişi Ahmet arasında görülüp sonuçlanan Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2002/4 esas sayılı dava dosyasında hükme dayanak kılınan ve işvereni %70 kusurlu Ahmet'i kusursuz sayan kusur raporunu, tazminat yönünden ise, hak sahipliği dosyası ile beiirenen gerçek zarar tavanlarını esas alarak talep gibi ve yazılı şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Dosya kapsamına göre; hak sahipleri tarafından Zonguldak Dördüncü iş Mahkemesinin 2000/411 esasında açılan tazminat davasının sadece işverene yöneltilip yargılama aşamasında ise davanın 3. kişi ve usta Ahmet'e ihbar edildiği, 4.9.2000 tarihli kusur raporunda işverene % 30, Ahmet'e % 10, ölen sigortalıya % 10 kusur izafe edilip ayrıca % 50 oranında kaçınılmazlık öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
    Mahkemece; kaçınılmazlık oranının % 60' ı ile istihdam eden sıfatından dolayı 3. kişi Ahmet'in % 10 kusuru işverene yüklenerek işverenin % 70 kusurlu sayıldığı, söz konusu işveren kusurunun 22.6.2001 tarihli hesap raporuyla % 100 kusura göre belirlenen hak sahiplerinin gerçek zarar tavanlarına uygulanarak ve Sosyal Sigortalar Kurumu tahsislerinin mahsubu ile bakiye karşılanmayan maddi zararların tamamıyla ayrıca manevi tazminatın tahsiline hükmedildiği, hükmün Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 6.11.2001 tat ıh 2001/6983-7451 sayılı kararı ile Borçlar Kanunu'nun 43. maddesine göre gerçek zarar tavanlarından %20 oranında hakkaniyet indirimi yapılarak düzeltilerek onandığı, bu defa işveren tarafından Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2002/4 esasında 3. kişi Ahmet aleyhine dava açılarak kesinleşen tazminat dosyası nedeniyle yapılan ödemelerin % 10'nun 3. kişiden tahsilinin talep edildiği, hükme esas alınan kusur raporunda işverenin % 70 ölenin % 10 kusurlu sayılıp % 20 oranında da kaçınılmazlık öngörüldüğü, davanın reddine ilişkin hükmün Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 1.12.2003 tarih 2003/8170-19771 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği, zararlandırıcı sigorta olayının ise 14.2.2000 tarihinde 3. kişi Ahmet nezaretinde yapılan kazı çalışmaları sırasında "arın patlamasına" bağlı tavan göçüğü nedeniyle meydana geldiği ve ekipte bulunan sigortalının ölümüyle sonuçlandığı anlaşılmaktadır.
    Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26. maddesi olup, davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür. 506 sayılı Kanunun 26. maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde mahkemece, öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içeriğindeki tüm deliller takdir olunarak, varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve bu kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir. Başka ifade ile mahkemece bilirkişi raporuna esas alınacak maddi olgu kusur durumuna etkili tüm deliller toplanıp, çelişki varsa bu da giderilmek suretiyle açık bir şekilde saptanmalı, sonra kusur oran ve aidiyeti konusunda bilirkişi incelemesine gidilmelidir. Bundan başka, bu tür davalarda; bilirkişi kurulunun kusur durumunu saptarken iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerekeceğini, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığını ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığının anılan mevzuat hükümleri ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerinde yer almasa dahi işverenin olay tarihinde yürürlükte bulunan 1475 sayılı Kanunun 73. maddesi kapsamında işyerinde çalışan sigortalıların sağlığını ve işgüvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları ve araçları noksansız bulundurmak yükümlülüğü ile kaçınılmazlığın olayın meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak tüm önlemlere rağmen zararın kısmen yada tüm olarak meydana gelmesi durumu olduğu da gözönünde tutularak belirlemelerinde zorunluluk vardır.
    Somut olayda, yukarıdaki ilke ve esaslar çerçevesinde irdelendiğinde; Zonguldak Dördüncü İş Mahkemesinin 2000/411 esas sayılı tazminat davasına dayanak kılınan 4.9.2000 tarihli kusur raporu 506 sayılı Yasanın 26. maddesi koşullarına uygun olarak düzenlenmediği, işveren ile 3. kişi arasında aynı mahkemenin 2002/4 esasında görülen alacak davasına dayanak yapılan kusur raporu ise davacı kurumun söz konu davada taraf olmaması nedeniyle temyize konu eldeki davada tarafları bağlamaz.
    Mahkemece yapılacak iş; yukarda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile işkolunda uzman bilirkişi heyetinden kusur oran ve aidiyeti yönünden yeniden kusur raporu almak, denetlendikten ve varsa çelişkiler giderildikten sonra teselsüle dayanılmadığı ve kaçınılmazlıktan işverenin sorumlu tutulamayacağı olguları da gözetilerek, tespit edilen işveren kusurunu hak sahipliği dosyasında %100 kusura göre belirlenen gerçek zarar tavanlarına uygulamak suretiyle işverenin sorumlu olacağı tavan tazminat tutarlarını belirleyip sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 26.4.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    --------------------------------------------------

    T. C. YARGITAY
    10. Hukuk Dairesi
    2005/3277 E., 2005/6043 K.
    MESLEK HASTALIĞI SONUCU İŞVERENİN RÜCU TAZMİNATINDAN SORUMLULUĞU
    İçtihat Metni
    Davacı, meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Meslek hastalığına dayalı rücu davalarında teselsül hükümlerine dayanılamayacağının ve işbu davanın gelirlerdeki artışa ilişkin ikinci rücu davası niteliğinde bulunması nedeniyle ilk rücu davasıyla ilgili meydana gelen kesin hükmün söz konusu olamayacağının göz ardı edilerek, davalıların rücu alacağından sorumluluklarının kusur paylarına göre belirlenmesi gerekirken, Mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu müteselsil sorumluluk ilkesinin hükme esas alınması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Ne var ki bu aykırılığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.
    S O N U Ç :
    Gerekçeli kararın hüküm bölümünün silinerek yerine;
    " 1- Davanın kabulüne,
    2- Hak sahiplerine bağlanan gelirler nedeniyle uğranılan zarardan 138.000.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 133.992.898 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak davacı Kuruma verilmesine, rücu alacağına gelirlerin onay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine,
    3- 492 sayılı Harçlar Kanunu gereğince belirlenen karar ve ilam harcı olan 7.500.000 liranın davalı K A.Ş.'nden, 7.250.000 liranın davalı T.T.K. Genel Müdürlüğü'nden alınarak Hazineye gelir kaydına,
    4- Davacı taraf kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarif